İnsan Bir Andır!

“İnsan (bir) andır”, dediğimde her ne kadar üç kelimeden oluşan bir cümle kurmuş olsam da yükte hafif ama pahada ağır bir söz söylediğim hemen anlaşılır. Bir tanımla karşılaştığımızda hakiki anlama ulaşmanın ilk adımı, o tanımı oluşturan her kelimenin anlam derinliğini idrak etmektir. O halde “insan” ve “an” kelimelerine yakından bakmalı. İnsan kelimesinin herkesin anlayacağı şekilde “düşünen canlı” anlamında kullanıldığı açık. Ama bu açıklığı an kelimesinde göremiyoruz. Çünkü an, genelde zamanın en küçük parçası ya da en kısa süre olarak tanımlanır. Biz, insanın günümüz şartlarında yetmiş yıl kadar yaşadığını biliyoruz. Yetmiş yıl ise hiç de azımsanacak ve an diye gösterilecek bir süre değil. O halde kazmaya başlayalım.

Aritoteles an’ı; “Kendisinde geçmişten hiçbir şey bulunmayan geleceğin sınırı ve yine kendisinde gelecekten hiçbir şey bulunmayan geçmişin sınırı” olarak tanımlar. Bu tanımda ilk göze çarpan vurgu an’ın, geçmişle gelecek arasında yelken açan bir gemi olduğu ama bu geminin ne geçmiş ne de gelecek limanına yanaşmadığı… Yani an ne geçmişe ne de geleceğe ait olmayan adeta bir sınır çizgisidir. Bildiğimiz üzere geçmiş akıp gitmiş ve gelecek ise henüz gelmemiştir. Bu sebeple an sürekli kendini bu iki zaman arasında belli eden sınırdır. Fakat bu belli ediş çok da vurgulu değil. Çünkü an, geçmişten geleceğe geçmeyi sağlayan ne ise onun ta kendisi. Öyle ki an yok dense yeridir ama var dense de yeridir. Bu sebeple olsa gerek hiçbir zaman elle tutulamaz, insanın üstünden rüzgâr gibi geçer. Geriye ise sadece geçmiş kalır.

An, geleceğin başladığı ve geçmişin bittiği sınırda nefes alır. Fakat ne geçmiş ne de gelecek değil, bu yüzden ismi an. İnsan, işte bu sınır noktasında yani geçmişle gelecek arasında var olan ama bir türlü hangisinde olduğunu bilemeyen bu sebeple üzerinde bulunduğu sınırın da hakkını veremeyen bir canlı. Yani insan için sadece an var. Ve an ise her an geçmişe karışmakta. Öyleyse insan sabit bir varlık olamaz. Sınırda yaşayan, geçiş çizgisinin üzerinde nefes alan ve sürekli kayıp giden an’lara şahit olan bir varlık. Oysa insan zihni, geçip giden şeyleri onlara nispetle değişmeyen ölçü bulabildiği vakit anlamlandırabilir. Anlam, ancak değişmeyene yaslanarak bulunabilir. Bu yüzden manaya ulaşmak, sabiti yani değişmeyeni sezmeyi gerektirir. Değişmeyeni görmeden değişeni fark etmek de imkân dışıdır. Bir şeyin değiştiğini söylemek, onda değişmeyen bir özün veya en azından değişimi fark edecek bir referans noktasının varlığını şart koşar. Bu yüzden, içinde bulunduğu an’ın sürekli akışı karşısında seyirci konumuna düşen insan, bu seyirciliğine anlam kazandırabilmek için arayışa girer. An’ları sabitlemek ve hatta tutmak ister fakat başaramaz. Böylece, geçici olanı muhafaza etmek yerine, onu aşan ve anlam veren sabit hakikate yönelir. Bu sabit hakikat ise, zamanın ve değişimin ötesinde bulunan, varlığı mümkün kılan ve her şeye anlam veren Mutlak Hakikat’tir. İnsan, farkında olarak ya da olmayarak her an bu hakikate yaklaşma yahut ondan uzaklaşma imtihanı içindedir. An’da gerçekleşen bu imtihan sonucunda insan an’da kemale ermekte ya da zevale yol bulmaktadır.

Madem geçmiş hatıra ve gelecek ise hayaldir, insan için sadece an vardır. An ise kendini belli etmemede mahirdir. Sınav bu olsa gerek. Bu durumda geçmiş ve geleceğe hükmü geçmeyen insan ister istemez an’a sarılmak zorunda. An’ın farkındalığına ulaşmak tek çözüm. Çünkü ne kadar metafizik arzusu varsa sadece an’da bunlara ulaşabilir. An’da kendini bilebilir, an’da hakikatle temas kurabilir ve an’da hakikatin yüzünü görebilir. An, bu haliyle hem bilinç hali, hem imkân hem de tek sermayedir.

İnsan bir andır. Bu cümle, insan hayatının kısalığına işaret ettiği kadar, an’ın kendi içinde açılan derinliğine de gönderme yapar. İnsan, bir süreçten ziyade an’da var olan, hatta an’da tamamlanabilen varlık. An’da olmak, faniliğin de izharı. Çünkü insan ne zamana hükmedebilir ne de iki zaman arasına sıkışmış halinden kurtulabilir. Zamana hükmü geçmeyen varlığın an’a da tahakkümü yoktur. Bu sebeple insan, hükmetmeye değil, anlamaya yönelmeli ve geçip giden an’larının bilincinde olmalıdır. Değiştirmeye gücü yetmediği şeyleri değiştirmeye çalışması an’dan bihaber olduğunu gösterir.

İnsan bir an’dır ama sonsuzu arzulayan an’dır. Eğer an’ın içindeki imkânı fark edebilir ve derinliğine nüfuz edebilirse, ebedi olanla temas kurabilir. Ne bütünüyle geçmişe ne de geleceğe aittir, bilakis sınır varlığıdır. Fakat tam da bu sınırda durduğu için, geçmişi ve geleceği bir an’ın içine sığdırabilen, zamanı aşarak sonsuzlukla temas edebilen yegâne varlıktır.

Sözün özü, an imkândır. İnsan, imkânda konaklayan an. An’da imkânı görmedikçe durduğu yeri anlayamayacak olan da insan.

Sulhi Ceylan

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir