Portatif Kafa, Akıl ve Kalp

Sevgili bilim insanları,

Uzun süredir size yazmak istiyordum. Yaptığınız çalışmaları takip ediyorum. Neredeyse her konuda akıl almayacak şekilde çalışmalar yürütüyorsunuz ve çok başarılı oluyorsunuz. Yalnız benim bir konuda sizden ricam var: Lütfen kafalarımızı gövdemizden ayırıp taşımaktan yorulduğumuz vakitler için bir çare üretir misiniz? Aklım, başıma gelince çok ağrı yapıyor ve taşımakta zorlanıyorum. En azından böyle bir durumda bir süreliğine, kafamı gövdemden ayırıp dinlenebilme imkânı bulmalıyım. Bunu kendi kendime de çözmeye çalıştım ama başarılı olamadığım için sizden yardım istiyorum. Böylelikle bilim ve tıp dünyasının bir araya gelip yeni bir fark yaratmasına katkı sağlamış olurum ne dersiniz? Gönüllü bir denek, çalışmalarınız için de iyi bir fikir olmaz mı?

Saygılar.

Aklım ağrımaya başladı. Yine.

Odanın kapısını açtım, giyinmiştim. Kapıyı çarpıp çıktım. Hızlı hareket etmem gerekiyordu çünkü yerimde kalsaydım bir şeyleri kaçırabilirdim. Bir şeyleri kaçırma hissine yenilmemek için de hızlı hareket ettim. Aslına bakılırsa bir şeyleri kaçırma kaygısı da değildi, çünkü hayatta çok şeyi kaçırmış birisi olarak bu duruma alışkındım. Bir şeyleri kaçırıyormuşum hissine yenilmemek için, diyelim en iyisi. Bunun sebebi de tahmin ettiğiniz gibi hayatta defalarca yenilmiş birisi olarak, bir duruma daha alışkın olma evresi.

Odadan çıkmıştım. Kapıyı da çarptığıma göre artık özgür sayılabilirdim. Tam anlamıyla özgür değildim çünkü ağrıyan aklımı nereye gitsem götürmek zorunda kalıyordum. Portatif bir kafam olmadığı için de bu sıkıntıları yaşıyordum. Bu problemi de çözmek için bazı çarelere başvurdum elbette. Tahmin edersiniz ki kafamı çıkarıp taşınabilir bir hale getirmek için gövdemden ayırmayı denedim. Kafamı gövdemden ayırmaya çalıştığım vakit, vücudumdan sızan kanları durdurma konusunda yetersiz kaldım. Haliyle kafam ayrılmayınca denemeyi bıraksam iyi olacak, diye düşündüm. Çünkü odam çok fazla kanla doldu ve annemin beni bu vaziyette görüp çabuk etrafı temizle, uyarısını dinlemek istemediğim için temizliğe başladım. Etrafı temizlerken de bir şeyi fark ettim. Temizlik yapmak, aklımın ağrısını dindiriyordu. Hatta rahatlatabiliyordu bir parça. Çünkü ağrıyı düşünmüyordum o an. Annemin, babama ve bana öfkelendiği zamanlarda hararetle temizliğe koyulması da şimdi anlamlanıyordu. İnsan zihni ne tuhaftı. Ağrıdığı vakitlerde bile bir şeyler keşfedebiliyordu.

Üşütmeyeyim diye, annemin işlediği kazağı gömleğimin üstüne giydim ve çıktım. Annemin “aman da benim oğlum kazağını da giyermiş pek de yakışıklı olurmuş”, cümlesindeki oğul olmuştum ama yakışıklı olduğum konusunda annemle aynı fikirde değildim. Ayrıca kazak giymem, kafamı vücudumdan ayırmaya çalıştığım zaman açılan yara izlerini de kapatmış oluyordu. Ara sıra sargının üstünden sızan kanları emmesi de cabası.

Sokağın başından ana caddeye doğru ilerlerken durakta Aylin’le karşılaştık. Ona kalırsa tüm bu karşılaşmalar birer tesadüftü. Gözlerinin güzelliğine vurulduğum Aylin, keşke biraz da zekâ olarak etkileseydi beni. Her gün aynı saatlerde aynı durakta karşılaşmamızın, ona olan ilgimin neticesinde kurgulanmış bir oyundan ibaret olduğunu ne zaman fark edecekti acaba. Sevgili bilim insanlarının gönül işlerine de el atacağı zamanlar gelmeliydi bir an önce. Ya da portatif kafa konusunda bana yardım ederken Aylin’e de zekâ, farkındalık ve bir parça sevda konusunda yardımda bulunabilirlerdi.

Durdu ve selam verdi. Günaydınlar, nasılsınlar filan gibi bir şeyler söylerken o, ben çoktan bakmaya cesaret edemediğim edip de bir daha gözlerimi alamadığım kocaman gözlerinde kaybolmakla meşguldüm. Aşığımlar. Sen nasılsınlar acaba? Gözlerin ne kadar da büyük Aylin. Keşke beni daha iyi görebilmek için, gibi masalvari ve klişe bir espri yapsan da ben de günlerce bu sözlerini tekrar edip kendi kendime sırıtıp, geceleri uykuya bu şekilde dalsam. Hani olur ya öyle! Bir konuşmayı defalarca prova etmek gibi, kıymet verdiğiniz birisinin kıymetli bir sözünü kendi kendinize tekrar edip durursunuz.

Ya ne kadar da komiksin. Ay vallahi çok âlemsin. Yok, bakışlar uzay boşluğunda salınan yıldızlar gibi gidip gelirmiş filan, yok gözler de o yıldızları taşıyan uzay araçlarıymış da ilahi sen. Nerden buluyorsun bu lafları da filanlar da falanlar. Ben o uzay boşluğuyum Aylin. Yıldızlar da uzay araçları da sensin. Salınan da ben.

Bunları kısık sesle bile söylemeye cesaret edemeyip içimden mır mır mırıldanırken, Aylin çoktan uzay aracına binmiş boşlukta salınıyordu. Uzay ve araç derken ağrıyan aklım da karışmıştı. Otobüs gelmiş de çoktan uzaklaşmıştı anlayacağınız. Aslında her gün böyle oluyor ve ben Aylin’in nasılsınından sonrasını duymuyor, hatta otobüse bindiğini bile görmüyordum. Kendi boşluğunda kaybolurken pek sağlıklı düşünemiyor insan takdir edersiniz. Bir keresinde de Aylin’in karşıdan gelmesiyle film kopmuştu bende. Daha, nasılsın sorusunu duymadan uzay aracım boşluğa doğru yol almış Aylin’in gözlerinden geçerek kalbime doğru süzülmüştü. Aylin demiştim -tabiî yine içimden- uzaydan ayrılıp dünyadan bir örnek vereyim bu sefer. Böylece her gün karşılaşmamızı tesadüf zanneden ve hiç kuşkulanmayan aklın belki biraz daha kolay idrak eder. Tiyatro salonlarını bilirsin. Oyun biter oyuncular selam verir, perde kapanır ve ışıklar söner. İşte o salonu dünya, oyuncuyu ben, perdeyi bu sokak, ışıkları da sen varsayalım. Şimdilik bunu hayal et, gözlerini verene şükürler yağdırdığım. Şu gözlerinin büyüklüğü kadar büyük olaydı ya hayal gücün. Dağıttım yine konuyu. Malum konu sen ve gözlerin olunca dağılıyorum. Her gün salona iniyoruz, oyuna başlıyorum, konuşana kadar perde açık ve sen tüm parlaklığınla aydınlatıyorsun beni. Sen oyna veya oynama. Hatta hiç ezber yapmadan gel provaya. Ben senin yerine tüm oyunları ezberler, oynar yutar, beğenmediğin yerlerini dünyaya kusarım merak etme. Yeter ki aydınlat. Sen açılmaya başlayınca dünyaya iniyor ve oynuyorum, tüm replikleri hiç şaşırmadan söylüyor ve sen sönünce de sahneden iniyorum. Şimdi senin olmadığını düşün. Sahne yıkılıyor, perde yanıyor, ben de ölüyorum. Sen açılınca da yani benimle tek kelime de olsa konuşunca yönümü buluyor, oyunu oynamayı beceriyorum. Anlıyor musun ışığım? Elbette anlamıyorsun. Sen hiç başkası için aydınlattın mı etrafı? Sadece kendini görmek ve güzelliğini etrafa saçmak için parladın. Bense hep karanlıkta kalır, kafamı gövdemden ayırmaya çalışır, olmayınca da senin aydınlatmanı umarak durağa inerdim, çaresiz.

Geçenlerde bilim insanlarından yine yardım istedim. Çözümü bulunca haber vereceklerini söylediler. Aslında ben. Kafamı değil. Kalbimi. Sökmek. Aylin.

 

Sevgili gönüllü denek adayımız,

Bize defalarca yazmış olduğunuz yardım mektuplarınızı aldık. Açıkçası başlarda ciddiye almasak da sonraları neden olmasın, fikrine kapılıp çalışmalara başladık. Uzun bir süredir sürdürdüğümüz araştırmalara ve çalışmalara dayanarak tespit ettik ki kafayı gövdeden ayırma fikri mümkün değil. Beynin tüm vücudu komuta etmesi ve vücudun diğer kısımlarının çalışmalarını sürdürmeye devam etmesi için kafanıza ve içindekilere ihtiyacı var. Yine de çalışmalarımıza yön verecek fikrinizi bize sunduğunuz için teşekkür ederiz. Şunu belirtmekte fayda var ki bu fikrinizden yola çıkarak çare olamasa da bir parça yardımı dokunacak bir çalışma bulduk. Kafanızın size ağırlık yapması ve geçmeyen ağrılar oluşması, kafanızın içindekilerden dolayı değil. Kalbinizden. Çünkü malumunuz modern zamanlardayız ve kalple karar verip hareket etmek yasaklandı. Sanırım ağrılarınız yüzünden gündemden uzak kaldınız. Biz bilim insanları ve dünya insanları olarak çok ilerledik. Artık kalplerimizi kullanmıyoruz. Vücudumuzdan attık onu. Kafalarımız ve içindekilerle düşünüp hareket ederek yaşıyoruz. Hem de uzun bir süredir. Milattan sonra bilmem kaç yıllarında: İnsanlığın ölüp sadece beyinlerin devreye girdiği tarihten beri. Bu yüzden de sizi acilen uzay boşluğunda sabit kalan aracımıza bekliyor, kalbinizi çıkarmakla ilgili çalışmalarımıza bir an önce başlamak istiyoruz.

Saygılar.

Bilim insanları.

Ağrıyan aklımın almadığı bir mektup almıştım. Başım şiddetli bir ağrıyla zonklamaya, kafamın içindeki sesler büyük bir gürültüyle konuşmaya başladı: Aslında ben. Kalbimi değil. Kafamı. Sökmek. Aylin.

Bir müddet düşündükten sonra kabul ettim. Şimdi etrafımdaki her şey netleşiyordu. Annemin kan dolu odama girip de telaşlanmak yerine hemen temizlememi söylemesi, Aylin’in her gün karşılaşmalarımızı gerçekten tesadüf sanması filan. Ben kalbimi tercih edip aklımdan vazgeçmiştim onlar ise kalbinden. Akılla düşünmek bu kadar sığ bir şeydi demek ki.

Hemen işe koyuldum. Bu sefer bilim insanlarından daha doğrusu bilim akıllarından yardım almadan kendim halledecektim işimi. Aklımın ağrısı çok şiddetlenmiş ve düşünme yetimi tamamen kaybetmişken başlamalıydım. Ne de olsa uzun, yorucu ve zor bir işim vardı. Hemen başladım. Kaburgalarımın bu kadar uğraştıracağını tahmin etmemiştim. Nihayet kalbime ulaştım, vücudumla bağlantılı olan damarları kestim ve kalbimi bedenimden ayırdım.

Kalbimi elimde tutarken ne kadar küçük ama muhteşem bir şey olduğunu düşündüm. Avucumda küçük kalmıştı ama içi kim bilir ne kadar büyüktü. Artık atmıyordu. Böyle bile çok gösterişliydi. Dünyaları alırdı. Kapıya yaklaşıp zile bastım. Sol göğsümün altında kara bir boşluk oluştuğu için Aylin’in kapısına gelince heyecan ya da mutluluk gibi duyguları hissedemedim. Yalnızca, bu kan revan içindeki küçük parça Aylin’in kapıya yaklaşmış olabileceğini hissetmişti ki kalan son pıhtıcıklarla küçücük zayıf bir çarpıntı oluşturdu. Son nefesini verdi ve zilin çalmasıyla tamamen durdu. Sonsuza kadar. Aylin’in o kocaman gözleri hiç bu kadar dehşetle bakmamıştı daha önce. İlk olarak sol göğsümün altındaki karanlık boşluğa sonra kandan seçilemeyecek ellerime ve nihayet ellerimin içindeki küçük parçaya bakmayı akıl edebildi. Şaşkınlığından daha da büyüyen gözleri artık dikkatimi çekmiyordu. Çünkü sol göğsümdeki boşluğa kafam dolmaya ve Aylin gibi annem gibi bilim insanları gibi diğer insanlar gibi ben de artık aklımla düşünmeye başlamıştım. Demek böyle oluyordu. Kalpte açılan boşluğu akıl dolduruyor ve makineler, yalnızca akılla düşünebildiğini zannedip yaşamaya devam ediyordu.

Gözleri dehşetle açılan Aylin bana bakıp, ne yaptın sen böyle her yer kan olmuş, hemen o elindeki her neyse bir yere at ve kanla kirlettiğin yerleri temizle çabuk lütfen, minvalinde bir şeyler söylemişti.

Atmayan kalbime ve artık çalışmayan kafama bir de duymayan kulaklar eklenmişti.

Rüya Bağ

DİĞER YAZILAR

6 Yorum

  • ... , 24/06/2018

    Akıl ve kalp ilişkisi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi…Harikasınız…

  • S. P. , 15/06/2018

    ‘’Artık kalplerimizi kullanmıyoruz’’

    Fevkalade

  • Çaylak Hekim , 15/06/2018

    Maşallah efendim

  • zeynep k. , 14/06/2018

    B a y ı l d ı m!
    Çok beğendiğimi belirtme ifadesi olarak kullandığım bayılmak fiilini de her bir harfi arasında sıpeys tuşunu kullanarak yazdım ki ne kadar beğendiğim anlaşılsın. Burası anlaşıldı değil mi, çok beğendim. Halk arasında buna bayılmak da deniyor…

  • A.b , 14/06/2018

    Bi prozaclık işi var

  • Hakan , 13/06/2018

    Rüya ablam güzel di kolay kolay uzun yazılar okumam daha doğrusu zor geliyor okumak ilk defa okudum okuttugun için teşekkür ederim 😊😊

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir