
Künye: Sözcükler İçin Savaş, Celâl Fedai, Hece Yayınları, 1. Baskı: Ankara, Şubat 2012.
***
* İnsan hangi dağa tırmanırsa tırmansın, asıl tırmandığı kendi dağından başkası değilmiş… Günümüz şairi, sanatla türlü deneylere girişirken işte bunu, kendi dağına tırmanmayı unutuyor. Bir çeşit adrenalin bağımlısı olarak eylemleri kendine hiç dokunmadan devinip duruyor. Biraz durup düşünse belki kendi halini kavrayacak ama bu defa yenilikten geri kalacağı, yaşadığı zamanın dışına atılacağı endişesiyle bunu yapmıyor. Zihni ona sürekli aynı oyunu oynuyor. O da okuruna hep ‘ben yeniyim, yaşanan zamanın şiiri benimki oyunu’nu türlü şekillerde pazarlayıp duruyor. Kendi dağını bir tırmansa, ‘sarp bir yokuş’ ile karşılaşacak. Fakat bunun yerine gayet güvenli ve emin bir düz yolu -şiirde yenilik ilahesine tapınmayı- tercih ediyor. (Sayfa 9)
* Gözü, inandığı ile kararmış hiçbir akıl sahibine lütuflar verilmez. Bu olmayınca da ondan insanlara şiir donunda armağanlar sadır olmaz. Gözü, inandığıyla kararmış olanın sanatta, hayatta, düşüncedeki absürt, yersiz hatta gülünç eylemleri neyse, gerçek anlamda gene öyle olan anlayabilir. Ama bütün bunlar için her şeyden önce ‘göz karmaşası’, ‘göz aydınlığı’ aşamaları geçilip ‘göz kararması’na gelinmelidir. İşe bakın ki karmaşa, göz kararması için bir imkândır… (Sayfa 27)
* Modern şiir, ‘nefs-i emmare’nin sınırları içinden doğup gelişti. Bu nefs tabakasının her tür anlatısına, modern şairler itiraz ederek kendilerini dışarıya çekmeye çalıştılar. Dolayısıyla modern şairlerin, nefsin ikinci tabakası olan ‘nefs-i levvame’de sayılmaları düşünülebilir. Zaten her sanatsal istek, daha bu isteğin oluşmaya başlamasıyla nefsin kendinden habersiz, kötülüğe boğulmuş halini terk etme isteğidir. (Sayfa 35)
* Şiirin kelimeleri tasavvufi remizler, göndermeler, mecazlar evreninde daha birçok kez yorumlanabilir ama göz önüne alınması gereken nokta, şiirde yankılanan ‘ben sesi’nin varlığıdır. Bu ses, Muhyiddin-i Arabî’nin Füsûsu’l Hikem’inin son bölümünde, “Muhammed Kelimesindeki Ferdî Hikmetin Aslı”ndaki anlam vurgusuyla derinden ilgilidir. Müslüman’ın ‘benlik arayışı’, birçok karmaşık hassasiyet taşıdığı için olsa gerek, kavramakta güçlük çekilmekte ve yerine göre de kolayca görmezden gelinebilmektedir. İnsanlar irtifalarından yüksekte olanı başlarının hizasına bakarak kolayca görmezden gelirler. (Sayfa 51)
* Batı’da kilise ve burjuva korumasında gelişen resim ve müzik sanatı, bağımsızlığını tam kazanmışken İkinci Paylaşım Savaşı sonunda derece derece yitirdi. Eskisinden daha vahim patronların hükmü altına girdi. Ressamlar Van Gogh’un dışlanıp dışlama gücünü değil de Duchamp’ın pazarlama stratejisini benimsedi. Müziğin türlü yeni adlarla popülerleşmesine ciddi bir reddiye yükselmedi. Modern hayatın alıklaştırıcılığına karşı koyan modern sanatçıları, kapitalizme hayat öpücüğü sunan post-modern mantık kendine bağladı. Sömürgeci kapitalizm, emparyel olmayı değil devlet olmayı seçmiş Osmanlı’yı, milliyetçiliği yayarak parçalayıp paylaştı. Pazar yaptı. Şimdi de Claude Levi-Strauss’dan Jacques Derrida’ya, Slavoj Jijek’e uzanan bir entelektüel çizgide çok kültürlülüğün nasıl da güzel bir insanlık hali olduğunu yayarak kalan yerleri yeniden, bu defa tersi bir düşünceyle paylaşıp pazar yapmaya çalışıyor. Pek az ehli vicdan çıkıp da “O halde çok kültürlülük iyiydi de neden Osmanlı paramparça edildi?” diye soruyor. (Sayfa 54)
* Şiirin Tanrı’ya düşkünlüğü öylesine yoğun bir çekilme halidir ki kendini şairin rağmına gerçekleştirebilecek bir güce sahiptir. Geçirdiği badireleri başarıyla atlatıp bugüne gelen kapitalist dünya bile, bu çekime, kendi selameti açısından bir çare bulabilmiş değil. Doğrusu çare bulunmakta aceleye gerek olduğu da söylenemez. Böylesi bir çekime kendini bırakan şair de şiir okuru da zaten nadirdir. Şiir mevzubahis olduğunda, şairlerin ve sayısı epeyce azalan şiir okurunun çoğunluğu, özünden kaybeden şiir ve şair idesinin sayılamayacak kadar çoklukta ama temelde aynı pozun çeşitlemesi olan görüntülerine sığınmak sayesinde, çekildikleri uzamı kolaylıkla ‘gidilmeye değmez’ olarak niteleyebiliyor: Oysa orası, katları yükseldikçe mesken tutulabilen tabakalı bir imgesel âlemdir. (Sayfa 69)
* Etrafınızdakilerden, kendine oyalanma nesnesi olarak kitapları, müziği, resmi, gezmeyi seçenlere ve onların bilgi dolu, estetik beğeni yüklü, eleştirellikle bezeli üst perdeden yazılarına bakmayın… Eksik olan, sessiz ve fakat konuştuğunda da sesini ret perdesine çıkarabilen, olup bitene nüfuz edip onu yadsıyan şairlerdir. Onlar, dinlerin özüne, düşüncenin ve imgelemin insanları bağladığı köke inebilirler. Bu ruha sahip şairler sanıldığının aksine Tanrı’ya yakındır. Onların şiiri, reddiye gücüyle hayat bulur; tabiata, insan yavrularına bakmaklaysa teskin olur. Tanrı’ya düşkünlüğün, çirkinliği ve güzelliği tard eden estetiğini sadece onlarda bulabiliriz. (Sayfa 71)
* Şair kimdir? Bugün onu tanımıyoruz. Türk şiir ortamı son kırk elli yılda İsmet Özel için, “İşte şair!” deme noktasında anlaşmış gibiydi. Bu şaşırtıcı bir durumdur birçok bakımdan. (Durumu tartışmak sözümüzün alanını genişleteceği için anlaşılan resme odaklanmak gerek burada.) İsmet Özel, 1960’ların ortalarında sosyalist bir hareket içinde şiirini kuranların nicesinden şair tavrı ile şiir kalitesi arasında nadir bir bireşime giderek bunu başarmıştı. Aynı başarıyı tavrında İslam’ı merkeze aldığında da gösterdi. Fakat 2000’li yıllarla birlikte, teşhir ve ifşa çağı insanı, Özel’den tavrını aldı ve onu kendine benzetti. (Sayfa 79)
* Fakat dünya, sessizliğin değil ideolojilerin gürültüsünün, teşhir ve ifşa çağının uğultusunun dünyası olmaya doğru yol aldıkça; şiiri yörüngesinde kavramak son derece güç bir hal aldı. Neo Klasik tavır, işte bu güçlüğü işin doğası kabul etmekle işe başlamaktır. Doğa budur. Başka türlüsü düşünülemez. Kolaya kaçıp şiiri eğlencelik görmek olabilir; ama doğa bu türden girişimleri dışlamasını her zaman başarmıştır. (Sayfa 82)
* Şiirin, sanatın uzayında başka sanat alanları ve düşünce ile irtibatı Kur’an-ı Kerîm’in belirlediği yörüngede gerçekleşince şiir, başka başka esaslı niteliklerinin yanında alıklaştırmanın, oyalamanın değil hakikatin eşlikçisi olabilmiştir. Benim burada boyamaya çalıştığım resmin tinsel evrenine bakıp burun kıvıracak olanların ne çok olduğunun farkındayım. Onların ‘kıvırdığı’, burunla başladı ve bugün Türk şiirini nice hallere düşürdü. Kafka’nın günlüklerinin birinde düştüğü not gibi; “Kötü bir kokuyu konuşup duruyor yazarlarımız.” (Sayfa 83)
* Günün zavallı insanı, postkapitalist siyaset çarkının uydurduğu şekliyle demokrasinin ona verdiği rey gücü sayesinde en işlek kafaların bile önündedir. Önlenemez hegomonyasını yürütmektedir… Ama genç şair isterse seçmen sandıklarının olmadığı bir irtifada, nice yabanıl güçlerle zengin bir iç-ömür sürebilir. Son sözü Fernando Pessoa’ya söyletelim ki bizim ‘dilimizde biten tüy’ün ne kadar modern olduğu, zamane için de belli olsun: “Klasik ideallerin çöküşü bütün insanları potansiyel sanatçılar, dolayısıyla kötü sanatçılar haline getirdi. Sanatın sağlam bir yapı, titizlikle uyulması gereken kurallar gibi kıstasları varken, pek az insan sanatçı olmaya cesaret edebilirdi, edenlerin çoğu da gerçekten iyiydi. Ama sanat bir yaratım değil de duyguların ifadesi olarak görülmeye başlandı başlanalı, sanatçı olmanın yolu herkese açılmış oldu, çünkü herkesin duyguları vardır.” (Sayfa 103)
