Adilcevaz’dan Mardin’e: Botan Vadisi

Doğubayazıt’tan sonra rotamızı Iğdır’a çevirdik. Burası, Doğu Anadolu’nun mütevazı meyve ve sebze deposu gibiydi. Sünni ve Caferi inancına sahip insanların bir arada yaşaması, ibadet ettikleri camileri birbirinden ayırsa da sosyal hayatta onları birbirinden ayırmak mümkün değil. Turunçgiller dışında hemen her meyvenin yetiştiği bölgede, sebzelerin de neredeyse tamamı yetişiyor. Havaalanının en temel işlevlerinden birisi taze sebze ve meyveleri hızlıca ihraç etmek. Ayrıca Alican Sınır Kapısı’nın yakında açılması ve Ermenistan’la ticari faaliyetlerin canlandırılması gündemde. Bu sebeple yakın zamanda Ermenistan ulusal pasaportlarından Ağrı Dağı sembolünü kaldırmıştı.

Iğdır’ın en güzel lezzeti Bozbaş. Kuzu inciği, kuyruk yağı, nohut, domates, soğan ve zerdeçal içerir. Özel Bozbaş maşrapası denilen silindire benzeyen emaye veya toprak kaplarda yapılır. 7-8 saat pişirildikten sonra özel bir usulle servis ediliyor. Bize, nasıl yenildiğini İranlılar Saray Lokantası’nın sahibi Hüseyin Bey öğretti. Ardından arka masaya geçip telefonundan videolar izlemeye başladı ve aniden Muhammed’in ordusu zafer kazanacak inşallah dedi. Caferi vatandaşların İran’la dindaşlık, Azerbaycan’la ırk üzerinden bağ kurduklarını söyleyebiliriz. Sünni Kürtler ve Caferi Türkler sosyal hayatta birbirleriyle iç içeler. Evlilik yoluyla akrabalık bağının kurulması yaygın. Birbirlerine kirve olarak hitap edecek kadar sıkı temas halindeler. Sosyal pratiklere bakılarak kimseyi birbirinden ayırt etmek mümkün değil.

Iğdır’da çok fazla kalamadık, çünkü gece Adilcevaz veya Ahlat’a varmış olmamız gerekiyordu. Çaldıran-Muradiye-Erciş hattı üzerinden dönüşümüzü planladık. Gezimizin son gecesi olacaktı. Yaklaşık iki bin kilometrelik bir rotayı firesiz ve hatta zenginleştirerek tamamlamamıza az kalmıştı. Mazlum’la, Doğu denildiğinde tekdüze bir coğrafya ve anlayışın akla gelmemesi gerektiği üzerine uzun uzun konuştuk. “Mardin de Doğu’da ama buralar bambaşka, farklılaşan pek çok unsur ve durum var” cümlesi gezinin temel kazanımlarından biri oldu. Mazlum’un tespiti takdire şayan. Erciş, Van’ın ilçesi olmasın rağmen Van’la bağlantısı zayıf. Yerlileri çevredeki birkaç ilçeyi de kapsayacak şekilde il olması için çabalıyorlar. Sanayi bakımından gelişmiş olması yerlileri için başlı başına il olmak için yeterli görülüyor olabilir. Erciş’ten sonra Adilcevaz’a vardık. Adilcevaz elle kırılabilen ince kabuklu ceviziyle meşhur. Aygır Gölü, Sivas’taki Gökpınar Gölü gibi turist çeken bir yer. Havanın açık olduğu zamanlarda girişteki yüksek noktadan Arkadaki Süphan Dağı’nı da kadraja alarak çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Güneşin doğmak ya da batmak üzere olduğu vakitler bunun için ideal. Daha sonra Tuğrul Bey Camii’ni ziyaret ettik. Çok şirin ve korunmuş bir cami.

Geceyi Adilcevaz’da geçirdikten sonra sabah aynı saatlerde yola çıktık. Ahlat Selçuklu Mezarlığı’nı ziyaret edecektik. Kısa bir yolculuktan sonra vardık. Giriş bölümünün peyzajı çok iyiydi. Yekpare kiremit rengine büründürülmüş yapılar mezar taşları ile uyumluydu. Çeşitli yıllarda defnedilmiş şahideli–şahidesiz bir sürü mezar var. Çok geniş bir alana yayılmış. Mezar taşlarında Osmanlı’dan farklı olarak çok fazla süsleme yok. Sadelik ve estetiklik kaygısı güdülmüş. Hakkını vererek gezildiğinde iki saatinizi alabilir. Dolayısıyla burası gerçek anlamda bir nekropol. Mezar taşları yerine evler ve apartmanlar yapılmış olsaydı yirmi bin kişilik bir mahalle oluşturulmuş olurdu. Sandukalı mezarlar özellikle tabelalarla belirtilmiş. Girişte sol tarafta ağaç ve çalılardan oluşan alan canlı bir hava verirken, sol taraftaki lahitler ölümün dinginliğini hatırlatıyor. Tahtalarla döşenmiş iki insan gövdesi genişliğindeki patikalarda yürümek kolaydı. Bazı yerlere banklar da yerleştirilmişti. Pas kızılına yakın koyuluktaki mezar taşları orijinalliklerini korumuş. Mezar taşları okunduğunda ölen kişiyle ilgili biyografik bilgilere ulaşılabiliyor. Taşların şekilleri ve boyutları yıllara göre değişmiş. Dikkatli bakıldığında neredeyse hiçbir lahit birbiriyle aynı değil. Bu da, her insanın ne kadar benzer olursa olsun aynılaşamayacağını gösteren ince bir işaret olarak okunabilir. Mezarlığın tam arkasında Akkoyunlu beylerinden Emir Bayındır’ın kümbeti var. Hemen önünde de ufak bir cami. Ancak cami de kümbet de bakımsız. Burayı geçince hemen sol tarafta Ahlat’a yerleşen ilk Türklerin yaşadığı mağaralar görülebiliyor. Hâlâ orijinal olarak korunuyor ancak aşkını kalbine kazımak yerine taşa kazıyan aşıklardan dolayı epey zarar görmüş durumda.

Ahlat’tan sonra Baykan’da mola verip Siirt merkeze doğru devam ettik. Huzur Büryan Kebap’ta Büryan yedik ancak porsiyonların küçüklüğü ve servisin yavaşlığı bizi şaşkınlığa uğrattı. Sıcak pide ve taze yeşillik olmasa Büryan çok sıradan kalacaktı. Normalde Doğu illerinde yöresel lezzetler cömertçe sunulur. Siirt’in metropollere özenmesi bana Ahmet Mithat Efendi romanlarındaki yanlış Batılılaşan karakterlerin aculluğunu hatırlattı. Fıstık hasadının başlamasına çok az kalmasına rağmen esnaf fıstığı pahalıya satıyordu. Daha kalitelisini ve ucuzunu metropollerde bulmak mümkündü. Tatvan’da yediğim büryan ve avşor çorbası çok daha leziz ve akılda kalıcıydı. Merkezden hızlıca Tillo’ya geçtik. Hocası İsmail Fakirullah hazretleri ile aynı yerde metfun olan Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin türbesini ziyaret ettik. Tillo’da her yerde irili ufaklı villalar görülüyordu. Çok küçük bir alana çok özel ve dikkat çekici yapılar yapılmıştı. Tillo Ulu Camii, meydanda kendisini gösteren en haşmetli yapı. Hemen yakınında şifalı su olarak bilinen su mevcut. Ak Parti İlçe Başkanlığı ile Tillo Belediye binası yan yana. Ayrıca Noter hemen meydanda. Yollar çok iyi durumdaydı. Fıstık ağaçları bina olmayan her yerde kendisini gösteriyordu. Kendine has bir özel bir dokusu olan Tillo, gelenin unutmayacağı tarzda orijinal bir yer olduğunu belli ediyor.

