
Dördüncü kattan atladığı için ölmedi Ayhan. Onu öldüren şey, bindirildiği ambulansın en az 120’yle toslamasıydı yol kenarındaki kamyona. En azından öyle duyurdular ardından. Ertesi gün okuldayken geldi haberi. Öğrenir öğrenmez beden dersini asıp cenazesine yetiştik Doğan’la. Üstümüzdeki eşofmanlara ve altımızdaki kramponlara aldırmadan başsağlığı diledik musallanın başında bekleyen Cemal Amca’ya. Sahiplendik cenazesini Ayhan’ın. Omuz verdik, defnettik, birer kürek toprak attık kabrine ve dağıldık.
Her anlamda…
Çünkü zordu o yaşlarda bir akranını kaybetmek. Üçüncümüzdü Ayhan. Okulda kedine has bir rüzgârı vardı. Anlayamadığımız bir biçimde geride durur, bizden büyük gibi davranır, ağır abi takılırdı. Her şeyi hep ilk o fark ederdi. Fark ederdi ve yapardı. Biz de taklit eder, yapmaya çalışırdık. Sonrasında topluca âşık olduğumuz 9/B’deki Melis’i ilk o fark etti. İçimizde ilk o yelken açtı gönül sularına. İlk o battı o sularda. İlk o atıldı okuldan. İlk o kaybetti annesini. İlk o tanıştı gerçek acılarla ve yaşına başına bakmadan ilk o vazgeçebildi her şeyden bu kadar.
Cenazede bitimi “Atla önüme,” dedim Doğan’a. Atladı. Bisikleti sırayla sürerek mesire yerine gittik. Kavakların altına çöküp Ayhan’ın sevdiği şarkıları açtık, baştan sona dinledik hepsini, Ayhan’dan konuştuk, içimizde bıraktığı derin göçüğe bakıp bakıp ağladık.
Sonra… Doğan’ı evine bıraktığımda yani… Yolu uzattım biraz. Apartmanlarının önüne gittim. Yere tebeşirle çizmişlerdi Ayhan’ı. Filmlerdekini andırıyordu. Bir yastığı kucaklar gibiydi Ayhan. Soluna yatık, dizleri içe çekili, kedi gibi kıvrılı.
“Basmasanıza lan Ayhan’a!”
Kalabalık aniden durdu.
Bakışmalar, ardından akışın tekrar devam edişi, uğultuya karışan gülüşmeler, gülüşmeler, gülüşmeler…
Bisiklete atladığım gibi hızlı hızlı çevirdim pedalları.
Sonra… Aylar sonra yani… Karlı bir sömestr tatilinde tekrar gittim oraya. Yoktu. Esen rüzgâr, yağan yağmur, atılan adımlar… Hepsi elbirliğiyle silmişti Ayhan’ın kalan kısmını da. İzi de kendisi gibi kaybolup gitmişti çoktan. Çekildim bir köşeye. Belediyenin kürüdüğü kaldırımın o koyu boşluğuna öylece baktım.
“Tekrar çizin lan Ayhan’ı!”
***
Sonra okul bitti, sonra bir oto yıkama açtım, sonra evlendim, sonra Toki’den üç artı bir daire çıktı bahtımıza. Güzel cepheden… Sonra Doğan’la da ayrıldı yollar, sonra hayatta hep bir şeyler bir şeyler oldu, her şey devam etti öylece. Öylece ve hızla… Önce ara sıra, ardından sık sık, derken sonra hep orada buldum kendimi. O boşluğa, her şeye rağmen hiç değişmeyen ve hiç değişmeyecek olan o boşluğa uzun uzun bakıp durdum.
Ne zaman Didem’le boşanmanın eşiğine gelsek ve kendimi suyun dibinde bekleyen batık bir gemi gibi yorgun hissetsem…
Ne zaman banka avukatları, ne zaman icra tebligatları, ne zaman alacaklılar bunaltsa ve kendimi sıkıştığı avizede çılgınca çırpınıp duran minik bir güve gibi çaresiz hissetsem…
Ne zaman koca bir hiçliğin ortasında kendimi içi boş bir çuval gibi gereksiz hissetsem ve hep bir ihtimal olarak orada duran bir yerlerden atlama seçeneğinin eşiğine gelsem Ayhan’ın düştüğü yere gittim.
Elbette dördüncü kattan atladığı için ölmedi Ayhan. Onu öldüren şeyin yol kenarındaki kamyoneti göremeyecek kadar zil zurna sarhoş olan ambulans şoförünün ayyaşlığı olduğuna da inanmadım hiçbir zaman.
Ayhan öldü.
Çünkü Ayhan, her şeyi vaktinden önce fark etti.
Ve bu yüzden de atılması gereken adımları daima bizden önce attı.
Her anlamda…
Eren Buğdaycı


1 Yorum