
Apartmanların arasında ne işe yaradığı belli olmayan, birinci kattaki evin balkon yüksekliğine yakın, neredeyse küp şeklindeki beton yapının kıymeti yoktu ilk başlarda. Bir grup çocuk, ilk önce uzaktan izlediler bu beton yapıyı. İşe yaramadığını düşündükleri yapıya biraz daha yaklaştılar. Sahibi varsa seslenirdi nasılsa, bakıyoruz amca, geziyoruz abi, diyerek oradan uzaklaşırsın olur biter. Baktılar yakınlaşınca da arıza çıkaran olmuyor, beton duvarlarına dokundular önce. Sonra üstüne çıkmaya uğraştılar, boyları yetmeyince etraftan kırık dökük kaldırım taşlarından merdiven yaptılar. İlk taşı koyan üstüne çıktı. Çıktığı gibi indi. Üzerinde kare bir delik var. İçi karanlık, görünmüyor, dedi. İçinde ne olabileceğini düşündüler çocuk akıllarıyla. Hayal dünyalarında korkuttular kendilerini. Korkularını büyüttüler, büyüyen korkularını birbirlerine hissettirmeden ötelediler. İçlerinden biri cesaretini toplayıp yukarı çıktığında işler değişti. Kare deliğin içine uzun uzun bakıp güneşe alışmış gözleri karanlığa doyunca iç rahatlamasıyla seslendi arkadaşlarına. Depo oğlum burası, içi boş, taş parçaları var, haydi gelin deyince uzun süredir kimsenin üzerine çıkmadığı beton yapı bir anda çocukların uğrak mekânı oldu.
Koca sokakta arkadaşını bulamayan, deponun üzerine çıkıp etrafa bakındı, gerekirse buradan seslendi arkadaşına. Canı sıkılan da çıktı, babasından kaçıp saklanacak yeri olmayan da. Bunlar beklenen hareketlerdi. Her yenilik, acayiplik eskiyince beton yapı ilgi çekmez oldu, ihtişamını kaybetti bir süre sonra. Çocukların çocukluk hevesleri gibi söndü gitti. Her şeyin normalleştiği anda beton yapının üzerinde biri göründü, “Yağma vaaaaaaaar!” diye bağırmaya, elinde tuttuğu poşetlerin ağızlarını açarak avuç avuç gazoz kapağı atmaya başladı. Bir anda gazoz kapağı yağmuru altında kalan çocuklar gıcır gıcır kapakları ceplerine doldurdular. İçki, meşrubat, soğuk çay, gazlı içecek, soda… ne kadar kapak markası varsa hepsinden topluyorlardı. İlk defa gördüklerinden değil, gazoz kapağı biriktirme hadisesi eskiden beri görülen bir şeydi. Az bulunan kapaklara değer biçilemezdi mesela. Her yerde bulunabilecek kapaklar çok değersiz görülür, kimsenin koleksiyonuna girmezdi. Dükkanların, bakkalların, marketlerin önünde yerlere atılmış gazoz kapağı arayan çocuklar, kimsenin bilmediği bir marka bulacağız umuduyla başka mahallelerin dükkanlarının önünde gezenler de oldu. En sinir bozucu şey nadir bulunan bir gazoz kapağının şişeden ayrılırken fazla yamultulmuş olmasıydı. Bazılarının bu duruma küfür savurduğu bile olurdu.
İlk defa bir koleksiyoner poşetler dolusu gazoz kapağını yağma etmişti. Garip olan durum buydu. Mahallede kimse emek verdiği koleksiyonunu dağıtmazdı. Sonradan yağmayı yapan arkadaşın kahvehane sahibinin oğlu olduğunu öğrendiler. Nadir diye sakındığımız gazoz kapaklarından bıkmış artık. Ara ara etrafa saçıyormuş hatta. Bu sefer de bu beton yapıyı görünce para saçar gibi saçmak istemiş. Çocukluk hevesi işte.
Bu çocukluk hevesi hemen başka bir modanın kapılarını açtı. Kahve sahibinin oğlu, bakkal dükkanının çırağı, içecek satılan yerlerde çalışan veya buralarda çalışanlara nazı geçebilecek kişiler, kendileri için gazoz kapağı toplatmaya başladılar. Koleksiyonerlik devam ederken birkaç hafta arayla deponun tepesine çıkan bir çocuk elinde bir poşetle “Yağma vaaar!” diye bağırmaya başlıyordu. Koleksiyonundaki eksik parçayı bulurum umuduyla aşağıda bekleyen çocuklar havaya saçılan gazoz kapaklarını yakalamaya çalıştılar her yağmada. Kavgalar da çıktı, sevinç çığlıkları da duyuldu. Devamlı aynı gazozu satan marketten aldığı poşet dolusu birörnek kapakları etrafa saçan bir çocuğa, attığı gazoz kapaklarını geri fırlattılar. Ara da taş atan da oldu. Yalan yok.
Bu yağma hadisesi zenginin fakire mal dağıtması gibi bir şey oldu bir süre sonra. Bazı çocuklar bakkal sahibi çocukların etrafında dolanmaya başladı. Yağma gününü erken öğreniriz, belki kendimizi sevdirirsek yağmadan önce kıymetli kapaklardan bir iki tane alırız diye düşünenler gazoz kapağı zengini çocuklara gereksiz kıymet verdiler. Gereksiz bir kıymete bürünen çocuklar da kibirlendiler tabii. Ortalıkta boyları bir metrenin biraz üstünde şişkin şişkin yürüyen çocuklar ve onların etrafında dolaşan kapak bağımlıları türemeye başladı. Bunlardan biri vardı ki sık sık yağma yaptığı için mahalle eşrafı tarafından “Gazoz Bey” olarak tanınıyordu artık. En kibirlileri “Gazoz Bey”di. Bir ara o kadar şişti ki ayaklarına gerek kalmadan yuvarlanarak istediği yöne gidebilecek duruma geldi. Şaka şaka. İstedikleri yöne gidemiyordu. Kapak bağımlıları ittirmek zorunda kalıyordu.
Bir gün çocuklardan biri, kapak bağımlılığı statüsünden kurtulup şişik yağmacı statüye geçmek istedi. Babasına gazoz kapağı ve yağma meselesini anlattı. Babası da yakın arkadaşına rica etti. Dükkanındaki içeceklerin kapaklarını atmayıp biriktirir misin, bizim oğlan meraklısı olmuş. Adam tamam dedi. Çırağını tembihledi. Bugünden itibaren gazoz kapakları atılmayacak.
Birkaç hafta uyurken ve uyanıkken poşet poşet gazoz kapaklarını deponun üstünden nasıl savurduğunu, savurduğu kapakların diğer çocuklar tarafından nasıl kapışıldığını, sevinç çığlıklarını düşündü. Yüzünde beliren gülümsemeyi gizlemeye çalışmadı. Mutlu mutlu gezdi sokaklarda, arada bir bazen de sıklıkla içinde akan sabırsızlık nehrini hangi denize dökeceğini şaşırdığı oldu. Gazoz kapaklarını akşam eve getirecekti babası. İşten çıkınca. Akşam vakti kapı çalınca içeri girdi babası, elleri boş. Çırak işte, tezgâhın arkasında bir poşet kapağı gören bir adam, benim oğlan da pek meraklı şunları alsam kaç paraya verirsin diyen bir müşteriye satmış kapakları. İyi dayak yemiş ama yapacak bir şey yok. Birkaç hafta daha bekleyeceğiz, dedi. Oğlunun omuzları düştü, başı eğildi. Merak etme dedi babası, arkadaşım bu sefer dikkat edecek hatta kimsede olmayan gazoz kapaklarından koyacakmış.
Günler yine aynı günler ama beklenti varsa aynı hızla damlamıyor işte. Bu sefer sabrı daha zor oldu bu beklemenin. Mahpus gibi odasının duvarlarına çizik atacaktı neredeyse. Güneş doğuyor batmıyor, gece uyunmuyor. Her gece hayal edilen yağma düşüncesi de tat vermiyordu artık. Sokakta arkadaşlarına bahsetti hayalinden bir gün. Hadi len, çekti arkadaşları. Görürsünüz oğlum, dedi. Aylarca benim yağma konuşulacak. Hatta hiç görmediğiniz gazoz kapakları olacak içinde. Arkadaşları yine inanmadı ama yine de herkes bir gün gelecek olan gazoz kapaklarının hayaliyle bir gözlerini sokakta bıraktılar. Kimsenin görmediği gazoz kapakları da işin içine girince etrafta dolaşan sözler Gazoz Bey’in de kulağına gitti. Bir ara çocuğun yanına gelip/yuvarlanıp yağma yapıp yapmayacağını sordu. Çocuk ilk başta biraz çekindi Gazoz Bey’den. Sesi çıkmadı. Burada ben varken artistlik yapmak olmaz deneme sakın, dedi Gazoz Bey. Çocuk lafın altında ezilmek istemedi. Babam birkaç güne getirir kapakları, o zaman görürüsünüz diyerek kesti attı meseleyi.
Bütün duyguların köreldiği bir zaman babanın elinde şıkırdayan poşet dolusu gazoz kapağının sesi duyuldu. Poşette altın rengi, parıl parıl parlayanlardan, nadir markalara kadar bir sürü gazoz kapağı vardı. Şişeden ayrılırken özen gösterilmiş sanki hiç takılmamış gibi duran gazoz kapaklarını görünce heyecandan yerinde duramadı çocuk. Deponun üzerine çıkmak için can atıyordu. Bir poşet dolusu kapağı omzuna atıp depoya doğru koştu. O koştukça şıkırtıyı duyan çocuklar yağmacı çocuk gidiyor diye bağırarak ona eşlik ettiler. Birkaçı, getirdiği gazoz kapakları tenekedir onun değmez, diyerek kendi işlerine devam etti. Yine de merak edip gelen ama atılacak gazoz kapaklarına göre cebine taş alanlar da oldu.
Herkes deponun önünde yağmanın başlamasını bekliyordu. Yağmacı çocuk deponun arkasına dolandı ama boyu yukarı çıkmaya yetmedi. Etraftan kaldırım taşları toplamaya çalıştı gücü yetmedi. Gazoz Bey ve kapak bağımlıları göründü uzaktan. Yardım etmek istediklerini söylediler. Gazoz Bey’in etrafındakilere verdiği emirle çocuğun elindeki poşet köşeye alındı. Kaldırım taşları onun boyuna göre ayarlandı. Çocuk deponun üzerine çıktı. Poşetini uzattılar. Çocuk aşağıda sabırsızlıkla bekleyenlere baktı ve âdet olduğu üzere “Yağma vaaaaar!” diye bağırdı. Etraftakilerin sesini duyup kalabalığın biraz daha artmasını bekledi bir süre. Elini poşete daldırıp gazoz kapaklarını savurmaya başladı. Birkaç dakika sonra ellerindeki gazoz kapaklarının halini gören çocuklar öfkelenip, kapakları geri savurmaya, çocuğu yuhalamaya hatta taşlamaya başladılar. Ne olduğunu anlayamayan çocuk elindeki poşete baktı, ne kadar kötü açılmış, yamultulmuş, kıymetsiz kapak varsa poşetteydi. Poşeti bırakıp elleriyle kendini korumaya aldı. Bir yandan da ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Üzerine gelen kapak ve taşlardan sakındıkça değersiz ve kötü açıldığı için yamultulmuş bir gazoz kapağı gibi hissetmeye, iki büklüm olmaya başladı. Ağlamak geliyordu içinden, sinirden dişlerini sıkıyor, bir yandan da rezil olduğu için utanıyordu. Yavaş yavaş deponun ortasına doğru geldi. Deponun üzerindeki kare deliğin içine atlayarak canını kurtardı.
Kalabalığın gürültüsü yavaş yavaş kesildi ama öfkeleri dinmedi. Çocuğun aşağı inmesini beklediler ama inen olmadı. Deponun etrafını dolandılar, belki biz gelmeden inmiş kaçmıştır diye düşünüp sokakları taradılar yine bulamadılar. En son biri deponun üzerine çıkıp içine baktı, çocuk yoktu. Birkaç gün sonra; eve kaçtığı, evden uzun süre çıkmadığı konusunda kapak zenginleri ve kapak bağımlıları hemfikir oldu. Yine sokağın büyüsü bozuldu, her şey normale döndü. Yağmalar yapıldı, yağmacıların peşinde dolaşıldı, sevinç çığlıkları, kavgalar…
Gazoz Bey, her zamanki şişkinliği ile etrafındakilere deponun arkasında poşetleri nasıl değiştirdiklerini, özel seri kapakları alıp yerine metal hurdaları nasıl koyduklarını kahkahalarla anlatırken oturduğu yerde bir can acısıyla bağırmaya başladı. Eli sırtına uzanmıyordu. Bir “fısssss” sesi etrafa yayılmaya başladı. Çocuklar Gazoz Bey’in etrafında dolanıp sesin nereden geldiğini aradılar. Gazoz Bey’in sırtından kenarları düzeltilmiş ve bir ninja yıldızı gibi kesilmiş gazoz kapağı çıktı. Kapağı kimin atmış olabileceğini düşündüler çocuk akıllarıyla. Hayal dünyalarında korkuttular kendilerini. Korkularını büyüttüler. Yağmacı çocuğun depodaki delikte yaşadığını ve düşmanlarına hazırladığı ninja yıldızına benzer kapakları fırlattığını, sıranın tüm yağmacılara gelebileceğini düşünürken Gazoz Bey’in şişkinliği yavaş yavaş iniyordu.
Ömer Can Coşkun

