
İngiliz din adamı ve doğu bilimci Dr. John Covel’ın 17. yüzyıl Osmanlı topraklarında tuttuğu günlükler, bir seyahatname olmanın ötesinde, Batılı oryantalizmin temel bakış kodlarını yansıtan önemli bir belge niteliği taşır. Bu metinler, Covel’ın gözlemleri aracılığıyla Osmanlı toplumuna dair önyargılı, üstten bakan ve zaman zaman küçümseyici yaklaşımını açıkça ortaya koyar. Notlarında sergilenen bu tutum, Batı’nın ötekini nasıl kurguladığını ve kendi normlarını evrenselleştirme çabasını gözler önüne serer.
Covel’ın Osmanlı topraklarındaki resmî görevi ve sahadaki gözlemleri, onun oryantalist bakış açısının şekillenmesinde belirleyici oldu. 1669 yılında İngiltere’nin İstanbul elçiliğine din görevlisi olarak atanan Covel, yaklaşık yedi yıl boyunca hem Müslümanların hem de Hıristiyan azınlıkların gündelik yaşamına dair ayrıntılı izlenimler edindi. Özellikle Rum Ortodoks Kilisesi üzerine yaptığı incelemeler, dönemin İngiliz entelektüel çevrelerinde Doğu ve Batı kiliselerinin birleşmesine dair duyulan kaygıların yansımasını barındırır. Altun’un (2015) aktardığına göre, Covel’in ulaştığı sonuçlar, Rum ruhban sınıfının cehaletle malul ve çözülme sürecinde olduğunu gösteriyordu.
“Doğu ve Batı kiliselerinin birleşme ihtimalinin İngilizleri endişelendirdiği bir dönemde, Rum Ortodoks kilisesini inceleyerek bulgularını ölümünden hemen önce yayınladı. Yazdıklarına bakılırsa korkulacak bir şey yoktu; Rum ruhban sınıfı cahildi ve çöküş sürecini yaşıyordu.” (Covel, 2011: 23-26)
Covel’in bu değerlendirmeleri, onun hem bir papaz hem de Batılı bir entelektüel olarak Osmanlı toplumuna ve dinî kurumlarına yönelik eleştirel ve kibirli yaklaşımının erken işaretlerini barındırır. Günlüklerinde bu tutumunu daha belirgin, zaman zaman da sert bir üslupla sürdürdüğü görülür. Bu taraflı bakış, yalnızca Covel’ın değil, dönemin Avrupa aydınlarının genel olarak Osmanlı’ya, Müslümanlara, İslam’a ve İstanbul’a yönelik bakışını da yansıtan tipik bir örnek niteliğindedir.
Doğu’nun Batılı Yansıması
Papaz John Covel’ın 1669 yılında başlayıp 1677’ye kadar süren Osmanlı seyahati, yalnızca bireysel gözlemlerin derlendiği sıradan bir yolculuk değildi. Bu seyahat, Batı’nın Doğu’ya dair “bilinmeyen” ve “egzotik” algısını pekiştiren daha derin bir misyonun parçasıydı. Covel, papazlık görevlerinin ötesinde, Batı medeniyetinin ötekini tanıma, belgeleme ve zaman zaman eleştirme çabasını üstlenen bir temsilcisi gibi hareket etti. Bir Papazın Osmanlı Günlükleri adlı eserde onu iki ayrı kimlikte görürüz: Hem Hıristiyan bir misyoner hem de erken modern oryantalizmin izlerini taşıyan bir seyyah ve gözlemcidir.
Günlüklerine geçmeden önce belirtmek gerekir ki, Dr. Covel, tipik bir Batılı oryantalist kimliğiyle Osmanlı coğrafyasını dolaşırken kimi zaman hayranlık, kimi zaman şaşkınlık, kimi zaman da üstten bakan bir kibirle yaklaşan bir seyyah profili çizer. Eleştirileri, bu noktada sertleşir; tarafsızlık çizgisi ise zaman zaman belirsizleşir ve akıl yürütmelerinden sapmalar başlar. Tıpkı birçok şarkiyatçı gibi, cami ve saraylara duyduğu estetik ilgiyi gizleyemez, ancak bu yapıları Batı’daki örneklerle karşılaştırmaktan da geri durmaz. Bu kıyaslamalarda Doğu, onun için hâlâ egzotik, uzak ve anlaşılamaz bir dünya olarak kalır. Yolunun düştüğü şehirleri sıklıkla “geri kalmış” ya da “farklı” bir coğrafya olarak tanımlar. İstanbul, Edirne, Bursa, İzmir, İzmit, İznik ve Çanakkale’ye gerçekleştirdiği seyahatlerden oluşan bu metin, yalnızca bir günlük olarak değil seyahatname özellikleri taşıyan ve yer yer bilimsel katalog niteliği de arz eden bir belge olarak değerlendirilebilir.
Eserin kapsamını ve okuyucusuna sunduğu malzemeyi daha iyi anlayabilmek için bazı noktaları vurgulamak gerekir. Covel’in metninde Edirne, Bursa, İzmir, İzmit, İznik ve Çanakkale ayrıntılı biçimde işlenmiştir. Doğrudan ismi zikredilmese de İstanbul ve çevresindeki banliyölere de geniş yer ayrıldığı anlaşılmaktadır. Eserin orijinal nüshası, haritalar ve dizinlerle desteklenerek okuyucunun aradığı bilgilere kolayca ulaşmasını mümkün kılar. Bu yönüyle hem akademisyenler hem de meraklı araştırmacılar için kıymetli bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca Covel’in kendi çizdiği eskizler ve görsel belgeler, sözlü anlatımı tamamlayan görsel bir boyut kazandırır. Osmanlı topraklarında seyyahların çoğunlukla ressamlarla birlikte dolaştığı bir dönemde, Covel’in bu belgeleri bizzat kendisinin üretmiş olması eserin hem özgünlüğünü hem de tarihsel değerini artırmaktadır. Sonuç olarak, 20. yüzyıl boyunca yapılan araştırmalar sayesinde, bu nadir kaynak Osmanlı’nın tarihine ve kültürüne dair yeni, zengin veriler sunmaktadır (Şakiroğlu, 2000).
Papaz Covel, ziyaret ettiği şehirlerde yalnızca yapıların dış görünümüne değil orada yaşayan halkın inanç biçimlerine, ibadet alışkanlıklarına, gündelik yaşamlarına ve bu mekânların nasıl kullanıldığına da dikkatle yaklaşmıştır. Gözlemlerini detaylı biçimde kaydederek, dönemin sosyal yapısına dair zengin notlar bırakmıştır. Bu yönüyle eser, klasik seyahatnamelerin birçok temel özelliğini taşır. Covel ise bu metnin içinde yalnızca bir gezgin değil aynı zamanda ötekini tanımlama çabası içinde olan Batılı bir bakışın temsilcisidir. Gördüklerini açıklarken çoğu zaman kendi medeniyet dairesinin değerleriyle ölçer ve yorumlarını bu çerçevede şekillendirir.
Satır Araları
Aşağıdaki pasaj dikkatle okunduğunda, Covel’ın içinde bulunduğu toplumun etnik çeşitliliğini ve dilsel karmaşasını yeterince kavrayamadığı, buna rağmen gözlem yapma ya da yorum kaydetme amacıyla hızlı ve özensiz notlar aldığı açıkça görülür. Bu yaklaşım, Batılı oryantalistin tanıdık tutumunu, anlamaktan çok tanımlamayı, sorgulamaktan çok yargılamayı önceleyen bakışını yansıtır. Çünkü o, muhatabını anlamaya çalışmaz; tanımlar, bir hükme varır ve meseleyi böylece kendi zihninde çözüme kavuşturur:
“Pontegrande’ye Türkler Büyükçekmece derler (veya hem köprü hem de daha Küçükçekmece’deki köprüler daha önce tahtadan yapıldıklarından, çekmece kelimesini tahta köprü anlamında kullanarak) Rumcada büyük şehir kelimesini kullanırlar. Buranın sakinlerinin çoğunluğu Türk olup bir kısmı da Rumlarla karışmış Musevi ve Ermenilerdir.” (s.110)
Gerçekliği hakkında bilgi sahibi olmadığımız şu satırlarda ise, Covel, yerel bir uygulamayı “yabanî bir gelenek” ve “hukuksuzluk” gibi kavramlarla betimleyerek Doğu toplumunu medeniyetin zıttı gibi sunar. Bu tür anlatımlarla Batılı akıl ve modern hukuk, üstün bir norm olarak konumlandırılırken, Doğu hukukuna karşı bilinçli bir tezat kurulmaya çalışılır:
“Gemicilerin daha önce boğazdan geçmemiş olanlardan geçiş ücreti talep etmek gibi bir adetleri vardır. Ödemeyi reddedenleri yakalayarak ana direğin tepesinden denize atarlar.” (s.44)
Covel’ın günlüğünde “Afyoncu kahveci”, “şarapçı kalender”, “deli dervişler”, “kadınların örtünme tarzları”, “padişahın eğlence geceleri” ve “şekerden heykeller” gibi ayrıntılar tekrar tekrar betimlenir ve eser boyunca sıkça karşımıza çıkar.
Kültürel Yargılar ve Stereotipler
Eserde, Yunanlılar da Covel’ın oryantalist bakış açısından nasibini alır. Yunan tarihinin derinliğini dikkate almadan onları basmakalıp yargılarla tanımlar, sığ ve taraflı bir bakış açısıyla yaklaşır:
“Bana inanın Yunanlar hâlâ Yunan yalancılıkları ve hainlikleriyle Euripides’in Iphigenia’daki karakterleriyle özdeşleştirilebilirler.” (s.68)
Covel’ın kullandığı iki isme burada özellikle dikkat çekmek gerekir. Bahsettiği Euripides (Öripides), Antik Yunan’ın üç büyük tragedya yazarından biridir. Iphigenia (İfigeniya) ise onun bir trajedisinde yer alan, Agamemnon’un kızı ve mitolojik bir karakterdir. Peki, Covel neden bu isimler üzerinden bir tanımlamaya gider? Çünkü antik tragedyanın dramatik ve olumsuz figürleriyle modern Yunan halkını özdeşleştirerek onları “hain”, “yalancı” ve “ahlâken kusurlu” bir topluluk olarak göstermek ister. Bu benzetme, bir mitolojik kurgu üzerinden yapılan açık bir aşağılamadır. İfadenin tarihsel doğruluğunun ya da bizim Covel’le aynı fikirde olup olmamamızın burada bir önemi yok. Mesele, onun bir halkı Batı seçkinciliğiyle mahkûm etmesidir. Şunu da sormak gerekir: Elinde sağlam veriler olmadan bu şekilde hüküm kuran Covel, aynı kıstaslarla kendi medeniyetini sorgulasaydı nasıl bir tabloyla karşılaşırdı?
Yunanlılara yönelik bu önyargılı bakışın hemen ardından Covel’ın Türk halkına dair gözlemleri de dikkat çekicidir. Bu gözlemler hem yüzeysel hem de tarafsızlıktan uzaktır. Örneğin, Osmanlı toplumunun dinî duyarlılıklarını görmezden gelerek, meseleyi fazlasıyla basite indirgeyen şu ifadeleri kullanır:
“Türklerin şarabı çok sevdiğini ve diğer insanlar kadar içtiklerini söylemeliyim.” (s.169)
Covel, karşılaştığı farklı inanç gruplarına dair küçümseyici yorumlar yapmaktan ve onları “hurafe” olarak nitelemekten çekinmez. Ötekileştirdiği topluluklara karşı hoşgörüsüz ve buyurgan tavrını, satırlarında açıkça sergiler. Üstelik çoğu zaman ortaya attığı iddiaların kanıtı da yalnızca kendi anlatımıdır:
“Vebadan korunmak için çamur içinde yuvarlanıyorlarmış; Musevi, Türk, Rum hepsi de bu boş şeylere inanmaktaydılar, onlara defaten böyle hurafelere inanmamaları gerektiğini söyledim. Ama bana çok kızdılar.” (s.171)
Sonuç olarak, şimdiye dek alıntıladığımız ve tartıştığımız pasajlar, Covel’ın iyi niyetli bir gözlemciden çok önyargılarla hareket eden bir yorumcu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Onun küçümseyici tutumundan yalnızca Müslümanlar ya da Yunanlar değil, Rumlar, Yahudiler ve diğer azınlık toplulukları da payını alıyor. Covel, Osmanlı toplumunda karşılaştığı uç örnekleri bilinçli biçimde öne çıkarıyor, bu örnekler üzerinden Osmanlı insanını, özellikle tasavvuf ehli ve dervişleri, Batı toplumunun fertleriyle karşılaştırıyor. Bu kıyaslamada, gördüğü her şeyi Batı’nın zıddı olarak sunuyor. İlk kez karşılaştığı, tanımadığı ve anlamaya çalışmadığı bu insanları “abartılı”, “garip” ve “ölçüsüz” buluyor. Günlüklerinde dervişleri “tımarhane kaçkını” olarak anması, onları “deli” ya da “uçta” figürler olarak resmetmesi, bu uzaklığın ve anlam eksikliğinin açık bir göstergesidir.
Ötekileştirmenin Belirgin Kodları
Oryantalist söylemin en çok başvurduğu temalardan biri olan Doğu kadını ve onun peçesi, Papaz Covel ve benzerleri için hâlâ çözülememiş bir gizemdir. Ancak Covel, bu konuda da diğer konularda olduğu gibi peşin hükümlere ve kendi tahayyülüne dayanan yorumlar sunmaktan çekinmez. Onun ve temsil ettiği Batı aklının gözünde “Doğu kadını” ve “peçesi” egzotik, gizemli ve yasaklıdır. Doğu’ya dair her şeyi Batı ölçütleriyle değerlendirmesi, farklı olanı küçümsemesi ya da eksik bulması, altında yatan bir üstünlük inancının dışavurumudur. Aynı bakışla Yunanlıları da hedefe koyarak onları ahlâkî zaaflarla özdeşleştiren Covel’ın asıl amacı, Hellenistik mirasa Yunanların lâyık olmadığını, bu mirasın asıl sahibinin Batı olduğunu ima etmektir. Fakat bizim açımızdan en dikkat çekici olan, veba hastalığı üzerinden Osmanlı’ya ve Müslümanlara yönelttiği eleştiridir. Müslümanların banyo kültürüne sahip olduğu bir dönemde, yıkanmayı yasaklayan bir medeniyetin mensubu olarak Covel, hurafelere inandığını söylediği Türkleri eleştirirken kendi tarihî hafızasını hiç sorguladı mı?
Covel’in taşra ve şehir arasında yaptığı karşılaştırma da oldukça sorunlu bir bakış açısını yansıtır. Ona göre taşra ve köylerde, şehir yaşamına kıyasla daha fazla “ilkel” davranış, batıl inanç ve yoksulluk vardır. Özellikle Trakya köylerinde yaşayanlar hakkında “cahil” ve “işini bilmez” nitelemelerinde bulunur. Covel’ın günlüğü, toplumu şekillendiren dinî, kültürel ve siyasal unsurları Batı merkezli bir bakışla değerlendirir. Bu da metne eleştirel, kimi zaman küçümseyici ve sürekli farkı vurgulayan bir ton kazandırır. Biz de bu metinlerde, oryantalizmin kültürel kodlarının nasıl yeniden üretildiğini açıkça görebiliyoruz. Bu yaklaşım, metnin güvenilirliğini tartışmalı hâle getirse de dönemin seyahatnamelerinde sıkça karşılaşılan ortak bir zihniyeti yansıttığı için, Avrupa’nın Doğu’yu nasıl anlamlandırdığına dair önemli bir arşiv belgesi niteliğindedir. Bu yönüyle metnin tarihsel değeri yadsınamaz.
Covel’ın Gözünden Ramazan
Covel’ın günlüklerinde karşılaştığı en dikkat çekici sahnelerden biri, Ramazan ayında İstanbul’daki etkinliklere ve oruca dair gözlemleridir. Ramazan boyunca kahvehanelerde düzenlenen geleneksel eğlenceleri izleyen Covel, orucun “çok katı” olduğunu ve “dindarlık göstergesi” sayıldığını yazar. Karagöz-Hacivat gölge oyununu, şarkı ve dansları ise “müstehcen” ve “kaba saba” bulur hatta bu oyunları “Hayatımda hiç bu kadar müstehcenlik ve iğrençlik görmedim.” diyerek yerden yere vurur. Gölge oyununda kuklaların değil, yalnızca gölgelerinin sahnelenmesini ise “putperestlik” olarak yorumlar. Bu rahatsızlıkla mekândan ayrılır, aynı gece atının ölmesi gibi mistik bir ayrıntıyı da günlüğüne not eder (Doğan, 2022, s. 112).
Covel burada Osmanlı toplumunu ve inançlarını kendi kültürel ve dinî kalıplarına göre değerlendirir. Ramazan eğlencelerini “müstehcen” ve “iğrenç” olarak tanımlaması, açıkça ötekileştirici ve küçültücü bir bakış açısını yansıtır. Bu, Doğu kültürünü “vahşi”, “gerici” ve “medeniyetsiz” ilan eden klasik oryantalist söylemin birebir yansımasıdır. Üstelik ileri sürdüğü eleştirilerin dayandığı somut bir temelin olmaması, onları boşlukta sallanan iddialara dönüştürür. Covel’ın gölge oyununu “putperestlik” olarak nitelemesi, onun bu oyunun kültürel ve tarihî bağlamını kavrayamadığını gösterir. Bu yaklaşım, yalnızca bilgisizlik değil aynı zamanda yüzeysel ve ön yargılı bir değerlendirme biçimidir. Anlatımına yerleştirdiği mistik detaylar -örneğin atının ölümü- Doğu’yu “gizemli”, “batıl inançlarla kuşatılmış” ve “akıldışılıkla yoğrulmuş” bir coğrafya olarak sunan oryantalist klişeleri güçlendirir. Oryantalist metinlerde sıklıkla karşımıza çıkan bu tür temalar, Doğu’nun Batı’da “öteki” olarak kalmasını sağlayan kalıpların yeniden üretimine hizmet eder. Asıl dikkat çekici nokta ise şudur: Covel, kendi dinî ve kültürel normlarını evrenselmiş gibi kabul ederken, karşılaştığı farklılıklara küçümseyici ve yer yer alaycı bir dille yaklaşır. Aynı Ramazan orucunu “gösteriş” olarak niteleyen bu seyyah, günlüğünde Hıristiyanlara gelince daha dikkatli ve ölçülü bir dil kullanır:
“Çoğunluğun yaptığı ibadetin Paskalya perhizinde her Pazar kiliseye gitmek ve Paskalya’da görüşmek olduğunu ancak oruçlarını sıkı bir şekilde tuttuklarını yazar. Kilise bulunmadığını söyler. Yunanların zea (bir tür mısır) dedikleri bir tür tahıl ektiklerini görür. Covel’ın Müslümanların orucunu gösteriş olarak görmesine karşın Hıristiyanların orucu hakkındaki olumlu yorumları dikkate değerdir.” (Doğan, 2022, s. 114)
Maskelenen Osmanlı Gerçeği
Kısacası Dr. John Covel’in Osmanlı topraklarındaki gözlemlerini içeren eseri Bir Papazın Osmanlı Günlüğü, Batılı bir seyyahın Doğu’yu anlama merakından ziyade, kendi zihninde “ötekileştirme” gayretinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Dikkatli bir okuyucu, Papaz Covel’in kaleminden dökülenlerin -ister sünnet törenleri olsun ister kadınların mahremiyeti, dervişlerin gizemli addedilen yaşamı ya da tarımsal üretimin durağanlığı- hep o tanıdık “Batı normlarını mutlak doğru” sayan zihniyetin filtresinden geçtiğini fark eder. Bu filtreden süzülen Osmanlı toplumu ve İslâm dünyası ise adeta Batı medeniyetinin tam zıddı bir kutupta konumlandırılarak “eksik, ilkel, akıl dışı, gizemli, tutarsız” ve daima “ıslaha muhtaç” bir “öteki” olarak inşâ edilir.
Peki, bu oryantalist mercek yalnızca Papaz Covel’in gözlerine mi mahsustur? Elbette hayır. Bu durumun kökleri çok daha eskilere, 14. yüzyılda Marco Polo (1254–1324) gibi seyyahların Doğu-Batı karşıtlığının ilk tohumlarını ektiği zamanlara kadar uzanır. Sonraki yüzyıllarda Ogier Ghiselin de Busbecq (1522–1592), Jean-Baptiste Tavernier (1605–1689), Paul Rycaut (1629–1700) ve Lady Mary Wortley Montagu (1689–1762) gibi nice isim, Osmanlı devletini kimi zaman hayranlıkla, fakat çoğu kez şaşkınlık ve eleştiriyle, Batı’nın kendi tasavvurundan yansıyan bir aynada tanımlamaya çalıştı. Saydığımız bu ve benzeri isimlerin her biri, İstanbul’un görkeminden Anadolu’nun ücra köylerine; medreselerin ve sarayların ihtişamından tekkelerin sükûnetine ve pazar yerlerinin canlılığına dek uzanan gözlemlerini, kendi toplumsal ve ahlâkî değer yargılarının süzgecinden geçirir. Ancak bu anlatıların özünde hep tekrar eden, adeta bir nakarat gibi karşımıza çıkan motif, Doğu’nun Batı’dan farklı ve çoğu zaman da “nakıs” olduğuna dair kanaattir.
İşte Papaz John Covel’in Osmanlı günlükleri, Edward Said’in o meşhur Oryantalizm kavramsallaştırmasında işaret ettiği öteki inşâsının adeta ders kitabı niteliğinde bir örneğidir. Nasıl mı? Dr. Covel, Osmanlı’nın çokkültürlü yapısını Batı’nın ulus-devlet mantığıyla karşılaştırır ve onu “düzensiz, sentezlenmemiş bir karmaşa” olarak yaftalar. Halkın inanç dünyasında “hurafe ve akıl dışılık”, yönetimde ise “barbarca” ve “keyfi” uygulamalar görür. Kadınların peçesi, onun gözünde yalnızca kapalılık, ulaşılmazlık ve gizem sembolüdür. Oysa bu örtünün ardında yatan toplumsal kodları, ahlâkî değerleri ve tarihî dinamikleri anlamaz, anlayamaz.
Dervişlerin sıra dışı davranışları da Batılı aklın sınırlarını zorladığı için çoğu kez küçümsenir. Bu küçümseme sonucunda tasavvuf ehli dervişler, Batılı gözde birer egzotik figür hâline gelir. Oysa bütün bu anlatıların merkezinde yatan esas mesele, Batı’nın dünyanın geri kalanını kendi normlarına göre okuma ve buna göre yargılama alışkanlığıdır. Papaz Covel, kendisinden önceki pek çok seyyah gibi satır aralarında “tarafsızlık” maskesini takar ama kaleme aldıkları çoğu zaman gördüklerinden çok, görmek istedikleridir. Çünkü onun mürekkebi, çok önceden zihninde biçimlenmiş ve kendi değer yargılarıyla katılaşmış bir “öteki” imgesinden damlamaktadır. Bu imgeler yalnızca bireysel değil Batı’nın yüzyıllar boyunca inşâ ettiği kolektif zihniyetin ürünüdür. Bu tutumun coğrafî sınırı da yoktur. Ne sadece Osmanlı’ya ne de sadece İslâm dünyasına hastır. Modern çağın başından itibaren Çin’den Hindistan’a, Afrika’dan Amerika kıtasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, Batı’nın “kendinden olmayan” olarak gördüğü her kültürel yapı bu bakış açısından nasibini almıştır.
Nitekim 18. ve 19. yüzyıllarda da James Bryce (1838–1922), Pierre Loti (1850–1923) ve Joseph von Hammer-Purgstall (1774–1856) gibi isimler, Doğu’ya dair yazdıkları her satırı Batı’nın tanıdık filtresinden geçirerek kendi “öteki” imgelerini üretmeye devam ettiler. Zaman değişse de bu zihniyetin özündeki kemikleşmiş yapılar büyük ölçüde korunmuştur. Günümüzde bile Batı medyasının manşetlerinde, uluslararası siyasetin dilinde ve hatta bazı akademik çalışmalarda Müslüman topluluklara, İslâm coğrafyasına ve genelde “Doğu” olarak etiketlenen kültürlere karşı önyargılı, üstten bakan ve indirgemeci bir söylemle karşılaşıyoruz. O nedenle bu şarkiyatçı bakış yalnızca Osmanlı tarihine tutulmuş bir projektör değildir, bugünün siyasal ve kültürel olaylarını da şekillendirmeye devam eden etkili bir mercektir.
Tam da bu yüzden, Dr. John Covel’in günlüğünü tarihî bir belge olarak anlamlı kılan şey, yalnızca 17. yüzyıl Osmanlı yaşamına ışık tutması değil, aynı zamanda Batı zihninde Doğu’ya dair üretilen kurgunun nasıl biçimlendiğini ve bu kurgunun zaman içinde hangi yollarla yeniden üretildiğini göstermesidir. Bizlere düşen, bu metinleri yalnızca yüzeyde kalmış anlatılarla değerlendirmek değil, ardında yatan zihinsel haritaları, bakış kodlarını ve söylem örgülerini çözümlemeye çalışmaktır. Bu da ancak birinci katmanı geçip metnin alt katmanlarına inmekle, satır aralarında gizlenen yönlendirmeleri fark etmekle mümkün olur. Belki o zaman, tarihin bize sunulduğu gibi galiplerin hikâyesi olmadığını, eleştirel bir zihinle yeniden ve defalarca okunması gereken bir anlatılar bütünü olduğunu gerçekten kavrarız.
Davut Bayraklı
Kaynaklar
Altun, M. (2015). Önde Gelen İngiliz Aydınlanma Düşünürlerinde ‘İslam’ Algısı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 6(2), 88. https://doi.org/10.1501/sbeder_0000000104
Covel, J. (2011). Bir Papazın Osmanlı Günlüğü (Çev. N. Özmelek). İstanbul: Dergâh
Doğan, N. (2022). Dr. John Covel’ın Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Toplumu (Yüksek lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara).
Koçak, K. & Açık, H. (2023). Reading the Ottoman Costumes in the Travelogues of John Coveland Cornelis De Bruyn. International Journal of Humanities and Education, 9(19), 269–282. https://doi.org/10.59304/ijhe.1150275
Şakiroğlu, M. (2000). JOHN COVEL, Dr. John Covel Voyages en Turquie 1675-1677, Texte établi, annoté et traduit par Jean-Pierre Grélois avec une préface de Cyril Mango, Paris, 1998, 437 Sayfa. Dizi başlığı: Realités Byzantines 6. [A.VI/655] [Kitap Tanıtımı]. BELLETEN, 64 (239) , 239-240.
https://dergipark.org.tr/tr/pub/ttkbelleten/issue/60296/880016

