İsa’nın Serencamı

Sanatla uğraşan, sözüm ona seçkin azınlığın diaspora neşesi beni terk edeli çok oluyor. İnsana dair umut beslemekle cezalandırıldığım için şiir okumaya devam ediyorum. Haddizatında, onanma ihtiyacını karşılayamayan şairlerin -şiirleriyle ters orantılı olarak güçlü poetik metinleri olan şairlerin- suçu yaşadıkları çağa atarak, modernitenin sonuçlarına göre konum almalarına, yavaş yavaş dünyadan çekildiği var sayılan şiir sanatının yardımıyla, aynı dünya ile bir küskünlük oyununa girmelerine de pek tahammülüm yok.

Cevdet Karal muasırlarından tam da bu noktada, sistematik bir disiplinle, şiir yazarak ayrılıyor. Karal, velut bir kalem ve onuncu kitabı İsa Yolunu Uzatıyor, okurla buluştu. Hayırlı olsun.

İsa Yolunu Uzatıyor, nispeten hacimli bir kitap ve sekiz bölümden oluşuyor. Kitaba adını veren ikinci bölümde, ‘Tehlikesiz Yol, Söyle, Yaratıcı ve Yalnızlık Nedir?’ gibi şiirler aynı sokağa çıksa da, kitap tümüyle tematik bir metin değil. Aynı bölümde, çoklarınca ‘şiiriyetin’ feda edilmesiyle ele geçen, şahsen, öteden beri ilgi duyduğum üç tahkiye şiiri dikkate şayan metinler: Cam Kesikleri, Bordo Defterimden Üç Alıntı, Reklamcılar.

Sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim. Karal’ın yaratıcı-yüzü, düpedüz toprağa bakıyor. Şiirler daha dingin, daha duru. Keza kitap, birdenbire olmayan ölümle başlıyor.

Gömülen cesetlerden, rendelenen hayatlardan, uzun süren hazırlıklardan epey sonra, yüksek gerilim hattının şiiri, yerini açık kalan pencerelere, hatıra formlarına, ışıltılı gün ışığına, gündeliğin karanlık mahzenlerini açan küçücük anahtarlara bırakıyor. Karal şiirinde alışageldiğimiz; estetik dil işçiliği, berceste mısralar, yüksek desibelli müzik, bu kez iç-seslerin, monologların, tahkiyenin, bazen de konuşma dilinin imkânlarıyla tebarüz ediyor.

Buna mukabil, kolay okunan bu şiirler müthiş bir imkân sunuyor bize. Öyle ki, blokları birbirine bağlayan kirişlerin, haddizatında güçlü, yekpare yapılar olduklarını aniden fark ediyoruz. Şiirleri okurken, binanın temelinin ikinci kattan başladığını hissettim hep. Vasatın infilak edip atomun ansızın dağılması, bir çeşit füzyon patlaması bu…

Kaç yıl oldu kim bilir? Cahit Koytak’ın İlk Atlas’ı ile Yoksulların ve Şairlerin Kitabı’nı, moleküllerine ayırıncaya dek okuduğumu hatırlıyorum. Sesini ve sentaksını “nesnelerden” alan, alt kata yuvarlanan dizelerin omuz başlarını, mütemadiyen “fiillere” ikame eden bazı şiirlerde, Koytak ile Karal arasındaki soylu akrabalığın mükemmel uyumunu, ara sıra da olsa duyumsadığımı itiraf etmeliyim. Mikrofonu Ernest Hemingway’e uzatıyorum: “Samimiyetle yazılmış her roman, gelecek bir sonraki yazarın kullanımına hazır olan toplam bilgiye katkıda bulunur. Ancak bir sonraki yazar, doğuştan gelen bir hak olarak kendisine neyin sunulduğunu ve bunun karşılığında, nereden yola çıkması gerektiğini anlayabilmek ve özümseyebilmek için önemsiz de olsa bir miktar deneyimle, aldığının karşılığını vermelidir.”

Kitabın üçüncü bölümü Cam Kesikleri’nde, çocukluğunu, ilk gençliğini, gelecek tasarımlarını, acı ve neşeyle andığı hatıraları, ilişkileri, şiirin merkezine alarak kendini okurdan sakınmayan bir şair var. Karal şiirinde kulluğun itirafı hep vardı. Bu kez, imge düzeyinde değil; doğrudan, apaçık var.

Elimde Freudyen bir neşter olsa, “dede ve baba” fenomenleriyle kurulan Dövme ve Başından Öpmemi İstiyor Babam şiirlerini lime lime eder, aralarındaki bağın gizemli sonuçlarını arsız bir neşeyle izlerdim. Ne ki, elimde körelmiş bir Bursa bıçağı ve Sigmund Freud’un Franz Kafka üzerine kaleme aldığı söylenen bir beyanatından fazlası yok. Kafka’nın eserlerini okuyan Freud, yazarın gıyabında şöyle demiş: “Babasının üzerine kurduğu baskının bir süreği olarak bilinç-altı harekete geçen Kafka, edebiyatını yüksek oranda bu tahakkümün sonuçları üzerine inşa etti. Oysa, içten içe baskıdan, despotizmden memnundu. Babasını seviyordu. Çünkü kendini güvende hissediyordu.

Alıntının, sözünü ettiğim iki şiirle doğrudan bir bağlantısı yok. Hem kültürel anakronizme düşmemek hem de son derece amorf bir figür olan “baba” imgesinin, batı ve doğu özelindeki farkına değinmek istedim. Batıda kontrolcü, despotik bir manaya tekabül eden baba, doğuda sevgisini belli etmeyen, sert kabuğu itibariyle çekirdeğini görmekte zorlandığımız hususi bir imgeye tekabül ediyor. Bu bağlamda, Başından Öpmemi İstiyor Babam şiiri; taşrada doğmuş, altı çocuğa kâmilen yuva olan muhkem bir kaya parçasını imliyor. Karal, Auguste Rodin’in çekicini yere bıraktığında, bu sert cevherin esasında kırılgan bir kireçtaşı olduğunu anlıyoruz. Çoğu kimse bu baba şiiri, dramatik yapısı itibarıyla psikolojik zeminde, duygu düzeyinde okuyacaktır. Şahsen ben, toplum sosyolojisi bağlamında okudum.

Cevdet Karal’ın neredeyse tüm kitaplarında gördüğümüz intihar meselesi, Falçata, Kış 1988 şiirinde, bu kez sureten değil, sireten vücut bulmuş görünüyor. Şiiri defalarca okudum. “Umarım ‘Anafranil’ yükte hafif pahada ağır bir imge değildir.” dedim içimden. Oturdum, araştırdım sonra. Kimyasal habercilerin dengesini düzenleyen Anafranil kapsülleri, yıllar sonra, bir kefen gibi sarıldıkları prospektüsün içinden çıkıp, iyi bir şiire serotonin sağlayacaklarını, o an bilmiyorlarmış oysa.

‘Teknenin Bilinçaltı’nda geçen “Biliyorum, gerçek ayrı / Üstünkörü izlenimden” dizeleri ile “Belli belirsiz dalga” imgesi, beni —belki aşırı bir yorumla— büyük varlık denizine, İbn Arabi Hazretleri’nin a‘yân-ı sâbitesini açıklarken başvurulan meşhur dalga metaforuna götürdü.

Poetik bir yazıda, “sevdim” gibi bayağı bir ifadeye yer verip vermemeyi epey düşündüm. Keza, Müzik ve Eşitlik kitabın en sevdiğim şiiri oldu ve sebebini bir türlü açıklayamıyorum. Kitabı ilk kez okuduğumda kenarına şöyle bir not düşmüşüm: “İnfilak etmeyi bekleyen ‘benlik hassası’, bir yerden tanıdık geliyor sana. Ama nereden? Çıkaramıyorsun. Okuduğunda her şey parçalandı ve rahatladın. Bu şiir, Tanrı’nın, ben ile öteki arasına gerdiği uçurumdan yere çakılan şairin, kırılan kemiğinden çıkan hüzünlü bir senfoniye benziyor.”

Dördüncü bölümde yer alan, Sana Borcumu Ödüyorum, hususi bir metafizik-gerilim şiiri. Sayfalarda selefi meşrep biri var. Yeterince soyut düşünemeyen, kabukta kalan, müdanasız biri… Eşyaya softa nazarıyla bakıyor. Karal, Rab tasavvuru A1 seviyesinde kalan bu zata ilenmeden, şefkatle sesleniyor. Rabbü’l-hastan, Rabbü’l-âlemîne çıkarken, inleyen bir müzikle…

“Yok sayılmanın hürriyetinden / Ustaca yararlanma hüneri” de yukarıda sözünü ettiğim, ikinci kata atılan temellerden çıkan parlak granitlerden biri. “Tatlı yokluğa” karışmaması için makul bir neden göremiyorum.

Bu sayfanın kenarına da şöyle bir not düşmüşüm: “Sanatçının ilahi basitliği idrak edebilmesi için son derece karmaşık merhaleleri geride bırakmış olması üzerine vaciptir.”

Kitabın beşinci bölümü Zeytin ve Süt… Zeytin: ‘Ölüleri sütle kefenleyen’, ‘Elle tutulur kurşunların yönünü çevirme’ cehdini haiz Gazze şiirlerinden oluşuyor. Süt: 15 Temmuz darbesinde şehit edilen vatandaşlarımızı merkezine alıyor.

Kitabı genel itibarıyla hüzünle okuduğumu söylemeliyim. Hoş, halimden memnundum; tâ ki İyi Marka Şairler’e gelene kadar. Başta çene kaslarım olmak üzere bazı uzuvlarım yeniden hayata döndü. Çok sevdiğim Cevdet Karal’ın, pek sevdiğim Osman Konuk’a, onun üslubuyla benzerlik hissi veren, neşeli bir ironiyle, yine ona yazdığı bir şiiri okumak çok güzeldi.

Şu bir gerçek ki, Cevdet Karal’ın ilk yedi kitabını —bilhassa altın oranı altüst eden üçünü— şiirlerden maada, şair imgesiyle sevme eğiliminde olduğumuz için, art arda yayımlanan son kitapların poetik anlayışıyla kurulan metinlere dışarıdan bakmakta zorlanıyoruz. Hoş, okur daima dışarıdadır. Lâkin zihin, her biri kendine mahsus bir vakıa olarak tebarüz eden metinlere, genel bir “iyi şiir” hükmünün içinden bakma temayülünde.

Kitabı iki kez okudum. İlkinde, yaraya merhem aradım, şayet, sahiden bir ruh kardeşliği varsa, izini sürerek. İkincisi, doğrudan bir niyete matuftu: Nispeten kitaptan bağımsız biçimde, metnin/ötekinin işârî kudretinin ‘ben’de uyandırdığı tedaileri görmek istedim. Günün sonunda ya kendime bir kapı araladım yahut muhayyel bir mülk gibi sahiplendiğim, yolunu uzatan İsa’yı yeniden kurdum.

Peki, İsa Yolunu Uzatıyor’u ve onu önceleyen iki kitabı diğerlerinden ayıran ne?

Mikro şiir cerrahları poetik terimlerle tafsilat verebilir. Doğrudan söyleyeyim: Çoğunlukla düzyazının imkânlarından beslenen bir üslupla yazılmış olmaları; büyük ufukları büyük sözlerle değil; gündeliğin çınlamalarıyla, sıradan hayatın düşük frekanslı uğultusuyla, dolaylı yoldan şiirin merkezine taşımaları.

Zihnimiz, ‘iyi şiirlerde’ alışageldiği üzere kapalı, sert imgeyi, ideolojik temrini, hattı müdafaa ruhunu, atak hamleyi, estetik hamaseti, içe doğru bükülmeyi, imajinatif söylemi, sanki bunları birer kördüğümmüş gibi çözmeyi, kavramın yıkıcı deprem etkisini, hepsinden öte, dilin çetrefil oyununu arıyor. Dahası, müesses ‘iyi şiir’ algımız, gündelik hayatın yarıklarından sızan mücerret buluşları, bakan göze peşinen ‘basit’ imiş gibi gösteriyor.

Acaba öyle mi?

Öyleyse, ya bakışı estetik bir eğilimle tekrar dizayn etmeli yahut iyi, kötü ve vasat gibi şerhe muhtaç sıfatları birbirinden ayıran maslahat tespit edilmeli.

İmgenin nesne, kurgusal yapının musiki ile ilişkisinde -sosyal bilimlerin genelleme aparatının da yardımıyla- şaire ve okura kategorik düşünme kolaylığı sağlayan iki temel imkândan söz edilebilir. İlki, dili bükmekle ele geçen dekoratif yapı işçiliği. Bu noktada şiirin düşüncesi, yine dilin içinde mayalanır. Gayet tabii, estetiktir. Başlangıçtaki niyetle nihai sonuç arasındaki mükemmel uçurum, bakana da yazana da mükemmel görünür. Çoğunlukla, sadece afilidir. İkincisi, niyete sadık kalmak suretiyle ana-fikrin/konunun, büyük ölçekli tematik binaların etrafında yükseldiği soğuk mühendislik. Dil, bu yapılarda imar izni almaya memur kılınan boğucu bürokrasiyi imler. Pragmatik, doyurucu, tatsızdır. Amaca yönelik bir motivasyonla çalışır. Dolayısıyla, somuttur.

Genelde sanat, özelde şiir üretimine, ilk bakışta kolaycı bir klişe gibi görünen üçüncü bir imkân daha eklenebilir. Şöyle ki, hassaten şiir üretimi, maalesef, Allah vergisi bir yetenekle doğmayı icbar eden apaçık bir ruh işidir!

Ruh, anda çiçeklenir. Gündeliğin bahçesinde… Öyleyse anahtar terkip: Gündeliğin ruhu olsun!

İsa’nın yoluna döşenen çiçeklerin —sözünü ettiğim bahçede— bakışını dizayn edemeyen göze dikenmiş gibi görünmesi, geçmiş tasarımların, şimdiki zamanın bilgisinden yalıtılmasındaki güçlükle açıklanabilir. An itibarıyla okuma faaliyetine konu olan eşyanın bilgisi, sureten nesnelerde tebarüz eder. Okurun, öteden beri alışageldiği estetik yargı biçimi (nesneleri, konuları ve şahısları soyutlama eğilimi) bütünü parçada görmeyi neredeyse imkânsız kılıyor.

Peki, bu ‘gündelik’ denilen nesne, niçin ‘zayıf şiirle’ anılıyor? Sait Faik’in gailesiz ada yürüyüşlerini, Ömer Seyfettin’in mukaddes vatan şuurundan ayıran şey ne mesela?

Descartes’in tüm felsefesini iki metrekarelik bir sobanın içinde, üç dört saat içinde kurguladığını, Wittgeinsten’ın Felsefi Soruşturmalarını, meşhur Guy’s Hospital’ın arka bahçesinde nevabitleri ayıklarken yeşerttiğini, hiç yoktan ruh düzeyinde kavrayabilen ortalama bir zekâ, hemen her şeyin gündeliğin içinde çiçeklendiğini, retorik bataklığına düşmeden pekâlâ kavrayabilir.

Öyleyse Cevdet Karal, yeni tabirle, bir şey deniyor olmalı…

Soru şu: Şairin bilinci, bu basit şiir telakkisine ne denli eşlik ediyor? Serapa şiir olan birinin cümle eşyayı şiir olarak duyumsaması, estetik açıdan bir handikap mı? Yoksa sınanmaktan korkmayan bir zekânın poetik tercihi mi?

Bence Karal, “şiir budur” demiyor, “konuşur gibi yazılan şiir telakkisi, ‘iyi şiir havzasında’ pekâlâ mümkündür” diyor.

Ve kanondan çıkıyor…

Elbette, vakıada böyle, aksi takdirde ilk-yedi kitabın poetik iddialarının yadsınması beklenirdi.

Bugün, yolunu uzatan İsa’nın serencamına bakınca, geçici olanın, esasında geçip gitmediğine, gider gibi görünen ne varsa, ardında bıraktığı tortunun az şey olmadığına, ebedi olanın, ilk bakışta pejoratif bir sesle kulağımızda çınlayan ‘gündeliğin’ içinde saklandığına, sanat tarihinin geniş karnına bakınca, bütünlük ve özün, tümel ve tikelin sadece kavram düzeyinde ayrıştığına şahit kılınıyoruz.

İsa’nın yolunu kapatan yekpare kayalardan da bahsetmeli. Cevdet Karal’ın dünya şiirinin babalarından, tema ve sentaks düzeyinde beslendiğini sanıyorum. Çeviri metinlere öykünmenin sonucu, herhalde, dilin de zorunlu olarak öykünmesidir.

Yerde olduğu gibi gökte de insanlara seslenme iştiyakı, o dili bilmeyen insanlara sadece tematik bütünlük ile yetinme imkânından başkasını vadetmiyor. Çevirmenin iyi bir şair olmadığı varsayımı altında…

Ingmar Bergman yahut Rainer Maria Rilke’nin korkunç bir trajediye maruz kaldıklarında yaşadıkları ruhsal çöküntü, yerli bir yönetmenin, iyi bir Türk şairin hissettiğiyle tıpatıp aynıdır. Oysa acının dışa vurumu, kâmilen ana dille gerçekleşir. Öyleyse algımızı bozan şey, evvela kültür; saniyen, dil-anadil gerilimi olmalı.

Bunca te’vilattan sonra, Lacan’ın boynuna tebelleş olan huzursuz şiir cini, Karal’ın teknesinden fırlayıp kulağıma şöyle fısıldıyor: “İnsan, yalnızca bilinçdışıyla sevişir, başka hiçbir şeyle değil.”

Etrafıma bakıyorum, dışarıya: Onlarca antoloji, yüzlerce kitap, binlerce sembol, sayısız işarî mana… Ben… Şair… Öteki… Nereden bakarsam bakayım, günün sonunda şunu görüyorum: “Rüyasında uçmayanı yok.” Ve her ne görüyorsam, o bir şiir değil.

“O gördüğün kabuk, yara altta!”

Bahadır Dadak  

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir