
İstanbul’a yaz sıcağının ne zaman geleceğini düşündüğü esnada Furkan’a, “Saat 23.00 Maltepe?” diye bir mesaj geldi. Metro istasyonunun yürüyen merdivenlerini bu mesajla beraber ikişer üçer çıkmaya başladı. Mesajın doğru olup olmadığını anlamak için Sulhi’yi arayan Furkan aynı mesajın ona da geldiğini öğrenince eve geçti, sirkeli suyunu içerek akşam kürünü tamamladı ve buluşmaya hazırlandı. Yunus ve Adem de aynı mesajı almışlardı. Son iki yıldır fellik fellik dolaşan, Konya-Sivas-Giresun-İstanbul hattında mekik dokuyan, ticaretten tarıma, danışmanlıktan editörlüğe yapılmadık iş bırakmayan, serbest meslek erbabı olmayı gittikçe abartan Feyyaz, Edebifikir ekibini bir mesajla gecenin kör vaktinde Maltepe’de buluşturmuştu. Her zamanki gibi Sulhi ilk gelen oldu; Feyyaz ve Yunus yine gecikeceklerdi.
O esnada Orhun, gelen mesajın sesini duyunca önce bir gerindi, sonra isteksizce mesaja baktı. Yine mi bunlar, diye içinden geçirdi. Gözünün ucuyla mesajı okuyup, “Şimdi kim gidecek tâ Maltepe’ye, yanıma gelseler lutfedip yüzümü gösterirdim”, dedi ve kahvesinden bir yudum daha içip bencillik mağarasına geri döndü. Yüzünde sinsi bir tebessüm vardı.
Furkan, buluştukları kafenin kahvelerini çok seviyor ve kahveler hakkında çalışanlarla sürekli kasa önü sohbeti yapıyordu. Esasen birkaç aydır aklını tatile çıkarmıştı ve bedenine yatırım yapmakla meşguldü. Bazen Sulhi ona, azıtmaması için telkinlerde bulunuyordu. Maddesi manasına galip gelmiş biriydi o; kasa arkasındaki efsunlu bakışların mağlubuydu ve yenilgisini “kasa önü sohbetleri” diye adlandırmayı tercih ediyordu. Eğer insan yenilgilerini kendisi tanımlayabiliyorsa mağlup sayılmaz; hatta mağrur bir edayla galip olduğunu bile ileri sürebilir ki, Furkan da tam olarak böyleydi. Aynı yerden ikinci kez vurulmak üzere olduğunu fark etmiyordu. Yarasını kaşıyarak zevklenen bir insanın umursamazlığıyla gülüyor ve günde iki kez fırçaladığı dişlerini kamuya açık yerlerde pervasızca sergiliyordu.
Adem epeydir çok mutluydu çünkü evlenmişti. Onun bu kadar “evlilik düşkünü” olması en çok Sulhi’yi şaşırtmıştı. Öte yandan bu kadar şaşırdığı için kendine de kızgındı. “Sırtım hep bıçak yarası” demişti yıllar önce, niçin şaşırıyordu? Aynı yerden onlarca kez vurulmamış mıydı? Sulhi’nin her şeyi pamuk ipliğine bağlıydı ama ümidinin bağlı olduğu ip başkaydı. O ip demirden bir halat gibiydi, aşınıyordu ama kopmuyordu bir türlü. Bu sefer ümidin kendisinde bu kadar güçlü yer etmesine şaşırdı.
Adem’in hal ve hareketleri hepimize batmaya başlamıştı; elini kaldırıp başını kaşısa yüzüğünü gözümüze sokmak istediğini sanıyorduk. Bir gözü sürekli telefondaydı. İradesini büyük oranda kaybetmiş, itiraz melekeleri körelmiş, yakasını değil başını kaptırmış gibiydi. Kitabı yeni yayınlanmasına rağmen, bunun heyecanını yaşamak yerine evlenmiş olmanın neşvesini yansıtıyordu. Kinle, nefretle, tiksintiyle dopdolu olmasına rağmen bunları sessizliğiyle mühürlemeyi başaran o huzursuz manyak neredeydi? Nasıl olup da dünyada saadet bulacağına inanıvermiş ve böylesi bir sevgi pıtırcığına dönüşmüştü? Cüssesine yakışmayan pofuduk halleriyle sinirlerimizi bozuyordu. Buluşmalara gelse de bizimle değildi artık. Canı sıkılan Sulhi, insanların benliklerinin başkaları tarafından fark edilmesi ve bu farkındalığın kişinin kendisi tarafından idrak edilmesi hakkında birkaç kelam etti. Ardından insanın bireysel olarak varlığının kabul görmemesinin kişiye hissettireceği azaptan ve bunun bir tür yok sayma olduğundan bahsetti. Bu esnada Furkan, dışı hafif yanık sarı krokanlı içi orman meyveli pastayı hangi spor gününde kendisini ödüllendirmek için yemesi gerektiğini düşünüyordu. Adem’in ruhu Marmara Denizini görür görmez Bursa’ya dümen kırmıştı bile. Sulhi, anlattıklarıyla hiç ilgilenmeyen arkadaşlarına bir şeyler söylemenin fayda etmeyeceğini anlayınca kendi sesinden huylandı ve sustu; hayret denizinde dalgaların birleştirip dağıttığı kırgın aksini izledi bir süre.
Nihayet Feyyaz ve Yunus geldiler; Sulhi’nin yüzünde solacağını bildiği çiçekler açıverdi. Feyyaz’ın Şebinkarahisar’dan getirdiği fındıklı kömeyi masaya bırakmasıyla Adem ve Furkan’ın gözleri belerdi. Feyyaz, Furkan ve Sulhi’ye iltifat kastıyla kurusıkıdan birkaç laf etti. Gururu okşanan Furkan aşağı indi ve kahveleri getirdi. Kasa önünde dünyanın farklı yörelerindeki kahve çekirdekleri hakkında konuşmak için fırsat arayan yavru kedi gibi dolandı ama kasiyer genç Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamalarını izlediği için imkân doğmadı. Şampiyonluk kutlamaları umurumuzda değildi. Aklıselimin yitirildiği bu ortamda huzuru kömelerde bulduk.
Kömeler masaya hafif gelince Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını koyduk. Peyami’nin Yalnızız’ı, Tanpınar’ın Huzur’u, Atay’ın Tutunamayanlar’ı derken masa dolup taştı. Feyyaz, Türk romancılığı diye bir şey varsa şayet, Huzur bir şaheserdir dedi ve herkesin huzurunu kaçırdı. Yunus bu fikre şiddetle karşı çıkarak şunu söylemeden edemedi: “Bana Tanpınar’ın kifayetsiz bir muhteris olduğunu, romanlarının da fazlasıyla abartıldığını gösteren bir makale yazdıracaksınız, az kaldı!”.
Konu Oğuz Atay ve romanlarına gelince Tutunamayanlar’ı sadece Feyyaz’ın okumuş olduğu anlaşıldı. Oğuz Atay’ın gizli bir hayranı gibi davranan ve bunu İsmet Özel muhipleri tarafından dışlanma korkusu ile bugüne kadar açıklayamayan Feyyaz, bu sefer korkusunu yendi ve peşi sıra itiraflarda bulunmaya başladı. Fikirleri karşılık bulmadı, hatta liberal olmakla bile itham edilince geri çekildi. Zaten masadaki tek Türk oydu. Çerkeslerin çoğunluk olduğu bir masada mobbinge uğrasa da vakarından ödün vermiyor, sigara bahanesiyle balkona çıkıp hemşehrisi Abdi Beg’in şiirini mırıldanarak gölgelenen Türklüğüne cila çekiyordu:
“Bu devleti biz sâye-i Türkî’de edindik
Nusret vere Hakk baht-i cihândârına Türk’ün
Düşmana cefâ dosta vefâ Hakk’a temennâ
Şâyân ü sezâ işte bu mişvârına Türk’ün”
Yunus, roman yazım tekniği ve usulü hakkında sadece kendisinin anlayabildiği derin değerlendirmeler yaptıktan sonra Feyyaz’a “Roman konusuna edebi zevk açısından bakıyorsun, ben başka türlü değerlendiriyorum” diyerek mevzuyu tatlıya bağladı. Konu konuyu açtı: Ataizmden, kötülük probleminden, Cenab-ı Hakk’ın zıt sıfatlara haiz olmasından, İmam Gazzali ve İbn Arabi hazretlerinin bu konular hakkındaki fikirlerinden bahsedildi. Onca mâlâyâniden sonra konu bir şekilde âriflere gelince ekip rahat bir nefes aldı.
Saat gecenin 2’si olmasına rağmen ekip ayrılmaya gönüllü değildi. Sonra Sulhi, yüzünde açan çiçeklerin solmaya başladığını hissetti, Adem’i argan yağı sabunuyla yıkayıp evlilik kokusunu gidermek için aldı ve götürdü. Feyyaz ve Yunus arabadayken bile hâlâ fikir teatisi halindeydiler. Aklı ile gırtlağı yer değiştiren Furkan ise arka koltukta yarın ne yiyeceğini düşünüyordu. Her biri ayrı telden çalıyor görünen bu ekibin bir arada ne işi vardı? Aslında hepsi aynı sazın telleri ve her biri aynı şarkının farklı nağmeleriydi. Kimisi tiz, kimisi pes. Kader onları ne de güzel terennüm ediyordu…
Edebifikir Haber Ajansı

