Acımak, Acıtmak, Acınmak

Bahçeyi seviyorum. Bahçe sevilir zaten. Bu mevsimde daha çok sevilir. Ben daha çok severim. Ağaçların yaprakları dökülmeye başlamış, havanın yapışkan nemliliği geçmiş, biraz serin bile hatta. Hafiften rüzgâr da var. Rüzgâr… Rüzgârın saçlarıma dokunmasını seviyorum. Var olduğumu, orada durduğumu hissettiriyor. Orada durduğunu hissetmeye çok ihtiyaç duyuyor bazen insan. Güneş bulutların arkasında kaldığı için hangi bankta oturduğumun bir önemi yok. Bahçeye çıkanın en kolay göreceğini düşündüğüm banklardan birine oturuyorum. Arkadaşım gelince hemen bulsun diye beni. Ben kayıp mı olmuşum yoksa! Öyle demek istemedim. Biliyorum. Kendimi kandırmak hoşuma gidiyor. Hemen kanıyor zaten. Kanayınca hemen hemşireyi çağırıyorum. Hemşire bazen gülümsüyor, acıyan bir gülümseme… Bazen de kızıyor bana, yapma diyor. Ben de yapma diyorum kendime ama işte… Kucağıma bir yaprak düşünce orada durduğumu hissediyorum birden. Orada durduğunu hissetmeye çok ihtiyaç duyuyor bazen insan. Bir ağaç gölgesi tercih etmemiştim oturmak için ama şimdi bu yaprağın nereden geldiğini düşünmeyeceğim. İnsan misafirine nereden geldiğini sormamalı, hoş geldin demeli.

– Hoş geldin.

Cevap vermeyeceğini biliyorum. Ama o da benim konuşabildiğimi biliyor. Biraz daha yaklaştırıyorum yüzüme, gözüme yani. İnceliyorum onu. İnsan bazen kendisini inceleyecek gözlere çok ihtiyaç duyuyor. O insan değil. Yaprak. Olsun, o da ihtiyaç duyuyordur. Duymuyorsa da nasıl duyabilirim ki onu, kendimi referans kabul etmek zorundayım. Zaten insan kendisinin referansıdır, bu bazen çok iyi, bazen çok kötüdür. Bu, karşısına çıkan insanlara bağlıdır. Ne kadar çok insan dedim. İnsanın bazen içinde insan geçen cümleleri artıyor. Belki arkadaşımı beklediğim içindir. Nerede kaldı acaba. Yok geceden bahsetmiyorum, evinde kalmıştır gece, nerede kalacak. Hani denir ya geç kalanlara, hafif sitemli, nerede kaldı bu! Bunu demem ben, çok kaba. Gelmesini beklediğim yöne bakıyorum. Simsiyah saçlı hemşirenin koluna girmiş, dağınık saçlı kızı görüyorum. Bana doğru yaklaşıyorlar. Kızın ayaklarına bakıyorum, yarım daireler çizen ayaklarına. Ayaklarına bakarken ne kadar yaklaştıklarını fark edemiyorum. Tam önüme geldiklerinde dağınık saçlı kız kocaman bir kahkaha atıyor, öyle kocaman ki kimse onu yakalamaya çalışmıyor, herkes görmezden geliyor. Görmezden gelen bir sürü gözün arasında pat diye yere düşüyor, dağınık saçlı kızın kahkahası. Korkuyor muyum? Hayır, öyle birden şey olunca. Geldiğini fark etmediğim için. Dalmışım ya ondan. Tamam korktum. Çok belli ettim korktuğumu. Simsiyah saçlı hemşire mahcup oldu korktuğumu görünce. Özür diler gibi gülümsedi bana. Önemli değil der gibi gülümsemek istedim ben de ona. Yapamadım. Dağınık saçlı kızın kocaman kahkahasının pat diye düştüğü yere bakmaya devam ettim. Geçip gittiler. Onların ardından başkaları da geçip gittiler. Ben orada durmaya devam ettim. Arkadaşım hâlâ gelmedi. Karşımdaki bankta oturan yaşlı adama baktım, kendiyle konuşuyordu. Ne kadar huzurlu görünüyor diye düşündüm. Onun huzuru benim de yüzüme değer gibi oldu, gülümsedim. Çok küçük bir gülümsemeydi bu. Hemen bitti. Çünkü adamın çaprazında duran ve gözlerini hiç kaçırmadan bana bakan taşı gördüm. Acayip rahatsız oldum onu görünce. Neden bir sürü insan arasından beni seçmiş. Neden bu kadar dikkatli bakıyor. Ayrıca bu taşı neden insana benzetmişler. Yeryüzünde insana benzeyen şeylerden daha çok ne var? Keşke taşları yontup insana benzetmek yerine, insanları yontup… Neyse. Hâlâ bana bakıyor taş. Gözlerimi kaçırıyorum ona bakmazsam bana baktığını görmem diye. Ama bana baktığını biliyorum. Bilmek görmekten büyüktür. Kalksam yürüsem biraz ya da başka bir banka otursam. Kalkamıyorum. Çakılmış gibiyim olduğum yere. Ben olduğum yerde hiç hareket etmeden debelenip dururken kısa saçlı hemşire gelip tam önümde durdu. Bana bakıyor. Ben de ona bakıyorum.

– Bu günlük bu kadar yeter hadi girelim artık içeri. Bana söylüyor, eminim evet, bana bakıyor.

– Ben, şey, ben arkadaşımı bekliyorum. Gelmek üzeredir.

Gülümsüyor kısa saçlı hemşire, yapay bir gülümseme.

– Tamam, içeride beklersin. Hem hava soğuyacak birazdan, üşüyeceksin.

– Ama siz içeride bekleyenlere iğneler yapıyorsunuz.

Canım çok yanıyor.

Şadiye Sare Kaplan

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir