
sadık turan’ın hatıraları, cengiz dağcı’nın 1946 yılında yazdığı ilk romanıdır. dağcı, bu romanı ilk başta kırım tatar türkçesiyle yazsa da daha sonra türkiye türkçesiyle tekrar kaleme alarak 1956 yılında yaşar nabi nayır’a göndermiştir ve eser, sırayla korkunç yıllar (1956) ve yurdunu kaybeden adam (1957) olarak iki cilt hâlinde yayımlanmıştır.
korkunç yıllar’da, önce rusların ardından almanların esareti altında yaşayan sadık turan’ın ikinci dünya savaşı’ndaki günleri anlatılmaktadır. eser, sadık’ın ölüm haberini alan cengiz’in, sadık’ın kendisine yedi sene önce verdiği defterleri tekrar okumaya başlamasıyla başlasa da eserde esas olan sadık’ın hatıralarıdır. sadık, hatıralarında çocukluğunda ve gençliğinde şahit olduğu rus baskısı ve zulmünü, ikinci dünya savaşı’nda askerlik yaptığı ve esir düştüğü günleri anlatır. bu hatıraları, savaştan sonra yaşamaya başladığı roma’da, bir otel odasında kaleme alır. yazdıklarını kimsenin okumayacağını ve yazdıklarının kimseyi alakadar etmeyeceğini düşünse de kendisini yaşatanın hatıraları olduğunu söyler ve yazmaya devam eder. çünkü yazmaktan umduğu bir şey vardır. bu beklentisini “önümdeki hayatı göremediğimden, daima geriye bakıyorum. belki bana yardıma gelir. belki bana kim olduğumu söyler, ileriki hayatın sırlarını açıklar; belki bir gün geçmişim gelir de beni o yılların kanlı faciaları arasından geçirdiği gibi bugün de zayıf, düşkün vücudumu ve ruhumu, önümdeki kara günlerden atlatarak selâmete ulaştırır.”(s.39) cümleleriyle ifade eder. bu yüzden, geçmişinde yitip gidenlerin ruhlarını içinden çıkarıp bir heykel hâline getirmek ister. çünkü “ölmüş kahramanların heykellerini ölüler değil, yaşayanlar yükseltirler.” sadık, bu düşüncelerle hem gelecek korkusundan ve ümitsizliğinden kaçmak hem de geçmişte kalanların unutulmamasını isteyerek yazar hatıralarını. ancak ümitsiz ve korku doludur. kaldığı esir kampındaki kemiklerinde yalnız derileri kalan esirler gözünün önüne geldikçe hatıraları ağırlaşır ve yazmaktan vazgeçmek istediği zamanlar da olur. sadık’ın bu hâllerinde savaşın ardının da savaş dönemi kadar ağır ve zorlayıcı geçtiğine şahit oluruz. eserin cengiz dağcı’nın kendi hayatından da izler taşıdığını düşündüğümüzde sadık’ın anlattıklarının kurgunun ötesindeki gerçekliğe de işaret ettiğini söyleyebiliriz. cengiz dağcı da sadık gibi babasının tutuklanıp serbest bırakılmasına, sürgünlere, açlık ve kıtlığa şahit olur. sadık’ın köyünden ayrılıp akmescid’e taşınması, orada okula başlaması, askere çağrılması, savaşta almanlara esir düşmesi, kivograt kampına götürülmesi, otuz bin esirle uman kampı’na nakledilmesi dağcı’nın hayatıyla da örtüşür. fakat sadık turan’ın hatıraları’nın bütünüyle dağcı’nın hayatını konu edindiğini söylemek mümkün değil. eserin yazarın hayatıyla büyük oranda örtüşmesi eserin yazarın otobiyografisi olduğu yanılgısına sebep olduğu için dağcı bu konuyla ilgili yansılar’da sadık turan’ı ve diğer eserlerindeki kahramanları kendi ruhunda ve hayatında bulduğunu, varlıklarını uzun yıllar içinde taşıdığını ve onları ruhundan ve dimağından çıkarıp okura sunduğunu söyler. bu ifadelerinde roman kahramanlarıyla alakasını reddetmez fakat onların kendisi olmadığını da ayrıca belirtir.
sadık, korkunç yıllar’ın sonunda türkistan lejyonu’na katılır. bu lejyon, almanya’nın ikinci dünya savaşı’nda türk asıllı esirlerden oluşturduğu bir askerî birliktir. yurdunu kaybeden adam, sadık’ın bu birlikteki günleri etrafında şekillenir. sadık, esirken hizmet erliğini yaptığı başçavuş şults’un cepheye gitmesinden sonra başkumandanlığa gönderilir ve hayatının ikinci devresi orada bir alman yüzbaşı’nın kendisine “alman hükûmeti, sizin, rusya’dan ayrılarak, hür müstakil bir memleket olmanızı istemektedir.” demesiyle başlar. burada dikkat çeken nokta alman yüzbaşı’nın sadık’ı iknâ etmek için yalnızca onun millî duygularını kullanmasıdır. yüzbaşı’nın almanların hususî politikasından bahsederken de kırım’da tatarların alman ordusuna katılıp ruslara karşı savaştığını söylerken de yaptığı tek şey sadık’ın millî değerlerine parmak basmaktır. sadık, bu olayın akabinde ostrova kampı’na gönderilir. bu kampta sadık gibi birliğe katılan on binlerce esir vardır. sovyetler’in menfaati uğruna bölüp parçaladığı bu insanlar, bu defa alman emri altında “türkistan lejyonu” adıyla bir araya gelir. her biri, memleketlerini düşmandan temizlemek, türkistan hayâlini gerçekleştirmek ve hürriyetlerine kavuşmak ister. fakat ne bu hayâli gerçekleştirebilirler ne de hürriyetlerine kavuşurlar. “…sabahtan akşama kadar, yerleri titreten ayak sesleri, binlerce ağızdan çıkan ‘can kurban sana türkistan!’ haykırışları” (s.15) ile başlayan hikâyeleri “askerlerimiz artık türkistan’ın istiklâlinden bahsetmez olmuşlardı. türkistan’a girip türkistan’ın istiklâli uğrunda savaşmak artık hayal olmuştu. boş zamanlarında yemek ve içmekten başka bir şey yapmıyorlardı. içki yüzünden köyde, hadiseler de çıkmaya başlamıştı.” (s.197) düşünceleriyle sona yaklaşır.
tarihte “türkistan lejyonu” askerleri, almanların ikinci dünya savaşı’nı kaybetmesinden sonra abd ve ingilizler tarafından esir alınarak sovyetler’e teslim edilmiştir. sovyetler’in vatan haini ilan ettiği bu askerler, gerek savaş sırasında sovyetler’e teslim olanları gerek savaştan sonra teslim edilenleri fark etmeksizin infaz edilmiştir. dağcı, eserinde bu infazlardan bahsetmese de esir kamplarındaki infazlar ve lejyon’dan kaçan muhan’ın alman çavuşun emriyle bölük arkadaşları tarafından kurşunlanması gibi hadiseler vaziyetin ağırlığını hissettirmektedir.
netice itibariyle dağcı’nın yaşar nabi’ye “elhamdülillah türküm, müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” notuyla gönderdiği bu eserde, ikinci dünya savaşı’nda yaşananların bir kırımlı gözüyle anlatıldığını söyleyebiliriz.
nur cihan şeker

