
Künye: Felsefenin İlkeleri – Felsefeye Giriş – I, Nihat Keklik, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı: İstanbul, Eylül 2022.
***
Felsefe, bir zamanlar belli başlı iki tane sorudan yola çıkmaktaydı. Sadece eskiden değil bugün dahi çoğu kimseler, kendi kendilerine sorarlar:
a) Üzerinde yaşadığımız bu dünya ve kâinat, acaba niçin meydana gelmiş ve nasıl yaratılmıştır.
b) Bu dünya üzerindeki ‘insan’ın manası nedir? Onun gayesi ne olmalıdır? İnsan denilen varlığın gerçek mahiyeti, tarifi ve onu diğer canlılardan ayıran şey nedir?
İşte bu iki temel soruyu kendi kendine soran veya merak eden herkes, ister istemez ‘felsefe’nin içine girmiş demektir. (syf. 21)
Bugün pozitif adını verdiğimiz ilimlerin hepsi de, eskiden felsefenin çatısı altındaydı. Bu bakımdan felsefe, bütün ilimleri kendi bünyesinde toplayan küllî ilim (bütünleşmiş bilgi) olarak anlaşılmaktaydı. Fakat Rönesans’tan itibaren pozitif ilimler (msl. Fizik, biyoloji, astronomi, vs. gibi ilimler), yeni keşifler sayesinde bağımsızlık kazandılar ve felsefeden ayrıldılar. Bu sebeple pozitif yani kuralları posé (poze) edilmiş (vaz’edilmiş, konulmuş) ilimler, belli kanunlara ve ispatlara dayanmaktadır. Bu bakımdan felsefe, sadece ispat edilmemiş birtakım tortu suallerle uğraşıyor gibidir. Nitekim felsefeye karşı yöneltilen eleştirilerden bir de, bu alanda elle tutulur gözle görülür hiçbir müspet (ispat edilmiş) sonucun bulunmadığı iddiasıdır. Şu hâlde, ispat edilmiş (müspet) olsaydı, felsefe dahi müspet (pozitif) bir ilim sayılırdı denilmektedir. (syf. 21-22)
Şimdiye kadar birçok filozoflar yetiştirdik fakat şimdi aramızdan filozof niçin çıkmıyor? Çağdaş düşünürlerimize, sadece kendimiz “filozof” diyoruz ama Avrupalıların bundan haberi yok; hatta olsa da, umursamaz görünüyorlar. Bunun sebebi gaye basittir çünkü bir yandan çağdaş düşünürlerimize “filozof” unvanını vermek konusunda söz birliği edemiyoruz; diğer yandan da Avrupalılar, “filozof” olmayı, kendi tekellerinde tutmaktan başka bir şeye razı görünmüyorlar ki biz de boyun eğmekteyiz. (syf. 24)
İlkçağlılar kendilerine sofos (bilge) ismini vermekten kaçınıyorlar ve bunun yerine filo-sofost (filozof) unvanını kâfi görüyorlardı. Anlaşılıyor ki İslâm dünyasında ‘hikmet’in kapıları, akıl sahibi olan ve isteyen herkese açık tutulmuştur. Bu da, hiç şüphe yok ki felsefî ve ilmî düşüncenin İslâm dünyasında süratle yayılmasına zemin hazırlamıştır. (syf. 38)
İslâm dünyasında yetişen filozofların ortaya koyduğu tarifler arasında, bazı ortak yönlerin bulunduğunu şimdiden belirtmemiz lazımdır. Bunlara göre felsefe:
- Nesnelerin mahiyeti ve hakikatini bilmektir,
- ‘Varlık’ın sebebini açıklamaya çalışmaktır,
- İnsanın kendini tanımasıdır,
- İnsan gücü ölçüsünde, Allah’a benzemek, yani ilâhî (insanüstü) bir kişilik kazanmaktır. (syf. 43)
En eski İslâm filozoflarından biri olan Kindî (öl: 873) daha sonraki İslâm filozofları tarafından da benimsenerek tekrarlanacak olan tariflerinde şunları söylüyordu:
“… Felsefe, insanın kendini tanımasıdır…”
“… Felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde, küllî ve ebedî şeylerin hakikatlerini, mahiyetlerini ve sebeplerini bilmektir…”
“…Felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde, Allah’ın fiillerini teşebbüh etmek (onlara benzemeye çalışmak)’tir…
“…Felsefe, sanatların sanatı ve hikmetlerin hikmetidir…” (syf. 44)
Türk filozofu Fârâbî (öl. 950)’ye gelince, çok kısa bir tarif hâlinde diyor ki:
“…Felsefenin tarif ve mahiyeti, var olmaları bakımından varlıkların bilinmesidir…” (syf. 45)
Yine bir Türk filozofu olan İbn Sînâ (öl. 1037) şöyle diyordu:
“…Felsefe’nin gayesi, nesnelerin hakikatlerine, bir insanın vakıf olabileceği kadar vakıf olmaktır…” (syf. 45)
Şimdi mistik kökenli Muhyiddin İbn el-Arabî (öl. 1240)’nin felsefe tariflerini aktaracak olursak, diyor ki:
“… Felsefenin tarifi, nesnelerin hakikatlerini, oldukları gibi bilmek ve onların varoluşları ile hüviyetleri konusunda hüküm vermek suretiyle, insan ruhunun olgunlaşmasıdır…” (syf. 45)
İbn el-Arabî, ayrıca şu tarifleri ileri sürmektedir:
“… Her akıl sahibi, hikmeti sever…”
“… Hikmet, hususî bir ‘bilgi’nin bilgisidir…”
“… Hikmet, bilgisizliği ve karanlığı ortadan kaldırır…”
“… Hakîm (filozof), her şeyde illet (sebep) arayan kimsedir…”
“… Hukemâ (filozoflar), insan için aranan gayenin Allah’a benzemek (teşebbüh bil-ilâh) olduğuna işaret ederken sûfîler de İlâhî ahlak sahibi olmak (tahalluk bi-ahlâk’illâh) inancındadır. (İki topluluk arasındaki) tabirler (ifade şekilleri) değişik olmakla beraber mana birdir…”
Yani filozoflara göre gayemiz, Allah’a benzemek olmalıdır ki bundan maksat, ilâhî kişilik kazanmaktır. Sûfîler ise, aynı manaya gelmek üzere ilâhî ahlak peşindeydi. Bahis konusu Allah’a benzemek deyimi, ayrıca şu şekilde ortaya konulmaktadır:
“…İlâhî filozoflar (ilâhiyûn=metafizikçiler), peygambere uyarak, felsefenin bu iki (pratik ve teorik) bölümlerini, şu sözlerle temsil etmiştir: Hikmet, insan gücü nispetinde Allah’a benzemektir…”
Demek ki Allah’a benzemek (ilâhî kişilik kazanmak), ancak insan gücü nispetinde mümkün olmaktadır ki buradaki insan gücünden maksat, insanın akıl gücüdür. (syf. 46-47)
Modern felsefenin babası olarak tanınan Descartes (Dekart: 1596-1650) dahi, tıpkı İslâm dünyasında yetişen filozoflar gibi felsefeyi, mümkün olduğu (yani insan aklının başarabildiği) ölçüde, bütün bilgileri kuşatmak manasında anlıyordu. Descartes’a göre hikmet (felsefe), insan ile hayvan arasındaki farkı belli eder ve aynı zamanda insanları ince ruhlu yaparak medenîleştirir. Diyordu ki:
“… Felsefe sözünden, bilgeliği incelemek anlaşılır. Bilgelikten de insanın bilebileceği kadar, bütün şeylerin tam bilgisi anlaşılır…” (syf. 51)
Eskiden beri yapılmış olan felsefe tarifleri arasında dikkatimizi çeken bir nokta vardır: İlkçağ’da, İslâm dünyasında, hatta Avrupa’da yetişen filozoflarda, hikmet ve felsefe, insan ruhunu ve zekâsını besleyen bir manevi gıda sayılıyor ve insanı kuşatan bütün varlıklara karşı merakımızı tatmin eden bir ilim olarak görülüyordu. (syf. 61)
Metafor yoluyla şunu diyebiliriz ki, hikmet, bir küllî bilgidir, yani her şeyi kuşatan bilgidir. Bu, âdeta temelinden çatısına kadar her şeyi ihtiva eden bir bina (yapı)’ya benzemektedir. Biz ona, Hikmet Binası adını da verebiliriz. Çünkü bunun içinde bütün ilimler mevcuttur. Her ilim, bu binanın içindeki bir oda gibidir. Odaların (ilimlerin) hepsi de aynı çatı altındadır. İşte felsefe, bu çatıdan başka bir şey değildir. (syf. 62)
Hikmet Binası da dört kat hâlinde yapılmıştır. Birinci kat, İlkçağ felsefesidir… İkinci kat, Hristiyan Ortaçağ felsefesidir… Üçüncü kat, İslâm felsefesidir… Dördüncü kat, Yeniçağ felsefesidir. (syf. 65)
‘Ahlak’, galiba en köklü ve en eski felsefe disiplini olmuştur. Hatta günümüze kadar, öneminden hiçbir şey kaybetmeksizin devam edebilmiş bir araştırma alanıdır ve bundan sonra da aynı değeri muhafaza edecektir. Çünkü ahlak, bizzat felsefenin gayesidir ve sadece teori olarak öğrenilmesi kâfi olmayıp, pratik olarak uygulanması gerekmektedir. (syf. 67)
Metafizik, (yahut başka bir isimle, ontoloji=Varlık teorisi) dahi İlkçağ’dan başlayarak günümüze kadar incelenmiş bir felsefe disiplinidir. Ne var ki Hume ve Kant gibi filozoflar, insan aklını aşan bir konu olduğu için, metafiziğin imkânsızlığı üzerinde durmuşlar ve Comte adlı filozof, positivisme (pozitivizm) ismini verdiği felsefesiyle, metafiziği tamamen inkâr etmiş ama çok şükür ki Bergson sayesinde, metafiziğin kapıları tekrar açılabilmiştir. (syf. 67-68)
İslâm dünyasında ise, daha Kindî, Fârâbî ve İbn Sinâ’dan itibaren hemen bütün filozoflarımız, (olumlu şekilde) metafizik konusunda eserler yazmışlar ve bu sahada enteresan düşünceler ileri sürmüşlerdir. Fakat bazı filozoflarımız, metafiziği, sadece aklın hudutları dışında kabul etmek suretiyle, metafizik agnostisizm (metafiziğin bilinmezliği) görüşüne ulaşmışlardır. Bundan maksatları da, metafiziğin inkârı değil, sadece aklın hudutlu olduğunu belirtmekten ibaret bulunuyordu. (syf.71-72)
Akıl, sadece insanlara verilen bir kuvvettir. Nasıl ki hayatın korunması için, her nevi hayvana özgü bir korunma silahı varsa, (msl. Yılandaki zehir, piredeki sürat, mürekkep balığındaki mürekkep gibi) insanlara da aynı amaçla bir korunma silahı verilmiştir ki, buna akıl diyoruz. Nitekim arslanların acı kuvveti, maymunların çevikliği, köpeklerin dişleri (ve biraz önce saydığımız diğer örneklerdeki korunma silahları) ne işe yarıyorsa, insan aklı da o işe yaramaktadır. Demek ki insan, hayat kavgasını ve tabiî savunmalarını, (yumrukları vs. ile değil) akıl yoluyla yapan bir canlıdır. İşte onu, diğer canlı (hayvan)’lardan ayıran özellik budur. (syf. 171)
İslâm düşüncesi tarihinde bilgiye verilen önem konusundaki en güzel misalleri, bizzat Kur’an içinde ve ayrıca Hz. Muhammed (s.a.v)’in sözlerinde bulmaktayız. Nitekim Kur’an’daki bir ayette deniliyor ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir seviyede olur mu hiç?” (Kr. 39/3) Görüldüğü üzere Kur’an, her şeyden önce bilen (âlim) ile bilmeyen (cahil) arasındaki farka işaret etmiş ve bunların aynı seviyede olmadıklarına yani, bilenlerin bilmeyenlerden kat kat üstün olduklarına dikkatimizi çekmiştir. Hatta bununla da kalmayarak, insanlardaki Allah korkusunun ancak bilgi (ilim) sayesinde artacağını, şu ayette ifade etmiştir: “Allah’tan, ancak kullarının âlimleri korkar.” (Kr. 35-28) (syf. 184-185)
Sonuç olarak düşünmeli ki her toplumda, o toplumu ayakta tutacak üç tane müessese (kurum) vardır ki bunlar: Ahlak, Hukuk ve Din’dir. Her müessesenin de bir özel müeyyidesi vardır: ‘Ahlak’ın müeyyidesi ayıptır; ‘Hukuk’unki cezadır; ‘Din‘inki de günahtır. Yani, bir insan mensup olduğu toplumun ahlak kurallarına aykırı davranmış olursa, ayıplanır, uyması gerektiği hukuk kurallarına karşı gelmiş sayılırsa, cezalandırılır ve mensup olduğu din kurallarını çiğneyecek olursa, günah işlemiş sayılır. Şimdi bir an düşünelim: Ne günahtan, ne ayıptan ve ne de cezadan korkmayan bir insan için acaba ne denilebilir? Şu hâlde bir toplumun ayakta durabilmesi ve ahenk içinde yaşayabilmesi için bu kurumların devam etmesi gereklidir. Aksi takdirde toplum derhål çöker ve anarşi denilen kargaşalıklar ortaya çıkar ki, böyle bir şeyin mutluluğa faydası dokunacağını kimse iddia edemez. (syf. 203)
Edebifikir

