Robert Darnton ve Büyük Kedi Katliamına Dair

Koç Üniversitesi Yayınları benimsediği yayın politikası ile orijinal ve dikkat çekici eserleri Türkçemize kazandırmaya devam ediyor. Robert Darnton’ın Büyük Kedi Katliamı kitabı bu özellikleri taşıyan ve artık klasik haline gelmiş eserlerden biri. Kitabı tek başına bir türe indirgemek zor olmakla birlikte antropolojik kültür tarihi yazımı denemesi olarak kabul edebiliriz. Okuma yazma bilmeyen yahut bilse de kendi düşünce ve yaşayışlarını kayıt altına almayan insanların yaşam pratikleri üzerinden zihniyetlerini okumayı hedefleyen yazar, hem akademik çevrelere hem de genel okura hitap eden bir üslup benimsemiş. Anglosakson anlayışına uygun olarak fazlaca örnek ve olguya yer verdiği için kitaptaki teorik tespit ve indirgemeleri ayıklamak ayrı bir dikkat istiyor. Kitapta köylü ve zanaatkarlar olarak adlandırılan kesimin hayatı nasıl okuduğunun izini sürerken neden sadece aydınlanma öncesi Fransa’nın merkeze alındığı açıkça izah edilmese de bunun kaynaklara ulaşımla bağlantılı olduğu anlaşılıyor.

Özenli ve titiz bir çeviri… Ancak çevirmen Türkçede birçok karşılığı olmasına rağmen “genre” kelimesini hatalı bir şekilde “janr” olarak telaffuz ediyor. Fransızca kökenli bu kelimenin dilimizdeki karşılığı tür, çeşit, tip, nevi gibi ifadelerle çok kolay ifade edilebilir. Ayrıyeten bu ifadenin neden özellikle tercih edildiği metnin hiçbir yerinden anlaşılmıyor. Türkçeye yeni kelime kazandırmak için çeviri metinlerinin tercih edilmesi bir deneme olarak kabul edilebilir. Ancak yabancı bir kelimenin Türkçe telaffuzunu doğrudan aktarmak akacak boyayla duvar boyamaktan farksız olacaktır. Türkçenin anlam ve anlatım gücüne daha fazla güvenmek çevirmenler açısından bir özgüven belirtisidir.

Kitap, giriş hariç altı bölümden oluşuyor. İlk bölümün adı “Köylüler Masal Anlatıyor: Anne Kaz’ın Anlamı”. Bu bölümde Fransız köylülerinin masala bakışı ve masal anlatışı yer yer Alman, İtalyan ve İngiliz masalları ile kıyaslanarak anlatılıyor. Fransız masallarının hayatta kalmaya yönelik tavsiye ve taktiklerden oluştuğunu iddia eden yazar, bu eğilimi hayatta kalma arzusunun bir sonucu olarak açıklıyor. Çünkü Fransız köylülerine göre dürüstlük hayatta kalmayı garanti etmiyor veya ödüllendirilme ile sonuçlanmıyor. Yazara göre 18. yüzyılın ikinci çeyreğinde henüz kolluk kuvvetleri mevcut değil, açlık ve hayat pahalılığı hat safhada. Bu yüzden bir ateşin etrafında kadın, erkek, çocuk fark etmeksizin herkes toplanıyor. Herkesin olduğu bir ortamda hayatta kalmaya yönelik öneri ve tavsiyelerden oluşan masalların dinlenmesi hayat bilgisinin gelişimi için olmazsa olmaz kabul ediliyor. Ancak bu masallar her zaman birbirini tekrar eden ve değişmez formatta değil. Anlatıcı genel çoğunluğa ya da masalın verdiği mesaja göre anlatım akışında anlamı bozmaksızın değişiklikler yapabiliyor. Bu değişiklikler ise masalların versiyonları olarak karşımıza çıkıyor.

Eserde en akılda kalan ve özgün kısım, kitaba da adını veren “İşçiler Ayaklanıyor: Saint-Severin Sokağı’nda Büyük Kedi Katliamı” başlıklı ikinci bölümdür. Matbaada ustalar en iyi yemekleri yemekte, artıklarını ise çıraklara vermektedir. Kediler ise ustanın karısının koruması altındadır ve kızarmış tavukla beslenmektedir. Çıraklardan Leveille, bu duruma son vermek için bir gece usta ve eşinin yatak odasına kadar tırmanarak gece boyunca kedi taklidi yapar. Bu durum birkaç gece daha sürünce usta ve karısı kendilerine büyü yapıldığını düşünerek çıraklara kedileri öldürme emri verir. Ustanın karısı en sevdiği kedinin korkutulmadan öldürülmesini istemiştir. Diğer çırak Jerome ve Leveille, ilk önce en sevilen kediyi öldürürler. Daha sonra kalfaların yardımı ile diğer kedileri yakalayıp çuvallara koyup boğarlar. Ve onları meydana atıp kurgusal bir mahkeme kurarak yargılar ve zaten ölmeyi hak ettiklerini ilan ederler. İşçiler ustalarının ve karısının sevdiği kedileri öldürerek adeta onlardan intikam almışlardır. Yazara göre bu durum rekabetin ön plana çıktığı ilişkilerde nefretin çeşitli biçimlerde ifade edilebileceğinin bir örneği. Kedilerin öldürülmesi işçilerin ustalarına karşı içlerinde besledikleri nefretin sembolik bir ifadesi. Bu bakımdan alt tabakanın nefret söylemi geliştirme konusunda elit tabakadan çok daha acımasız olabileceği abartılı bir ifade olmayacaktır.

Bir Burjuva Yaşadığı Dünyayı Düzene Sokuyor: Bir Metin Olarak Kent” başlıklı üçüncü bölüm Montpellier şehrinin bir betimlemesinin sunulduğu metni çözümlüyor. Bu bölümün en çarpıcı tarafı, o dönemde Fransız halkının önemli günlerinde yapılan geçit törenlerinde din adamlarının en önde yer aldığını anlatması. Çeşitli tarikat mensupları, kendi içlerindeki hiyerarşiye göre diziliyor ve ardından devlet görevlileri gelmekteydi. Bunun anlamı dini otorite ile sivil otoritenin birleştiği yeri temsil etmeleri. Daha sonra soylular, burjuvalar, zanaatkarlar ve en sonda işçiler yer almaktaydı. Kim bilir belki de alelade bir Fransız daha sonra benimsenen sert laiklik anlayışını ruhban sınıfının aşırı kutsanmasının tepkisel bir sonucu olarak görüyordur. Bu bölümdeki diğer önemli vurgu ise başta Dominikan tarikatı olmak üzere tarikatların eskiliklerine göre yıllık ödeme alarak devlet desteğiyle ayakta durmaları. Fransız halkının açlık, sefalet ve ölümle boğuştuğu dönemde yapılan destekler devrimi tetikleyen başka bir neden olarak açıklanabilir.

Edebiyatçıların polis tarafından nasıl takip edildiği ve jurnallendiğini anlatan dördüncü bölüm: “Bir Polis Müfettişi Dosyalarını Düzenliyor: Edebiyat Cumhuriyetinin Anatomisi”. Bu bölüm trajikomik unsurlar barındırma ve çarpık ilişkiler ağını deşifre etme bakımından komedi türünün gerçek yaşamdaki görünümü olarak kabul edilebilir. Aydınlanma öncesi Fransa’da yazarların sadece üçte birinin Paris’te olduğunun tespiti, bu bölümün en dikkat çekici kısımlarından. Aynı zamanda yazarların eserlerinin telifleriyle geçinemediği için soylular ve burjuva tarafından himaye edildiği anlatılan satırlar kültürün maddi getirisi olmadığı için çok zor kemikleşen yapısına da işaret etmiş oluyor. Ayrıca karşılıksız aşk hikayeleri, aldatılma, parasızlık ve rekabet yazarlar için görünmeyen tehlikelerden. Çünkü yazarlar tehlikeli görülen özgürlükçü metinleri el altından dağıtıp gizlice para kazanma yolunu benimsedikleri esnada sevgilileri, eşleri ya da en yakın dostları tarafından polise jurnallenebiliyorlar.

Kitabın klasik tarih anlatımına en çok yaklaştığı 5. bölüm “Filozoflar Bilgi Ağacını Buduyor: Ansiklopedi’nin Epistemolojik Stratejisi” başlığını taşıyor. Bu bölümde Diderot ve D’alembert’in bilgiyi tasnif etme süreçlerinden hangi düşünürlerden ne kadar etkilendiği ve kimlerden hangi yönleriyle ayrıldığının izi sürülüyor. Kısaca Ansiklopedistlerin bilgi ağacını nasıl budadıklarını konu ediniyor. Bilgiyi kategorize etme arayışı ve çabası içerisinde veri ve malumatları bilgi ağacının hangi dal ve bölgelerine yerleştireceklerine karar vermekte zorlanan iki yazarın gelgitleri ve salınımları insanın fikirlerinin nasıl şekillendiğini de gösteriyor. Chambers ve Bacon gibi düşünülerin metotları arasında savrulan iki yazar en sonunda Bacon’ın metodunu benimsiyor ancak onun kaderciliğinden ayrılıyorlar. Yazara göre Ansiklopedistler bu benimseme ile bilgiyi ruhbanların elinden alarak entelektüellere teslim etti ve laiklik sürecine katkıda bulundular. Bilginin el değiştirebilen yapısı fark edilerek güç kaynağı olduğu da bu şekilde anlaşılmış oldu.

Son bölüm tamamen Rousseau üzerine kurgulanmış: “Okurların Rousseau’ya Tepkisi: Romantik Duyarlılığın İnşası”. Bölüm, Rousseau’nun hayranı olan, onu hiç görmemesine rağmen arkadaşım Rousseau diye hitap eden Ranson’ın nasıl bir okur olduğunu ele alarak başlıyor. Her kitabın biricik ve eşsiz olduğu için birey gibi değer gördüğü kabul edildiğini iddia eden yazar, bunun sebebini kitapların el üretimi olması bağlıyor. Daha sonra Rousseau’nun Yeni Heloise adlı romanının tüm Fransa’da yankı uyandırması sonucu kendisine okurlardan gelen mektupları ele alınıyor ve yazar okur temasının bu kadar artmasını alışılmışın dışında olduğunu ifade ediyor. Mektuplarda en çok sorulan soru ise romandaki imkânsız aşka tutulan karakterlerin gerçek mi kurgusal mı olduğu. Bunun tespitinin okurlarca yapılmak istenmesinin sebebi eserde kendilerinden bir şeyler bularak romantizmin büyüsüne kaptırmaları olabilir. Ayrıca Rousseau’nun Emile adlı eserinin sıkı takipçisi Ranson üzerindeki etkisi dikkate değer. Çünkü Ranson çocuklarını o kitaptaki öğreti ve bilgilere göre yetiştirecek kadar Rousseau’ya teslim olmuş vaziyette. Bu durum o dönemki Fransa’da el yordamıyla çocuk yetiştirme olgusuna aykırı. Sıradan bir vatandaşın aile pratiklerinden ziyade kitaptaki bilgilere önem vermesi yazılı bilgiye yüzünü dönmüş bilinçli okurun ilk örneklerinden birisi olarak kabul edilebilir.

Kitaba yöneltilebilecek en büyük eleştiri de övgü de aynı sebepten kaynaklanıyor. Tekil ya da tikel örneklerden yola çıkarak tümele varılması mümkün olmadığı için birbiriyle organik bağı olmayan altı metin bir bütünlük arz etmiyor. Dolayısıyla Fransız toplumunun tümünü içine alan değerlendirmeler yapmak zor hale geliyor. Ancak övülmesi gereken yer de burası. Aydınlanma Fransa’sında halkın birbirinden çok az farklılaşan atomize bireylerden oluştuğu düşünüldüğünde, bu tekil örneklerin bütün toplum hakkında fikir vermesi ve onun ahvalini tasvir etmesi oldukça muhtemeldir.

Muhammed Furkan Kâhya

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir