
Son yıllarda yayımlanan öykü kitaplarının büyük bir kısmını, benzer temalara sahip öyküler ve katalogtan seçilmiş karakterler oluşturuyor. Bir genelleme bu ve yanlış olmasa da (isteyen istediğini yazar) okur nezdinde biraz can sıkıcı. Aralarında iyi fikirlerle sivrilen, farklı meseleleri okura anlatmaya çalışan ve akılda kalıcı hikâyeler yazmayı başaranlar da var elbet. Bu tür yazarlar genellikle başka okumalara da çağırıyor, dahası okurluk sınırlarımızı genişleterek zihni üretime sevk ediyor. Neticede böyle öykücüler, bütün kitaplarını merak ettiğiniz isimler oluyor. Eylem Ata Güleç de son kitabı Yanımda Kal ile bu yazarlar arasında pek tabii sayılabilir.
Birbirine bir şekilde teyellenmiş hikâyelerin bulunduğu öykü kitapları diğerlerine nispetle daha çok ilgimi çekiyor. Sebebini tam olarak bilmesem de bana göre yan yana gelen metinlerin bir anlamı olmalı, bir nedenden dolayı aynı iki kapak arasında bulunmalılar. Yanımda Kal’da da durum böyle. Kitabın en ayırt edici yönü değil belki ama öykülerin etkileyiciliğini arttıran bir husus bu. Kitaptaki dokuz öykü birbirinden farklı olsa da her biri bir öncekine yaslı şekilde ilerliyor, hepsi birlikte akıyor ve okurken fark edemediğimiz şeyler ilerleyen sayfalarda ifşa oluyor. Kurmacanın matematikle doğrudan ilişkili olduğunu anımsayalım burada, Eylem Ata öykülerini oldukça ince örmüş. Kasıtlı olarak tasarlanmış yapay bir his de vermiyor hem. Hepsi doğal bir akış içinde seyrediyor.
Merkezinde kadınların yer aldığı hikâyelerde yazar, doğduğu şehir ve civarında yaşanan büyük bir trajediden bahsediyor. Olayların geçtiği zaman ve mekânlar o dönemdeki gelenekselliğini de koruyarak okura aktarılıyor. Bu yönüyle tarihsel ve kültürel bir arka planı var kitabın. Politik ve toplumun bir kesimini önemli ölçüde etkilemiş meselelerin sesli şekilde dramatize edilmemesi hikâyelerin gücünü yukarı taşırken, okur, o zamanları gören ve o şartlarda yaşayan insanlarla gerekli empatiyi kurabiliyor. Burada da öykülerde geçen karakterlerin birçok farklı pencereden izlenip tüm duygularına temas edilerek oluşturulduğunu söyleyebilirim. Orhan Kemal’in “Gerçekçi bir yazar, en iyi bildiği şeyleri yazmalıdır” sözünü hatırlayalım bir de. Eylem Ata Güleç’i bu söze uygun bir yazar olarak gerçekçilik akımına dâhil edersek, insanın özündeki insanlığı görmeye çalışıp bir mücadelenin içinden seslendiğini belirtmek gerek.
İlk öykü Ahiret Ana, atmosferi, metaforları ve yaralayıcı cümleleriyle kitaptaki en başarılı öykü. Ahiret Ana’da Ayten, istenmeyen bebekleri geleneksel metotlarla düşüren şifacı bir kadın, Ayten’in kızı sayılan Ruhiye ve benzer kaderlere sahip yakınları Şükran… Bu üç isim kitabın ilerleyen öykülerinde yine karşımıza çıkıyor. Ayten’in şifa dağıttığı yer bir sığınak aynı zamanda. Dışarıda şiddetli çatışmaların sürdüğü çalkantılı bir dönemde gizli bir geçitten giriş çıkış yapılan özel bir bölme. Çeşitli nedenlerden dolayı bebeklerini düşürmek isteyenlerin kabul edildiği bu yere gelip gidenler karşılık olarak Ahiret Ana’nın giyim ve gıda gibi ihtiyaçlarını getiriyorlar. İkinci öykü Ruhiye’de ise yukarıdaki isimlere eklenecek bir başka kadın karakterin ismini, Nazan’ı görüyoruz. Giriş öyküsünün devamında yine etkileyici bir metin okuyoruz. Ruhiye’nin ilk öyküdeki bazı göndermeleri burada anlam kazanıyor. Öğretmeninin evine gidip gelmesiyle aralarında oluşan bağdan ve geçmişlerindeki travmalardan bahsediliyor. Bu iki öyküde de yazar, devlet ve halkın karşı karşıya geldiği ve devamlı çatışmaların yaşandığı zamana tanıklıklarını yazıyor aslında. Üçüncü öykü Babara’da ise Eylem Ata, ilk öyküdeki Ayten’in abisini karşımıza çıkararak dönemin çok tartışılan “Toledo” meselesinin bir sonucunu, yani kentsel dönüşüme giren şehirlerdeki sınıfsal kopuşu ve sosyal dokunun hızla bozuluşu anlatıyor. Şöyle diyor Ayten’in abisi Ferhat: “Arabanın bagajındaki eski defterleri de getirip önüme diziyorum. Dokuz adet kalın kapaklı defter. İçlerinde özenle seçtiğim yüzlerce insanın bilgileri var. Benim işim bina yapıp rastgele satmak değil! Her müşteriyi iyice tanımak ve çevresini uyumlu komşularla donatmak. Defterlere bakıyorum. Esnaflar defteri, lacivert. Amma uğraşmıştım! Kasap, ben esnaf değil miyim diye ağlayacaktı neredeyse. Hiç hayvan boğazlayan biriyle, şekerleme satan aynı kefeye konur mu? Tek çocuklu memurlar defteri, gri. En rahat satışları bu binada yapmıştım. Yeşil olanıysa sanatçılar defteri, bes yıldan fazla oldu, hâlâ satamadığım daireler var.” İlk üç öyküden sonra durup düşündüğümüzde aralarında kronolojik bir sıra da gözetiliyor. Olayların geçtiği yerleri dikkate aldığımızda gelenekselliğin giderek yerini modernliğe bıraktığını görüyoruz. Konuşmaların, isimlerin, mekânların, yemeklerin ve davranış şekillerinin kısacası coğrafyanın nasıl hızlı dönüştüğüne şahit oluyoruz. Dördüncü öykü Şükran’ın, beşinci öykü ise kaderi bir yerde Şükran’la kesişen Seyran’ın öyküsü. Bu hikâyelerde ise eşler arasındaki sosyal statü farklılığından, ailelerdeki ataerkil yapının ve törenin aile şiddetini körüklediğinin altı çizilerek benzer adetlerin işlemeye devam ettiğinden bahsediliyor. İki karakterin de yaşadığı ağır trajediyi birinci ağızdan okuyoruz bu öykülerde. Altı, yedi ve sekizinci öykülerde Nazan’ın hikâyesine eğiliyor yazar. Bir patlamada bacağını kaybeden Nazan’ın psikolojik olarak çöktüğü zamanlarda ailesi ve sevdiği arasında kalması anlatılıyor. Yedinci hikâye Safra, hem biçim hem de üslup olarak değişiyor ve diğerlerinden çok farklı bir yere oturuyor. Bir psikolog-hasta görüşmesinin beş seansını anbean takip ediyoruz bu öyküde. Senaryo metninden alınmış gibi okunan bu bölümü böyle bir öykü toplamına dâhil etmek, hele ki ayrılmaz bir parçaymış gibi konumlandırmak gerçekten takdir edilesi bir iş. Kitabın son hikâyesi Yanık Ekmek Ucu ise Şükran’ın oğlu Ahraf ve Nazan’ın kızı Neva’nın buluşmasından ve yine trajik bir gerçeklikten bahsediyor.
Öykülerde anlatıcı değişkenlik gösterse de en çok birinci tekil şahıs konuşuyor. Yazar bu anlatım türünde okurla hikâye arasına hiç girmiyor. Zaten bu, desteklenen ve sevilen bir uygulama da değil. Öyküdeki teknik konularla ilgili de kertenkele, oje, oyuncak, dolap, balık gibi metaforların, imgelerin, zengin kullanımların, coğrafyaya hâkimiyetin, yerinde tasvir ve betimlemelerle edebi zevkin yoğun olduğu bir eser diyebilirim. Dokuz öykünün dokuzunda da okura farklı duygular hissettiren bir kitap Yanımda Kal. Yakın geçmişimizde toplumun bir kesiminin yaşadığı olaylardan böyle bir eser çıkarmak Eylem Ata’nın toplumuna karşı sorumlu hisseden bir yazar olduğunu gösteriyor.
N. Cihan Karakurt


1 Yorum