Mardin’e dönmeden önceki son durağımız Hasankeyf oldu. Hasankeyf için köy evi havası oluşturmak adına damlı binaların milimetrik ölçümlerle yerleştirildiği çirkin bir ilçe diyebiliriz. İrili ufaklı villalar yerleştirilerek adeta suni bir yaşam alanı oluşturulmuş. Zeynel Bey Türbesi taşınmış ancak cazibesini kaybetmiş gibiydi. Tarihi alanlarda neredeyse hiç ziyaretçi yoktu. Ancak müze çok güzel planlandığı için ziyaretçisi boldu. Hangi medeniyetlerin dönemlere ayrılarak hükmettiğini anlatan işlevsel kronikler ilgimizi çekti. Evliya Çelebi, Büyük İskender’in boynuzlarının Dicle Nehri ve Batman Suyu’ndan su içtikten sonra düştüğünün bile kroniklerde anlatıldığını aktarır. Dönemlere ait araç gereçler hâlâ sergileniyor. Sembolik bir mağara bile inşâ edilmiş vaziyette. Genişçe bir park alanı var. Müzeden ayrıldıktan sonra Gercüş üzerinden Midyat’a geçtik. Gerçüş-Midyat arasında Ayrancı Geçidi Mevkii çok özel bir manzaraya sahip. Kırkat Gölü’nü görebiliyorsunuz mesela. Aynı zamanda çeşitli biçimlerde parsellere ayrılmış arazileri izlemek estetik bir haz veriyor. Durmak isteyenler için kafe gibi manzaralı yerler yapılmış. Midyat’a varmadan yol üzerinde kesme taşlardan yapılan ancak yapımı tamamlanmamış orijinal mekanlar görülüyor. Bazılarında toprak içeri doğru delinerek kaya ev havası bile verilmişti. Batman – Mardin arasındaki yolun güzelliği Hasankeyf’in kötü estetiğini unutturmuştu.

Mardin’e vardığımızda artık geziyi bitirmenin hüznü ve sevinciyle aynı anda hemhal olduk. Bir yıllık sabun stoğumu yaptıktan sonra Sabuncu Halil Amca ile hatıra fotoğrafı çektirdik. Dükkanında her şeyden yemek serbest ancak cebe atmak yasak. Daha sonra Harire ve Tabaka tatlısı yedik. Yanında şerbet ve menengiç çok güzel gitti. Mazlum, Öz Yasemin’de sembusek yedi. En nihayetinde Artukbey’in en üst katına çıkarak kahve içerken genel bir değerlendirme yaptık. Akşam saatiyle beraber esen tatlı rüzgârı ne zaman hissedersem hissedeyim gülümsemeye başlıyorum. Mardin’in en tılsımlı özelliklerinden birisi akşam ezanıyla başlayan bu rüzgâr. Mazlum’la bir dahaki taslak gezi planımızı bile tasarladık. Kars’tan Diyarbakır’a uzanan, Tunceli’yi de kapsayan yine 4-5 gecelik bir gezi.

Bu gezide en çok hemhâl olduğum duygu, gelip geçicilik hissiydi. Ânın darlığı değil, geleceğin genişliği tutunduğum rabbani dal. Olanı olduğu gibi idrak edip realiteleri tüm gerçekliğiyle değerlendirmenin acı bir yanı var. Zaman havuzunda yüzerken anladığım tek şey ne geri gitmek mümkün ne ileri. Ne kadar çırpınırsan çırpın yerinden hareket etmen mümkün değil. Ve o yer şimdiki zaman. İnsanın şimdiki zamanın sınırlarını aşması mümkün değil. Daha doğrusu yekpare olan zamanı esnetmesi imkânsız. Dolayısıyla suyun üzerinde kalabildiğimiz ölçüde var olabiliriz. Suyun altında ise zaman bizi gömmüş olacak. Telaşla çırpınmaktan ziyade suyun üzerinde kalmaya ve tecelliye tâbi olmanın tılsımına iman etmeliyim. Bunu başarabilmek başlı başına bir lütuf; ancak inanmanın ve yeis girdabına kapılmamanın, insanı suyun üzerinde tutan anahtarlardan olduğunu biliyorum.

Muhammed Furkan Kâhya

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir