
Avizenin kristallerinde kayboldu. Ortadaki ihtişamlı kristal ve etrafını saran irili ufaklı kristaller… Gün ışığıyla parıl parıl parlarken ansızın bir şimşek çaktı. Gençlik yıllarında buldu kendini. Mevsim bahar, yol boyu mis kokular saçan hanımeli çiçekleri… Kolundaki çantası ve elindeki cüzdanıyla çarşıda yürüyordu. Çeşme başındaki eski ayakkabıcıda durdu. Dükkânın önündeki indirimli ayakkabılardan birini denedi. Kalıbı çok dardı. “Giydikçe açılır ablaa!” sözüne bu sefer kanmayıp çıkardı. İçine sinmemişti, geçen yıl da açılır diye almış topukları aşınmıştı. Karşı sepetteki indirimli gömleklere döndü. “Gelişine veriyoruz, başka yerde bulamazsınız. Ekmek mushaf çarpsın ki hepsi pamuklu! Bizde kalitesiz kumaş olmaz!” yeminleriyle uzandı birine.
– Aşk olsun! Niye kalkıyorsun? Söylesen ben uzatırdım tuzluğu. Aaa! Doğru söyle, beğenmedin mi yoksa? Yeni tarif aldım sabah programından. Önce yemek, sonra diyet! Hemen YouTube’dan açtım, malzemelere baktım. Kadının eli bir yavaş, bir yavaş. İçim şişti dinlerken! Hemen bir yetmiş beş hızına alıverdim. Kapıverdim tarifiii! Bu zamanda yeni gelinler çok şanslı, şu internette ne ararsan var! Bizim gibi yemek tarifi defterlerine de gerek yok. Her şey sahiden bir tık uzağında komşum, tek derdimiz yakın gözlüğünü takmak!
Ufak kristale takıldı gözü bir an. Havada kaptı, başına çarpmak üzere olan topu. Başını hafifçe eğse kurtarırdı. Ama bu sefer de Fatma teyzenin camları giderdi. Koşa koşa bahçedeki erik ağacının altına saklandı. Ahmet Amca, eriklerden yemelerine izin verirdi nasılsa. Göz hakkı derdi, çocuklara kıyamazdı. Vakti zamanında bu niyetle dikmişti. Torun torba yiyecekti amma bir evlat vermemişti Mevla. Nasip değilmiş, der ve boyun bükerdi. Hayır dualar eder, fidanlar dikerdi. Bu erik ağacı, o dualardan biriydi. Erikleri de nasıl güzel nasıl ekşiydi… Birkaçını sevinçle cebine attı. Usulca kuyunun ardına doğru emekledi. Annesine görünmemeliydi. Dizlerine çalılar batınca can havliyle zıplayıp kalktı. Karşısında annesi “Akşam ezanından önce evde ol demedim mi? Aklım çıktı sana bir şey olacak diye! Nerdesin sen bu saate kadar? Sokak çocuğu oldun çıktın iyice!” der gibi bakıyordu. Korkuyla eğdi başını.
– Sen de bir âlemsin. Kaldır şu başını da iki çift laf edelim. Ağzını bıçak açmıyor. Haksız mıyım komşum? Geldiğinden beri ne kısırın tadına baktın ne de çayından bir yudum aldın. Vallahi güceniyorum bak. Hadi, bak buz gibi olmuş çayın. Kızıım, Hülya ablanın çayını tazeleyiver. Fırındaki tepsiden birkaç poğaça daha getir!
Avizenin en arkasındaki görkemli kristale daldı. Damar damar elleriyle tuttuğu çay dökülmek üzereydi. Bastonuna dayanarak bir iki adım daha attı. Çayı, sehpanın üzerine bırakıp yavaşça sedire oturdu. Sabah beri ayaküstü kalmıştı. İhtiyar beli, artık bedenini taşımaz olmuştu. Emanet ağır gelmişti belli ki. Rahmetli, onu erkenden bırakıp gitmişti. Sözünde durmamıştı, ona hayli kızgındı. Kırgındı. Güzel gözleri, soluk fotoğraflarda kalmıştı. Askılıkta bıraktığı ceketi, hâlâ oradaydı. Bir gün çıkıp geliverse… Gülden gözleri ışıldasa ve nasır tutmuş elleriyle o cekete uzansa… Başını pencereden yana çevirdi. Mevsim güze dönmüş, takvim yaprakları dökülmüştü.
– Beş çayına mı geldin, taziye evine mi belli değil! Bundan böyle biz susuyoruz, sen konuşuyorsun. Anlat bakalım, neler oldu dün akşam? Çığlık seslerini duyunca aklımız başımızdan gitti. Koştuk dayandık kapıya ama… Sesler kesildi, açan da olmadı. Polisi arayalım dedik, başımıza iş açmaktan korktuk. De hele, meraklandırma yahu!
– Ayna kırıldı.
Z. Rumeysa Topal


1 Yorum