Dua: Kalbin Özlemle Yakarışı

İnsan aciz bir varlıktır, dediğimizde hiç de abartmamış bilakis bilinen bir gerçeği söylemiş oluruz. Her bebek doğar doğmaz anne şefkatine muhtaç. Bu sebeple yıllarca anne ve babası tarafından yetiştirilir. Derken çocukluk evresi başlar. Bu evrede de akıl yeterince gelişmediği için önemli kararlar daima ebeveynler tarafından alınır. Derken gençlik yüz gösterir. Gençlik ile birlikte kişi karar vermeye başlar ama önüne çıkan yahut kendini içinde bulduğu olayları anlamlandırmada tecrübesizlik sebebiyle zorluklar çeker. Olgunluk evresi insanın aklen ve bedenen en doruk noktasıdır. Ama aynı zamanda insanın koskoca kâinat içinde aciz bir varlık olduğunu tam idrak etmenin de zamanıdır. Ve yaşlılık… Hafızanın azaldığı, zihin hareketlerinin yavaşladığı ve tekrar acizliğin yüzünü gösterdiği insanın son evresidir. O halde insan doğumundan ölümüne kadar üzerinde acizlik sıfatını taşıyan bir varlıktır. Ne doğmak ne de ölmek elinde değildir. Hatta hayat, çoğu meselede insanın karar mevkiinde olmadığının idrakidir diyebiliriz. Kısacası insan zayıf bir varlık. Hemcinslerine ihtiyaç duyduğu gibi kendini var eden ve dünya hayatı ile lütuflandıran Allah’a da son derece ihtiyacı var. Dünya hayatının bir han olduğu ve asıl hayatın ölünce başlayacağını düşündüğümüzde insanın kendini var eden Allah’a olan ihtiyacının büyüklüğünü bir nebze de olsa anlayabiliriz. Allah ile kul arasındaki ilişkiyi sağlayan ve kulun acziyetini gidermesi yanında sonsuz bir kudrete sığınmasını sağlayan “dua”dır. Bu sebeple dua Allah ile kul arasındaki ilişkinin merkezinden yer alan kavramlardan biri.

Dua, öznelliği (şahsiliği) ve biricikliği sebebiyle varoluşsal bir ibadet. İnanan için Allah, var edici olmak gibi pek çok sıfatın yanında aynı zamanda hayata anlam verendir. Bu anlam ile nefes alan ve böylelikle hayatına devam eden insan, dua sayesinde ilahi yardımın sonsuz rahmetini solur. Soluduğu bu rahmet ile hayatına anlam katar.

Genel olarak dua “Allah ile kul arasındaki diyalogdur ki, kuldan Allah’a yakarış ve sığınma, Allah’tan kula merhamet, bağış ve koruma ifade eder.” şeklinde tanımlanır. Kulun, Hakk’ın yüceliği karşısında kendi zayıflığını itiraf edip, sevgi ve saygı içinde yardımını dilemesi olan dua, aynı zamanda kulun samimiyetle Hakk ile konuşmasıdır. Bu sebeple dua Hakk’a yaklaşmaktır. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’a kulun yaklaşması samimi bir dil ile dua etmesi yoluyla gerçekleşir. Çünkü samimiyet tüm kapıları açan en büyük anahtar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.” (Bakara 186) buyurulmaktadır. Rivayete göre bu ayet-i kerime bir bedevinin Peygamber Efendimize (s.a.v.) “Rabbimiz yakın mıdır yoksa uzak mıdır? Yakınsa ona fısıltı şeklinde dua edelim, uzaksa bağıralım” dediğinde inmiştir.

Dua kulun acziyetini ifade ederek alçakgönüllülükle boyun bükmesi ve tüm benliğiyle Hakk’a yönelmesidir. Bu haliyle dua kulluğun da ifadesi. Peygamber Efendimiz, “Dua ibadetin özüdür (iliğidir)” (Tirmizî) buyururken Allah’a kulluğu en güzel ve kâmil şekilde ifade eden halin dua olduğunu anlatmaktadır.

Dua kulun Rabbi ile konuşmasıdır derken burada konuşan kalptir. Zira samimiyet olmadıkça hiçbir duaya karşılık verilmez. Kul, boynunu büküp kalbi bir lisan ile Hakk’a yönelince öncelikle güç ve kudretin Hakk’a ait olduğunu izhar ettiği kadar, acziyetini de göstermiş olur. Bu sebeple kul, Hakk’dan gelecek her şeye muhtaçtır. Peygamber Efendimiz de: “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî) buyurarak bu gerçeği dile getirmektedir.

Dua, kulun içinde bulunduğu nimetleri fark etmesi ve bu nimetlerden dolayı Hakk’a şükretmesidir. Her an yeni bir nimetin içine olan kul, tevazu içinde, başta hayat nimeti olmak üzere her bir nimete karşılık boyun bükerek Hakk’a el açmalı ve nimetlerinden ötürü şükür etmelidir. Şükür ise nimetin devamlılığını sağlar.

Dua, fani, ölümlü ve aciz bir varlığın; ebedi, ezeli ve sonsuz kudret sahibi bir varlık ile arasındaki diyalog olması sebebiyle köprüye de benzetilir. Allah, kulunu var edip kendinden haberdar ederek bu köprüyü kurmasını sağlamıştır. Kul dua ettiğinde “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 16) ayet-i kerimesine iman ettiğini gösterdiği gibi, “Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mümin, 60) ayet-i kerimesinin emrini de yerine getirmiş olur. O halde dua Allah’a tam bir imanın göstergesi ve kulluğun izhar edilmesidir.

İnsan yalnızdır ve bu yalnızlığını geçirebilecek hiçbir fani yoktur. Anne, baba, çocuk ve eş, insanın yalnızlığının sadece üstünü örtebilir. Bu sebeple insan, kendiyle başbaşa kaldığında bu yalnızlığını hisseder. İçinde dolmak bilmeyen bir boşluğu fark eder. İster istemez “arayış” gündemine girer. Rotasını kendi bütünlüğünü sağlayabilecek ve varlığını anlamlandırabilecek limanlara doğru çevirir. İşte insanın iç huzurunu sağlayan, ona kendinden daha yakın olan ve “Yaratan yarattığını bilmez olur mu hiç?” (Mülk, 14) buyurarak kulun çektiği her sıkıntıyı bildiğini ifade eden Allah’a sığınır. Yalvararak ve yakararak en mahrem sırlarını ona açar. Elini yüzüne sürdüğünde ise kalbi tatmin olmuş vaziyettedir. Çünkü Allah, kulunu işitir ve cevap verir.

Mademki dua kulluktur ve kulluk da canı gönülden Allah’ın emir ve yasaklarına uymakla kendini gösterir. Dua, her türlü günahtan el çekmek ve günaha düşmemek için gayret etmektir. Bu haliyle dua söylemden çok eylemdir. Allah’ın her an kendini gördüğü bilinciyle (ihsan makamı) yaşayan ve bu sebeple hareketlerine çeki düzen veren kulun günahtan kaçışı fiili bir duadır. Duanın hayat kılınmasıdır. Her an canlı ve nefes alan bir duanın içinden Hakk’a yürümektir.

Dua, kulun, Rabbine istek ve taleplerini ifade etmesinden öte bir vuslat arayışıdır. Dua, kulun, zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah ile arasında var sayılan mesafeyi kapatmaya yönelik bir vuslat uğraşıdır. Kul, dua ederek hem benliğinden çıkmaya gayret eder hem de Hakk’a yaklaşır. Nefsinin benlik iddiasından Hakk’a sığınarak tevhidi hissetmeye çalışır ve böylece zihnindeki mesafe ve ayrılık iddialarından kurtulur. Acziyeti ile birlikte aşkını ifade ederek ilahi rahmete kendini bırakır. Dua, aşkın ve özlemin yanık bir kalple Allah’a sunulmasıdır. Allah’ın kendisini duyduğunu ve kalbinden geçen her şeyi bildiğinin farkındalığı ile yapılan dua, bu haliyle kulun en samimi hallerinden biridir.

Dua, kalbin kendi diliyle Hakk ile konuşmasıdır. Bu sebeple dua, lisan-ı kal (dil) ve lisan-ı hal (kalp) ile yapılan olarak ikiye ayrılır. Duada en önemli unsur bedenin hazır olması gibi kalbin de hazır olmasıdır. Kimin huzurunda durduğunu bilmeyen bir kalp, elbette dua edemez. Ellerini Hakk’a açan bir kul, aynı anda kalbini de Hakk’a açmalıdır. Dil ile kalbin uyuşmazlığı varsa duanın kabulünü beklemek safdillik olur. Çünkü “dua, kalpten fışkıran bir yakarıştır.” Dile, kalp eşlik etmedikçe de samimiyet sağlanamaz.

Duada önemli olan kulun Hakk ile irtibat kurup, O’na yakınlaşmasıdır. Duanın kabul edilip edilmemesi ikincil bir meseledir. Hakk’ın kapısından durup O’na yönelmekten daha büyük bir şeref olamaz. Kul, sırf dua edebildiği ve dua etmesine izin verildiği için Hakk’a şükranlarını sunmalıdır. Çünkü dua, Hakk’ın hikmetine teslim olmak ve onun sonsuz ilmiyle her şeyi en iyi şekilde bildiğine inanmaktır. Bu yüzden kul, duanın sonucundan çok Allah’a yönelmenin ve onunla bağ kurmanın huzuruna önem vermelidir. Veliler “Ey Rabbim! Sana açılan ellerim boş dönse de aşkınla dolu bir gönül ver bana.” diyerek önemli olanın Hakk’ın yakınlığı olduğunun altını çizmişlerdir.

Dua, tüm kapıları kapatarak sadece Hakk’ın kapısının açık kalmasıdır. İnsanlarla alakayı kesip Hakk’a yönelmek ve hayır talep etmek olan dua, bütün varlığın Hakk’ın elinde olduğuna tam manasıyla inanmaktır. Tek bir yaprağın bile Hakk’ın izni ve bilgisi olmadıkça düşmeyeceğini bilen kul, bu bilgi sayesinde özgürleşir ve kulların elindekilerden sarf-ı nazar eder. O halde dua, Hakk ile özgürlüğe kavuşmak ve fanilerin elindekileri istemekten kurtulmaktır.

Kul, duası sayesinde Allah katında değer kazanır. Çünkü dua, kulun kalbini Allah’a açması ve kalpteki kötülüklerin temizlenmesinde kendine yardım etmesini talep etmesidir. Başlı başına bir ibadet olan dua sayesinde kul, kendini imar eder. Hakk’ın istediği bir kul olma yolunda ilerler. Dua, dua iyi bir kul haline gelir. Bu yüzden de Allah Teâlâ, “(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” (Furkan, 77) buyurarak, duanın ilahi kapıları açacağını ve kulu kendisinin razı olacağı bir hale getireceğini söylemiş olur.

Dua, kulun cüz-i iradesini, küll-i iradeye açması ve cüz-i iradesiyle yaptığı günahları itiraf edip Hakk’a yakınlaşmayı talep etmesidir. Allah ile kul arasındaki manevi perdelerin sebebi kulun işlediği günahlar ve bu günah sebebiyle yakalandığı gaflet hastalığıdır. Kul, cüz-i iradesini günahlara yönelttikçe Allah’tan manen uzaklaşır. Kalbini gaflet işgal eder ve bu sebeple Allah’ı hatırlamaz hale gelir. Dua, cüz-i iradenin üstündeki günah kirlerinin yıkanmasını talep etmektir. Çünkü “Ancak Allah’ın huzuruna tertemiz bir kalple gelenler kurtulur!” (Şuara, 89) Dua tertemiz bir kalp ile Allah’ın huzuruna varabilmek için cüz-i iradenin külli irade ile irtibata geçip tertemiz olmayı talep etmesi ve böylece tertemiz olmasıdır.

Dua, kişinin içindeki potansiyelleri açığa çıkarmasıdır. “Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki…” (Şems, 8) ayetinde görüldüğü üzere insana hem iyilik hem de kötülük yapma kabiliyeti verilmiştir. İnsan iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğine sahip olduğu gibi iradesini bu ikisinden birinde kullanma yeteneğine de sahiptir. İnsanın kişiliği de bu seçimleri sonucunda oluşur. Zira kişiliği oluşturacak temel duygular potansiyel olarak insana lütfedilmiştir. İnsanın iradesini iyiden yana kullanması, iyiyi talep etmesi yani duaya durmasıdır. Kişi dua ederek içindeki takvayı gün yüzüne çıkarır ve beden ülkesinde işler hale getirir.

Dua, her insanın tecrübe edebileceği ve Allah ile doğrudan yani aracısız (biricik) ilişki kurabileceği bir ibadettir. Bu sebeple her dua, insanın kendini bütünlüğüne varmak için gayret etmesi ve nihayetinde de kâmil bir insan olmasını sağlayan yakarış merkezli ibadettir. Dua sayesinde insan, Allah Teâlâ’ya acizliğini itiraf ve yalvarış sonucu elde ettiği güç ve umut ile nefsini terbiye eder. Sürekli dua ederek canlı bir kulluk ikliminde kendini bulur. Kendiyle savaşacak gücün kendinde olduğunun farkına varır. Böylece dua etmeye devam eder.

Dua, kulun kendini, sonsuz güç ve kudret ve aynı zamanda sınırsız merhamet sahibi olan Allah’a emanet etmesidir. Kul acziyetinin hakikatine varır ve duasını yeterince içselleştirilirse, Allah’tan başka kimsenin kendisine ne fayda ne de zarar veremeyeceğini idrak eder ve O’na sonsuz bir güven duyar. Bu güven ise kalbinin tamamını Rabbine açmasını böylece son derece samimi bir ilişkinin oluşmasını sağlar. O halde dua, kulu Allah’a yakınlaştıran bir kulluk görevidir.

Dua etmek, Allah’ın iradesine boyun bükmektir. Sınırlı bir bilgiye sahip olduğunun ve dünyada kalıcı olmadığının farkına varan insan, dua sayesinde külli iradenin önünde secde etmiş olur. Adeta “ben bilmiyorum, sen ne dilersen o olsun” demek olan dua, böylece kula hem ferahlık hem de sonsuz bir güven hissi verir. Koskoca dünyada bir başına ve yarının getireceklerinden habersiz olan insanın, dünyanın tüm yüklerini sırtlaması mümkün değildir. Dua sayesinde kaderindeki yükleri sırtlanmak için kuvvet bulur ve âlemlerin Rabbine teslim olur.

Her insan, inandığı mutlak varlığa yakın olmak, mümkünse O’nunla konuşmak, en azından derdini anlatmak ister. İşte dua, kulu, mutlak varlık olan Allah’a yaklaştırır ve bir diyalog imkânı sunar. Böylece kul şükranlarını ve isteklerini dile getirir. Fani varlığın baki olan ile iletişimini sağlayan dua, aynı zamanda kişinin hakikate varmasının da imkânı haline gelir.

Dua, her ne kadar kulun isteklerini Hakk’a söylemesi gibi gözükse de aslında dua bu istekler sebebiyle Allah’ı anmak ve yüceltmekten ibarettir. Kul Allah’ı andıkça, zamanla çoğu isteğinin ve arzusunun gereksiz olduğunun bilincine erer. Fani bir varlığın ne istemesi gerektiğinin farkına varır. Böylece dua, kul için artık Hakk’ı anma ve O’na yaklaşma vesilesi olur.

Dua, bir sabır eğitimidir. Kul, duasına karşılık verilinceye kadar yakarışına devam etmeli ve duasının kabul edileceğinden şüphe duymamalıdır. Kulun duası, “Rabbime dua ettim de kabul etmedi, diyerek acele etmediği sürece mutlaka kabul olunur.” (Ebu Davud) Yine duasının kabul olunmayacağını düşünen birinin itikadi sıkıntıları var demektir. Zira Allah, âlemlerin Rabbidir ve güç ve kudretinin önünde başka bir güç yoktur. Varlık, can kulağı ile Allah’ın emrini dinlemektedir. Fakat duanın karşılığı bazen hemen, bazen belli bir süre sonra bazen ahirette, bazen de farklı bir şekilde kula verilir. (Tirmizi) Önemli olan, kulun samimi bir şekilde duaya devam etmesi ve Allah’ın kabul edeceğinden şüphe etmemesidir.

Allah’a yönelmenin en saf ve içten hali olan dua, kulun Allah’a seslenme ihtiyacı duyması ile gerçekleşir. Allah’a muhtaç olduğunun ve O’nunla iletişime geçmenin varoluşsal bir hal olduğunun farkında olan kul, “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin.” (Arâf, 55) emriyle harekete geçer. Yüzündeki ve kalbindeki tüm maskeleri çıkararak en samimi haliyle Hakk’ın kapısını çalar. Zaten dua da gücünü bu samimiyet ve güven hissinden alır.

Yücelmiş ruhlar, “Dua etmekten mahrum olmam, benim için duama icabet edilmesinden çok daha dayanılmazdır” derken duada önemli olanın dua edebilme imkânı olduğunu ve bu imkâna ulaşmanın ise başlı başına bir rahmet olduğunu vurgularlar. Zira dua, rahmet kapısında soluklanmaktır: “Sizden her kime dua kapısı açılmışsa, ona rahmet kapıları açılmıştır.” (Tirmizî) O halde, her kim dua edebiliyorsa, kendisinin lütuf içinde olduğunu fark etmeli ve dua edebildiği için şükretmelidir.

Dua; dil, fiil veya hal ile gerçekleşir ki bu da dua edenlerin derecelerini gösterir. Halk, dil ile Hakk’a dua eder. Kalbinden geçenleri ellerini açıp dili (sözleri) ile Hakk’a anlatır. Zahitlerin duası ise fiilledir. Fiili dua, kulun elinden gelen her şeyi yapıp sonra dua ederek Hakk’a tevekkül etmesidir. Arifler ise hal ile dua eder. Hal ile dua ise, dua edenin tek çare olarak Hakk’ı bilmesi ve mutlak ihtiyaç içinde olması sonucu yapılan duadır.

Sözün özü dua bir mektuptur. Gözyaşı ile yazılmış bir kulluk nişanıdır. Kuldan Hakk’a yükselen ve kulluğun izharı olan bu mektup, kalbin diliyle sesleniştir. Tek tesellisi vuslat olan bu yakarışın sürekliliği, vuslata sebeptir. O halde dua, ilahi huzurda durmaktır.

Sulhi Ceylan

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir