
Geçen sene, Mardin’den başlayıp Van Gölü’nü çevreleyerek dönecek şekilde bir gezi planlamıştım. Ancak nasip olmamıştı ve üzülmüştüm. Ertelenen plan ya da olayların, daha sonra gerçekleştiğinde verdiği tamamlanmışlık hissi buna benzer üzüntüleri unutturuyor. Bu sene adeta lamelif çizip Mardin’den başlayıp yine Mardin’de bitirdiğimiz gezi, hayatımda yaptığım en verimli yolculuktu. Nereleri görmedik, nerelere gitmedik, neler yapmadık ve neler yemedik ki! Mardin – Hakkâri hattını Şırnak’a da uğrayarak Çukurca’da Irak sınırına sıfır noktasında tamamladık. Sosyal medyada sürekli videosu çıkan su kenarına bitiştirilmiş gibi duran meşhur Uludere Stadyumu’na uğradık. Önceleri güvenlik nedeniyle ziyarete kapalı olan yaylalara gittik. Gidemediklerimize uzaktan baktık. Hatta Çukurca’da Haskel ve Hine Mevkii’ni gören bir yerde 2 yetişkin 3 yavrudan oluşan küçük bir dağ keçisi grubu görüp videosunu çektim. Kızım biraz daha büyüdüğünde bu videoları ona izletmek için sabırsızlanıyorum. Yavru dağ keçilerini görünce birden aklıma ona bu zarif hayvanları tanıtmak geldi ve kayda aldım. Çukurca’dan sonra Hakkari’de Sümbül Dağı’na nazır bir yerde konakladık. Çığlı Deresi’nin belirlediği yolda sarp kayaların arasında ilerleyerek Van’a vardık. Van’dan İshakpaşa Sarayı’na geçtik. Iğdır’a Bozbaş yemeye gittik. Iğdır’dan çıkıp Adilcevaz’da soluklandık. En nihayetinde Ahlat-Tillo-Hasankeyf hattı üzerinden gezimizi tamamladık.
Meslektaşım Mazlum’la Kızıltepe’de buluştuk. Büyülü an kiraladığımız SUV aracımıza binip “evet bu gezi başladı” diye düşündüğüm andı. Her yolculuğun insanın kendini keşfi kadar kendine yabancılaştıran bir yönü de var. Bu gezi bittiğinde eski ben olmayacağımdan şüphem yoktu. Eve farklı birisi olarak dönecektim. Öyle de oldu. İlk defa bir gezide mekân keşfi ve insanlarla hasbihal etmeyi lezzet avının önüne koymuş bulunduk. Bunu bilerek yapmadım. Tecelli tabi olunca yediğimiz yemeklerden çok daha fazla tat aldım. Bu, sanırım bir sır ve sadece yaşayarak öğrenilebiliyor. Yola çıktıktan sonra ilk durağımız Eski Mardin’deki Paşavat Fırını oldu. Susamlı ve sade Süryani çöreğinden aldık. Eğer bu çöreği yemeden yola çıksaydık Mardin’e gelmemiş gibi hissetme ihtimalim çok yüksekti. Meşhur Süryani kiliselerinin hepsine gittiğimiz için kenarda köşede kalmış ziyaretçisi az kiliseleri ziyaret edecektik. Midyat’ta Mor Abrohom Kilisesi’ne Kafro’ya gitmeden önce uğramak istedik ancak tadilat nedeniyle ziyarete kapalıydı. Bu talihsizlik bizi iyice acıktırdı ve kendimizi Kafro Köyü’ne giderken bulduk. O civarda artık aşağı yukarı her köyde bir pizzacı var ve bir sektör halini almış. Yolda 7-8 farklı pizzacı tabelası gördüğümüzü hatırlıyorum. Turabdin adlı pizzacıya gittik. Pizzanın kaliteli olduğunu baştan söylemeliyim. İnce hamur ve çok iyi kızarmış ince kenarları ile hamur yiyormuş hissine kapılmadık. Benim tercihim her zamanki gibi Margarita iken Mazlum, Milano adlı spesiyali tercih etti. Malzemeden ziyade hamurunu bu kadar beğeneceğimi tahmin etmezdim. Yaban arılarının pizzanın kokusuna gelmeleri bize heyecanlı anlar yaşatsa da buna değdi.
Mor Serkis-Mor Bakus Kilisesi ilk ziyaret ettiğimiz kilise oldu. Eski adı İhvo, yeni adı Güzelsu olan köyde 15 kadar hane var. Bizi orada Almanya’da yaşayan Johannes Bey ve Yakup Bey karşıladı. Yılın bu zamanlarında kilisenin bakımı ve onarımı için geliyorlarmış. Uzun uzun Süryanilikle ilgili bilgi verdiler. Johannes Bey’in Türkçesi zayıftı ancak yine de kendisi ile hal diliyle anlaştık. Kiliseye ait arazilerde karpuz, kavun, acur ve salatalık ekildiğini öğrendik. Ayin yapılan odaya girdik ve Süryanice yazılmış bir incili inceledik. Kilise çok temiz ve bakımlıydı. Ayrıyeten bize Ezidilerle ilgili bilgi de verdiler. Hiç kimsenin görmediği ama Ezidilerin varlığına inandıkları bir kırmızı kitaplarının olduğunu öğrendik. Tavus kuşunun şeytanla bağlantısı kurularak kutsiyet atfetmeleri öğrendiğimiz sıra dışı malumatlardan biriydi. Ardından Bagok Dağı’ndaki Üçköy Mor Yakup Manastırı’nı ziyaret ettik. Burası kadim bir manastır. Bizi Aziz Bey karşıladı. Bir inanışa göre Mor Yakup İskenderiye’de yetiştikten sonra Tarsus ve Diyarbakır üzerinden Turabdin’e geldiğinde ona ilahi bir işaret gelir ve manastır inşâ etmeye başlar. Dağ çok yüksek olduğu için su bulunamaz ve ceylanların sütü kullanılarak manastır inşâ edilir. O yüzden manastırın diğer adı ‘’Der Hızal’’ yani Ceylan Manastırı’dır. Bagok Dağı’nın boynuza benzeyen bir tepesinde inşâ edildiği için Karno Manastırı olarak da biliniyor. İçerisinde hâlâ boynuza benzeyen iki tane yekpare taşı görebiliyorsunuz. İçinde ufak bir kütüphane kurulmuştu. Turabdin süryanice Âbidlerin Dağı anlamına geliyor. O yüzde o bölgede hemen hemen eski her yerleşim yerinde bir manastır ya da kiliseye denk gelebilirsiniz.
Mor Yakup Manastırı’ndan Nusaybin’e doğru yola çıktık. Beyazsu o coğrafyada insanların gördüğünde şaşıracağı kadar yeşil bir yer. Yaklaşık 20 kilometre boyunca yemyeşil bir vadi bize eşlik etti. Ufak derenin kenarına el yordamıyla kurulmuş işletmeler kebapçı olarak hizmet veriyor. Burada da çok fazla pizzacı tabelası var. İtalyanların pizzayı bu kadar sahiplenip sahiplenmediklerini düşünmeden edemedim. Nusaybin’e vardığımızda sıcaklık 50 dereceye yakındı. Rüzgâr yüzümüzün bütün nemini susuz bir bedevi gibi emiyordu. Kaçakçılar Çarşısı’nda şöyle bir dolaştık. Gerçekten inanılmaz ucuzdu. Her dükkânın önünde Dyson süpürge ve rengarenk Stanley termoslar vardı. Aşırı talep gören bu aletlere bakarak bize çözümleme yapacak parlak zekâları göreve çağırıyoruz. Nusaybin’den sonra Şırnak’a akşamüzeri vardık. Şehrin girişi ve konumu Mardin’e çok benziyor. Hatta bir ara Mazlum, acaba Mardin’e mi geldik diye sordu. Konakladığımız en konforlu yer sanırım burasıydı.
Bu hissi özlemişim. Uzun bir süreden beri ilk defa keşif halinde bir gün tamamladım. Mezopotamya’nın sarı sıcağında, daha önce hiç görmediğim yerlerde benliğimin gerçekliğiyle burun buruna gelme ihtimali beni diri tutuyor. Belki bu eksiklik hissi hiç tamamlanmayacak ama yolda olma denilen tuzlu suyu içtikçe daha da susayacağım. Buraya geldiğimde gözüme çarpan husus görgü ve nezaket pratikleri oluyor. İnsan ilişkileri arasındaki estetiklik olarak tanımlanabilecek görgünün insanın mayasında olduğu takdirde kazanılabileceğini düşünüyorum. Görgü kurallarını sindirememiş insanların kaş yaparken göz çıkarması bu yüzden muhtemel. Her meşrebin kendine göre görgü kuralları var. Görünümü değişir. Ancak görgü noksanlığı hemen hissedilir. Tılsımlı bir durum bu. Bu topraklarda ilçeden ilçeye değişebilen ince görgü ve nezaket kuralları var. Kimle selamlaştıysak kendi meşrebince bize mukabele etti ve en ufak yabancılık hissetmedik. Henüz 5 dakika önce tanıdığı birisine “Hoşgelmişsiz, bu akşam misafirimizsiz.’’ diyebilmenin büyük bir lütuf olduğunu düşünüyorum.
Muhammed Furkan Kâhya

