
Şiirin ve şairin bir yatağı vardır kuşkusuz. Ki her şair kendi yatağını bulduğunda şiiri daha gür akacaktır. Yalnız bazı zamanlarda şiirin yatağının da değişmesi gerekir. Çünkü aynı kaynaktan ve yataktan beslenen bir şiirin zamanla gücünü kaybetmesi ve cılız bir su akıntısına dönüşmesi mukadderdir. Bu yüzden yer yer şiirin yatağının değiştirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Tuba Kaplan’ın ilk iki şiir kitabı aynı kaynaktan beslenen benzer fotoğraflar sunuyordu bize. Lirik bir söyleyişe ve muhafazakâr bir tutuma sahip olan şair nedense ilk iki kitabında ev-den çıkamamış gibiydi. Eve bağlı ve ev üzerinden kurduğu anlam dünyasında Kaplan sokağı pencerenin ardından izliyordu.
Kaplan, nihayet üçüncü kitabında şiirinin yatağını değiştirmiş ve evin babasına artık ben gidiyorum diyebilmiştir. Kaplan’ı bu denli eve bağlı kılan şeyler yaşanmışlık ve hatıra dediğimiz o izdüşümsel gölgelerdir. Ev-den ayrılışı ise bir hesaplaşma değil tamamen zihinsel dünyasında gerçekleşen natüralist bir devrimdir. Bu devrimde yıkılan bir ev yok. Bağlarını kopardığı bir geçmiş yok. O, bunu şiirini beslemek için kaynak arayan bir gezgin gölgesinde yapmaya çalışıyor.
Mükemmel Kurbanı Yaratmak kitabı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Gece Hayvanları başlığı altındaki şiirler daha sert ve epik bir dile sahipken ikinci bölüm olan Apollonia’da yer yer daha yumuşak ve lirik bir ses tonuna dönüşmüş.
İmge yoğunluğunu olabildiğince artıran şair daha soyut ve hareketli bir dille şiirsel katmanlar oluşturmuş dizelerde. Kesik kesik kanama dokuyorum / fillerin devrildiği izlerde… Yer yer kemikleşen dizelerin derinize battığını ya da iç kanamaya sebep olduğunu hissedebiliyorsunuz. Kurtları kopardım ağız dolusu elmalardan / dişlerimde çürüdü kırmızı… Onun ev gibi somut bir yapıyla kurduğu bağdan sonra bu kitapla soyut bir tabiat habitatına giriş yapmış. Kaplan iyi mi yapmış kötü mü yapmış buna okuyucu karar verecek. Yalnız her şairin evden ayrıldıktan sonra eve döndüğüne de şahit oluyoruz. Belki biraz ayrılık, biraz hava değişimi ve kır yaşamı Kaplan’ın hayatının bütününde sahip olmak istediği o doğurganlığa götürecektir kendisini. Belki de şair hazır bir sofrada yemektense kendi avının peşine düşmeyi tercih etmiştir. Sırtlan ve kunduzların gölgesinde yaşama değer bir şeyler bulmuştur.
Kim bilir kurtla, kuzuyla, kuşla kurduğu bağla bir dönüşüm yaşayacaktır. Bunlar aslında şiirde birer merhale ve her şairin böyle bir yolculuğa çıkmasını elzem görüyorum. Tebdili mekânda ferahlık vardır diyen büyüklerin ellerinden öpüyorum.
Onlarca şiir kitabının yayımlandığı günümüzde aynı şairin bütün şiir kitaplarının aynı reelste akıyor olması şair için bir eksiklik değilse nedir? Şiirin değişmediği ve şairin dönüşmediği yerde zirveye çıkmak mümkün mü? Kaplan acaba zirveye mi tırmanmak istiyor? Dağın eteklerinde gezdiğinden kuşku yok. Bakalım daha ne kadar yol yürüyecek Çarşak’ta.
Şiirin birkaç yüzü olduğunu biliyoruz. Kaplan’ın naif yüzünün sert bir çehreye dönüşmesi doğa yolculuğundan olsa gerek. Kaplan bu kitabında yumruklarını mı sıkıyor acaba? Yüzündeki damarların belirginleşmesi öfkesinden mi yoksa tabiatın ona sunduğu hırçın jaguar imajından mı? Kaplan senden doğacak suya adını koyacaklar ve soyadım başkası adına derken kime sitem ediyor? Kolları Murat Nehri’ne kadar uzanan vahşi doğanın içinde ne kadar daha kalmayı bekliyor? Tabiata ait bütün unsurların kullanıldığı dizelerde basit bir kıymık acısına tahammül gösteremiyor mu? Daha kaç kıymık çıkartacağım? Hangi acının fotoğrafını veriyor bize.
Şair yükünü doğaya boşaltırken ve fazlalıklarından arınırken -bir ululama bu ya- yankısı ne olacak bu ulumanın. Tekrar kendisine dönmeyecek mi bu ses? Tek bir doğrun yoktu ayakta kaldın dizesi kendi doğrusu mu yoksa başkasının yanlışı mı olarak okunacak. Kaplan bize kendi doğasını mı seyrettiriyor? Sahiden şair doğada kiminle arkadaş olmuş?
Suyun köpüren / Kudurmuş bir köpek gibi / Gemi gövdesine saldırması / Denizden beklediğim, İntikam… Bu dizelerde intikam, doğanın kudurmuşluğuyla birebir örtüşüyor; şair artık sadece yaralanmıyor, yaralıyor da.
Mükemmel Kurbanı Yaratmak kitabının ortasında, tabiatın tam ortasına dikilen bir ev, inşaat, gökdelen var. Uzun bir akşamda unuttuğum sandığım an’a…
Apollonia, kitabın ikinci bölümü benim diyor. Kaplan’ın öfkeyle karışık yumuşak ses tonu dizelerde kendini gösteriyor. Dil ne kadar soyutlaşsa da tekerleme tarzında hızlı hızlı sıralanan dizelerdeki nefes yoğunluğu sizi şaşırtmasın. Bu bir volkan patlaması, lavın şairin eteklerine kadar inmesi. Biraz abarttım sanki! Belki böyle başlamış olabilir şiirler ama böyle gitmiyor. Bir yerden sonra Kaplan duygusal bir atmosfere giriyor. Belki akşam oluyor. Kaplan tabiatla gecenin bir yarısı baş başa kalıyor ve içindeki o derin hüzün mısralara yansıyor.
Boğuluyorum sularında kimsesizliğinin
Ölüm kısa bir anı yaşamanın
Gitsen haberin yok kendinden
Kimin haberi var ki kendinden Kaplan. Herkes gidiyor sen kalıyor gibisin.
Kaplan’ın ikinci bölümde çiçeklerle kurduğu bağ yani tabiattan eve geçiş onu hüzünlü bir çiçeğe dönüştürüyor. Sanki suya ihtiyacı varmış gibi canlanacak bir gölge arıyor. Bene ait şiirlerdeki o yumuşak ses, bekleyiş, hercai bir menekşenin bahtına benziyor. Kaplan bekliyor. Umudun bir çiçeğe benzemesi gibi. Kapısı açık bir yüz. Sahi şair kime sesleniyor?
Kapıyı kapatamıyorsun hala
Yoksa şair eve mi dönüyor? Aradığınızı bulamadığınızda döneceğiniz bir yer ev, varsa eğer dönebileceğiniz bir yer. Ve dönüş. Mükemmel Kurbanı Yaratmak
Kaplan neden evi seviyor. Ondaki geçmiş evle birlikte bir hatıraya dönüşüyor. Behçet Necatigil’in Evin Hallerindeki gibi.
Ya da benim
Herkesin deneyip de başaramadığı bir akşamda
Beklenen değişiklik
Ev-den ayrılıp ev-e yaklaşmak
Kaplan bize şiir söylüyor. Kabuğundaki sertlik ve içindeki yumuşaklığı hissedebiliyorsun. Bize tabiattan şiir okuyor. Kendini kurban olarak tanrıya sunuyor. Ve sonunda kendi tanrısıyla baş başa kalıyor.
Şair iyi ki ayrılmış ev-den ve iyi ki tabiatla şarkı söylemiş bu sonbaharda yok ilkbaharda hayır yazda biliyorum bu kışın soğuğu. Kaplan’ı takip ediyoruz. Sürek avında. Kurbanı tanıyoruz. Nokta.
Aykağan Yüce

