
Realizm, his ve hayâle kapılarak değil, müşâhede ve hakîkate istinâd ederek yazı yazma tarzı ki o yolda yazılara “realist” (realiste) denilir. Realizm 19’uncu asrın yarısından sonra meydana çıktı. Ondan evvel de müteaddid yazı mesleği vardı. O mesleklere dâir kısaca ve topluca malûmat almak için garb edebiyatına kuş bakışı bir göz gezdirmek lâzımdır.
Eski Yunanlıların esâtîrî ve muhteşem bir edebiyatı vardı. Bu edebiyat, Latin edebiyatını zuhûra getirdi. Bir müddet sonra garblılar Hristiyan oldular, yakalarını papazların pençesine kaptırdılar ve koyu bir cehâlet karanlığında kaldılar. Fikir, kilisenin düşündüğü ilim; kilisenin öğrettiği idi. Kiliseye muhâlif düşünmek ve yazmak, âdeta mürted olmaktı. Binâenaleyh Mîlâd’ın 13. asrına kadar yazabilenler, kilisenin rızâsına muvâfık dinî mevzûları, din lisanı sayılan, Latince ile yazmışlardı. “Şanson” (Chanson) denilen ve “Truver” (Trouver) yahut “Trubadur” (Troubadour) tâbir edilen halk şairlerinin okudukları “Epik” (Epique), yani kahramanca manzûmeler bile dinî bir maksatla yazılıyordu.
13. asırda Floransa’da yetişen Dante, Divine Komedya ismindeki eserini biraz da Ebü’l-Alâ’nın Risâletü’l-Gufrân’ından ve Şeyh-i Ekber’in Fütûhat’ından ilhâm alarak ilk defa olmak üzere İtalyanca yazdı.
14. asırda yine İtalya’da zuhûr eden Petrark Latince eserleri okuyor, onlardan fikir ve örnek alıyordu. Onlardan aldığı feyz ile İtalyanca olarak manzum, mensur birçok kitap yazdı; birçok da mukallidi yetişti. Açmış olduğu çığra “Petrarkism” denildi.
15. asırda “Ümanizm” (Humanisme) denilen yazı tarzı ortaya çıktı. Bunun esası, Yunan ve Latin eserlerinden fikir ve örnek almak, bir de beşerî, yani gayr-i millî bir düşünce yazmaktı.
16. asırda Fransa’da “Pleyad” (Pléiade) şairleri yetişti. Bunlar Ronsard (Ronsard) riyasetinde toplandılar. Köylü lehçesinden ve başka dillerden kelime almak suretiyle Fransızcayı genişlettiler. Biraz sonra gelen Malerb (Malherbe) ise fazla kelimeleri atmak, bayağı şiveleri kaldırmak, nazım şekillerini muntazam kaidelere bağlamak suretiyle Fransız edebiyatını ıslah etti.
17. asırda “klasisizm” (classiscisme) denilen yazı tarzı göründü. Yunan ve Latin eserlerini taklit etmek, hisden ziyade fikre ehemmiyet vermek, süslü ve yüksek bir üslûb ile yazmak, bir de millî değil, insanî bir düşünce ile kalem oynatmak tarzına klasisizm o yolda yazanlar ile yazdıklarına, “Klasik” (Classique) denildi.
18. asırda Fransa’da yıkıcı bir edebiyat zuhûra geldi. O asrın edipleri yazılarıyla saraya ve kiliseye hücum ediyorlardı, bu istibdad merkezlerini yıkmak, halkı hürriyete kavuşturmak istiyorlardı.
19. asırda “romantizm” (romantisme) göründü. Romantizm, klasisizmin zıddı denilecek mâhiyette idi. Klasisizm, Yunan ve Latin edebiyatının mukallidi, onlardaki sabit kaidelere tâbî idi. Romantizm o kaidelere uymuyor mevzûsunu Yunan ve Latin tarihinden değil, her yerden ve her şeyden alıyordu. Klasisizmde tasvir yoktu, hisse o kadar ehemmiyet verilmiyordu. Romantizm eşhası da, eşyayı da tasvir ediyor ve fikir derecesinde hisse de ehemmiyet veriyordu. Klasisizm “ûmen” (humain), yani insanî idi. Romantizm ise millî duyguları ihtiva ediyordu.
19. asırda fen ilerledi. Metafizik malûmattan bazıları fen erbâbınca ilim dairesinden çıkarıldı. Edebiyatın da hakikate istinâd etmesi, yani his ve hayâlden ziyâde, tedkîk ve müşâhede mahsûlü olması bazılarınca ileri sürüldü. Neticede “realizm” (réalisme) denilen edebî meslek ortaya çıktı. Bundan sonra “Parnasiyen” (Parnassien) ler meydana aldılar. “Parnas” (Parnasse) kelimesi, eski Yunancada ilim, maârif ve sanayi mâbudesine mensûb bir dağın adı imiş. Mecâzen şiir ve şiirler mânâsına da gelirmiş.
19. asrın sonlarına yakın “Muâsır Parnas” unvanlı bir şiir mecmuası neşredilmişdi ki âdeta bir müntehabâtnâme (antoloji) idi. Genç Fransız şairlerinin eserlerini ihtivâ ediyordu. Parnas mecmuasında eseri bulunanlara “Parnasiyen” vasfı verildi. Bunların üslûbu parlaktı, ifadeleri kapalı ve ibhamlı idi. Eserlerinde his hâkimdi. Tasvire çok ehemmiyet veriyorlardı. Daha sonra “Sembolizm” (Symbolisme) denilen remzî meslek çıktı. Bunun sâlikleri, maksatlarını vüzûh ile değil, sembol, yani remiz ile anlatmak, daha doğrusu anlatmamak, âdeta “yazının mânâsını sen bul!” diye okuyucuya bırakmak istiyorlardı.
Onların iddiasına göre şiir, gönüldeki heyecandan ibâretti. Târif ve tasvir edilemez, ancak telkin olunabilirdi. O halde okuyucuya fikir vermekten ziyâde, onun müfekkîresini heyecana getirmek lâzımdı. Bunu yapabilmek de sembolizm oluyordu. Musikinin nasıl terennümlerinden zevk alınıyorsa sembolik şi‘rin kelimelerini de öyle duymak, onların mânâsından ziyâde âhenginden mütehassis olmak icap ediyordu. (Bu hususta Ahmed Hâşim’in “Piyâle” adlı şiir kitabındaki mukaddimeye göz gezdirilebilir.)
Tâhirü’l-Mevlevî
Kaynak: Edebiyat Lügatı, Tâhirü’l-Mevlevî, Büyüyenay Yayınları, Yayına Hazırlayan: Mustafa Kirenci, 1. Baskı, İstanbul, Mart 2019, Sayfa:162-164.