* Bazen şiir müziğin noksanını giderir bazen de müzik şiirin pütürlerini alır. Her durumda hemhal olmuşlukları kendiliklerini yitirmemelerine bağlıdır. Bu bakımlardan şiirin müzikle bağı için “akrabalık” demek sanırım yerinde olmaz. Resim, mimari için böyle denilebilir ama bu ikisinin aralarında kan bağını aşan bir yakınlık vardır. (Sayfa 133)
* Esasen ironi, kendisini gerçekleştirebilmesi için şiire düşünceden, şaire de düşünürden daha mümbit bir atmosfer sunar. Modern şiirin ilk büyük isimleri, Baudelaire de Rimbaud da ironileriyle, içinden çıktıkları toplumdan çok kendilerine işleyen birer keskin sirke idi. Paris, Baudelaire’i içinin dehlizlerinde, pasajlarına hapsetmişti; aynı şeyi bütün bir Avrupa kıtası Rimbaud’ya yaptı. İkisi de geliştirdikleri ironi ile buna bir karşılık verdiler. (Sayfa 154)
* Bence Neo Klasik Şiir, yani bir tarz şiir biçemi olma iddiası taşımadan önce, günü tüketim alışkanlıklarıyla şekillenen kuramları dışlayacak ontolojik bir tavrı ifade etmelidir. Öncelik bu. Sanatın, insan benliğinin ululuğunu ululamak gibi doğallıkla gelişen, kendiliğinden bir yanı oluyor. Bu, şair pozu değil bütünleşme çabasındaki benlik halleri de. Şiir zaten benlik halleridir. (Sayfa 178)
* Oysa Tanrı nasıl işleri için o işlere can atan kullarını işlerinde istihdam ediyorsa, sözcükler de kendilerini ne için istihdam ettiklerini bilen kişilerin dillerine kendilerini açar. (Sayfa 193)
* Şiir sanatında kolaya kaçma etik ve estetik endişesizlikten kaynaklanır. Nitekim bu şiir yönelimlerin şiirleri estetik yoksunu oldu. Bir anti-estetik de oluşturulamadı. Öyle görünüyor ki Picasso’dan kendilerine bir akıl bulmuşlardı ama o aklı bulan Picasso’nun düş gücüne değil bir ticaret erbabının alicengiz aklına sahiptiler. (Sayfa 199)
* Şair-tiranlar, şiirin kendi kuramları çerçevesinde olması gerektiğinde diretirler. İşte tam da diretme yüzünden şiir artık insan şairlere bir şey söyleyemez hale gelmiştir. Bunun böyle oluşu hiç de övünülecek bir yanı olmayan yoksulluğu ve orta sınıf dikizciliğini hayat algısı normali haline getirmiştir. (Sayfa 212)
* Kişilik sahibi olmak, kişilik sahibi olanları hakkıyla bilmek demektir de. Dolayısıyla bir ‘şair kişilik’, kendi ‘özgünlük’ünü başka ‘özgün’lerle tartıya vurarak bilecektir. Bu da kaçınılmaz şekilde, kendi özgünlüğünün ‘biricik’ olmakla birlikte ‘tanrısallık’ taşımadığını gösterecektir ona. Lakin günümüzün dünyasında şairin hali ‘özgün bir kişilik’ olmayı değil de ‘modern ya da postmodern, anonim bir son sürüm’ olmaya yatkın görünüyor. (Sayfa 283)
* Sanattaki yenilik, devrimcilik iddialarının kendilerini sakınmaları gereken tuzakları, Tanzimat mantığı içinde ilerletilen Osmanlı şiiri deneyiminde çok net görür Mehmet Akif. Ve tabir caizse, çağdaşlarından pek çoğunun halvet için can attığı bir ‘hacananın’ büyüleyici güzellerinin (modern hayat politikalarının, modern şiir poetikalarının) kendini öptürme teklifini reddeder. Bu ‘güzel’ (medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar), hayattaki politikalarının türlüsü ile (türlü poetik yönelimler bunların sadece bir cüzüdür) kendini öyle kolayca sunmayandır. Kendini öptürme fikri ile kimi sarmaladıysa ya kendi gibi bir vampire ya da bir ‘sermayeye’ dönüştürmüştür. (Sayfa 292)
Edebifikir

