Anamın Kitabı

Künye: Anamın Kitabı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yayınları, 13.Baskı, 2019, İstanbul.

***

Bu benliğimin derinliklerine iniş macerasının hikâyesi elinizde tuttuğunuz kitap hacmi içinde sona ermeyecektir sanırım. Çünkü, ben, hâlâ soluk soluğa derinliklerime doğru inip durmaktayım. Ömrüm vefa ederse, okurlarıma, ikinci bir ‘Anımın kitabı’nda, belki romanlarımın bütün anahtarını vermiş olacağım. (Sayfa 12)

Çocukluğumda babama ait hiçbir şey bana hoş ve munis gelmezdi. Ne adını sanını, ne kalıbını kıyafetini, ne oturup kalkışını, ne yüzünü, ne huyunu, ne de konuşma tarzını beğenirdim. O yuvarlak ve dazlak kafalı, top sakallı, tıknaz bir adamdı. Bu üç fizik vasıf ise benim yakışıklı erkek tipinde aradığım vasıfların taban tabana zıddı idi. Ben büyüyünce uzun boylu, ince endamlı, kaytan bıyıklı bir delikanlı olmak ve hep öyle kalmak emelindeydim. (Sayfa 13)

Bundan başka, babam bir çok sözleri koyu bir taşralı şivesiyle söylerdi. Mesela “rüzgâr” yerine “ürüzgar”, “şimdi” yerine “hincik”, “kadın” yerine “gadın” ve hatta “garı” derdi. Bütün bunlar bana, evimizin rahatını bozan ve zavallı anneciğimi bizim yanımızda küçük düşüren bir sürü çirkin lakırdılar gibi gelirdi. (Sayfa 14)

Nasıl, annen mi? O kibar, o kibirli, o kendisine “sen” diye hitapedildiği vakit en ağır bir hakarete uğramış gibi yüzü kıpkırmızı kesilen teşrifatlı Hanımefendi, kocası için bu fedakârlığa da mı katlanırdı? Heyhat, evet … (Sayfa 15)

O gün, ben, babamı, Karaosmanoğlu Kadri Bey’i, bana bir İngiliz askeri üniforması alsın diye zorlamış durmuştum. Evet, çeneden kayışla tutturulmuş kaskı, yuvarlak, pırıl pırıl sarı maden düğmeleriyle al çuhadan ceketi ve bir at cambazı mayosunu andıran daracık, beyaz pantolonuyla tam bir İngiliz üniforması… Bu, benim öteden beri İngiliz kışlaları önünden geçerken kapıda nöbet bekleyen erlerde görüp de seyrine doyamadığım ve imrenip durduğum bir kıyafetti.  Babam: “Ülen burası ne hazır esbap mağazası ne de İngiliz kışlasının debboyu! Öyle de olsa, ha deyince senin boyuna bosuna göre asker kıyafeti bulunur mu? Hem sen Türk’sün nasıl İngiliz askeri olabilirsin? Ben sana Manisa’dan bir zeybek şalvariyle cepkeni getirteyim de bak; onun içinde daha ne güzel olursun.” (Sayfa 22)

Beni sabah karanlığında uyandırıyorlar; bir teneke musluk başında yüzümü yıkayıp dürte kaka giydirdikten ve bir elime sefer tasımı, öbür elime “Amme Cüzümü” tutuşturduktan sonra hemen sokak kapısından dışarı bırakıveriyorlardı. (Sayfa 24)

Kısa pantalonlu bir tayfa kostümü içinde ve geniş kenarlı kurdelâsının uçları yandan sarkan bir panama şapkasiyle Arapça laflar söyliyerek Manisa’ya ayak bastığım ilk günden beri, ben bizim mahallenin bütün çocuklarını kendi aleyhime kışkırtmış bulunuyordum. Bunlar, bana nerede rast gelirse “şu gavura bak, şu gavura bak!” naralariyla kaynaşmağa başlıyorlar; yerden taşlar toplıyarak üstüme atıyorlar veyahut hep bir ağızdan: “Araboğlu, Araboğlu, ayakları Şam’a doğru! ” diye bir teranedir tutturuyorlardı. (Sayfa 35)

Çocukluğumun en derin, en sürekli, en ihtiraslı sevgisini bana telkin eden bu üvey ninemdi. Sanırım ki, o da biricik evladı Nazif amcamı genç yaşında toprağa gömdüğü günden beri, bütün analık kalbini kendi has torunlarından ziyade bana bağlamıştı. Senede birkaç defa ta İzmir’den kalkıp Mısır’a kadar beni görmeye, beni okşamağa, beni bağrına basıp sevmeye gelirdi. Ninem bizde bulunduğu zamanlar onun koynundan başka bir yerde yattığımı hiç bilmem. Aksi takdirde gözüme uyku girmez, sabahlara kadar yatağın içinde kıvranır durur, yahut da hıçkıra hıçkıra ağlardım. Ben ninemi yalnız anneme keder vermek pahasına değil babamın öfkelerine rağmen de seviyordum. Ninem bizden ayrılmış, İzmir’e gitmişti. “Bizden ayrılmış” lafı dile kolay. Bu ayrılış, benim feryatlarım, çığlıklarım ve ulumalarım yüzünden adeta evden bir cenazenin çıkışı gibi bir şey olmuştu. Evet, ben o sırada öylesine bir bağırıp çağırmış, öylesine bir dövünüp ağlamıştım ki, Mısır’ın değme ağıtçıları bile sanırım, vaveylâlarında benimle yarışa girişemezlerdi. (Sayfa 41)

Babam biraz keyfi yerinde olduğu günler, ikindi namazıyla akşam namazı arasında, beni ve kız kardeşimi yanına çağırıp birtakım mucize ve keramet kıssaları anlatmayı da severdi. (Sayfa 58)

Bir vakitler o küçük aile kabristanının demir parmaklıklı kapısı önünde, her kurban bayramı bir koyun kestirmeye giden adamlarımız arasına ben de katıldım. Hep bu dini tören esnasında durmadan içerisine girip çıktığım için pek iyi hatırlarım ki burası, kavuklusundan, sarıklısından tutun da Mahmudiye, Aziziye ve Hamidiye feslilerine kadar irili ufaklı bir çok mezar taşları ile tıklım tıklım doluydu. (Sayfa 74)

Babamızın cenazesi kaldırıldıktan sonra kızkardeşimle ben, suyu çekilmiş değirmene dönen evimizin garip ıssızlığı içinde annemizi bir minder köşesine büzülmüş olarak tek başına mahzun mahzun oturur bulduk. Bizi görünce güya hiç beklenmedik iki teklifli misafir gelmişcesine tuhaf bir telaşa düştü. Evvela zoraki bir tebessümle gülümsemeye çalıştı; sonra mutad hallerinden biri olan teşrifatçılığını takınarak bize, babamızın ölüm haberini verdi. Bunun üzerine kızkardeşim hüngür hüngür, kendisi de sessiz sessiz ağlamaya başladılar. Benim gözlerimdense, yüreklerimizin  bütün acısına rağmen bir damla yaş akmıyordu. Nihayet bu ayıp durumdan kurtulmak için odadan dışarıya kaçarak evin tenha köşe bucaklarında saklanmaktan başka çare bulamadım. (Sayfa 80)

Kızkardeşim “Hatta” diyordu “Annemi senin arsızlıkların yüzünden birkaç defa ağlarken gördüm.”

“Benim yüzümden ağladığını nereden biliyorsun? Belki babam içindir.” “Biliyorum çünkü dadımın önünde dizlerine vurup son ümidim bu çocuğun istediğim gibi yetişip adam olmasındaydı. O da boşa çıktı. Ben ne talihsiz bir kadınmışım, diye söyleniyordu.” Bunun üzerine, ben de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Anneme karşı inadım, gücenikliğim bu gözyaşlarıyla eriyip gidiyor, bu gözyaşlarının seli, sanki, ruhumu ablamın ‘arsızlık’ dediği bütün kötülüklerimden bütün yaramazlıklarımdan yıkayıp temizliyor gibiydi. Biraz sonra, iki yaşında bir sabi masumluğuyla annemin yanına gidecek ve dizlerine kapanarak ve bir elini bırakıp öbür elini öperek, “Bir daha yapmam! Bir daha yapmam! Tıpkı istediğin gibi olacağım” diye figan edecektim. (Sayfa 91)

Annem bize arada bir “Ekmekçi Kadın” adlı bir roman okurdu. Bu cefakeş bir işçi kadının hikâyesiydi. Onun Piper diye bir lânetleme kocası ve Jak diye bir sevimli oğlancağızı vardı. Jak aşağı yukarı ben yaşta bir çocuktu. O da benim gibi babasından ziyade annesine bağlıydı. Piper bir nemrutluk etti mi -ki dâimâ ediyordu- ana ile oğul sarmış dolaş olup ağlaşıyorlardı. Annem okuduğu romanın buna benzer acıklı yerlerine gelince ben de ağlamaya başlardım. (Sayfa 139)

Annem bütün bir kışın uzun geceleri, bize “Ekmekçi Kadın” okuduktan sonra ertesi kış “Montekristo” diye daha büyük bir romana başlamıştı…

Artık imrendiğim kişiler birer birer gözümden düşmüştü ne Mevlevi şeyhine ne Erkân’ı Harb zabitine benzemek istiyordum. Montekristo’nun kahramanı benim için yegâne ideal örnekti ve yegâne emelim onun gibi ıssız bir adada bir define bulmaktı. (Sayfa 140)

 

Edebifikir

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir