Mükemmel Kadans

“Grubun ismini buldum beyler.”

Taner bagetle sırtını kaşıdı. Sonra zile vurdu. Grup ismini hemen söylemeyecek belli ki. Trampete sağlı sollu vurmaya başlar şimdi. Gittikçe hızlanır. Whiplash filminin giriş sahnesini yaşatır bize. En son vuruşla da ismi söyler. Sonra hepimizin gözlerinin içine bakar. Çünkü bulduğu ismin mükemmel olduğuna kendini ikna etmiştir. Bundan önce birkaç denemesi daha olmuştu. Muzip bir isim olsun diye “Acı Patlıcanı Kırağı Çalsanız Olur mu?” ismini önermişti. O bu ismi önerirken Mahir akustik gitarını akort etmeye çalışıyordu. Bir an durduk. Taner’e baktık. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından hiçbir yorum yapmadan işimize devam ettik. Taner, neden beğenilmediği konusunda kendini sorgulamadı.

Bir ara ismimiz Grup Du-ROCK oldu. İsim yine Taner’den çıkmıştı. Ciddiye almadık ama bir gün sonra vereceğimiz konser için afiş hazırlanmalı idi. “Acı Patlıcan”dan iyidir, diyerek kabul etmiştik. Afişe “Durak” yazmışlardı.

Her konser öncesi isim değiştirmek doğru değildi zaten. Devamlı, kim bunlar, sorusuna maruz kalıyorduk. Kim olacak 1000 kişilik liseden birkaç öğrenci işte. Okul arkadaşlarınız.

Taner bir türlü beceremediği “flam beats” vuruşuna çalışıyor. Grubun adını buldum, sözünden sonra bagetlerle trampet üzerinde tepindi. Sonra tek zil vuruşu ile bize döndü. Sorma gereği duymadık. Biz sormayınca o da söylemedi. Elektro ve akustik gitarlar arasında ton tutturmaya çalışıyordum o sırada. Yeni şarkılar çıktı piyasaya. Lisede popüler olan parçalardan çalmazsak adamdan saymazlar. Bir an önce birlikte çalmaya başlamalı, prova yapmalıyız. Yaz gelmek üzere. Şenlik, festival, artık ne bulursak…

Şimdi böyle anlatınca çok iyi müzik yapan ve oradan oraya koşturan adamlarmışız gibi oldu. Biraz baştan alalım. Gitar çalmayı parmak uçlarını morarta morarta kendi başına öğrenmiş biri olarak grubu da benim kurmam icap ederdi. Öyle olmadı. Taner kurdu grubu. Bu kadar isim aramasından belli zaten.  Mahir akustik gitar ve vokal. Ben hem çalar hem söylerim diye girdi gruba. Özgüven harika bir şey. Sesimin güzel olup olmaması konusunda kararsız olduğum için karşı çıkmadım. Olmadı “back vokal” olurum, diyordum. Olmadı. Tonlar tutmadı.

Kırık dökük klasik bir gitarla stüdyoya girdiğimde ilk defa bir elektrogitar aldım elime. Evde klasik gitarla çalışıp stüdyoda elektrogitarda muhteşem bir performans göstermeye çalışıyordum. Olmuyordu tabii. Televizyonda müzik kanallarında elektrogitar çalanları takip ediyordum. Onlar gibi çalmak için birkaç teknik öğrenirim diye. Babam işten geldiğinde “air guitar” halinde bulurdu beni. Bana fark etmiyordu aslında çok beğendiğim müziklere “air drum” olarak da eşlik edebiliyordum. Gözlerimi kapatıp süper konserler verdim gözlerimin önünde olmayanlara. Hayalden gerçeğe yani stüdyonun içine düştüğümüzde pek hayalimdeki gibi olmuyordu. Yeni çıkan parçaları çalabilmek bile günlerimizi alıyordu. Parçayı hoparlöre verip gitarla eşlik etmeye çalışıyordum. Perdeler, notalar, akorlar arasında tesadüfen doğru olanına rastlarsam diğer notaları bulmak kolaydı. Bazen Mahir’in sesine uymuyordu, transpoze etmek zorunda kalıyorduk. Stüdyoda beş dakikalık iş.

Stüdyo diyorduk biz ama bir binanın bodrum katıydı. Üstümüzde enstrüman satılan bir dükkân vardı. Dükkânın üstünde müziğimizin ilk dinleyicileri oturuyordu. İlk hayranlarımız. Amfilerden sesi ayarlayamazsak biraz sesimizi kısmamız gerektiğini hatırlatıyorlardı arada bir. Çoğu zaman. Sıklıkla diyelim. Hep hep.

Bodrum katı diyorum da düpedüz kömürlüktü orası, duvarlarında siyahlıklar vardı. Az biraz yaslanıp çalsak elimize kolumuza bulaşıyordu. Saatlerce ter içinde müzik yapınca elimiz, yüzümüzü gözümüzü boyuyordu. Aykırı müzisyenler olmuştuk, pek kimse yaklaşmıyordu bize. Siyah da giyiniyoruz bir yandan. Yaz günü bile ayakta botlar. Millete göre “rakçı”ydık. Bana göre yüzümüzdeki siyahlıklarla birlikte birörnek giyimli maden işçisi.

Kömürlük diyorum da kendim bile inanmıyorum buna. O kadar küçüktü ki bulunduğumuz yer; bırakın binayı, bir evi bir kış ısıtacak kömür koyamazdınız oraya. Köşeye bırakılan bateri dışında, gitar ve vokal için çok az yer kalıyordu. Sahne performansı adı altında gitarist ve vokalistin yaptığı artistik hareketler için yerimiz dardı. Baterinin de birkaç parçası eksikti sanırım. Taner ondan mı kötü çalıyordu acaba?

Provaları okul çıkışında yapmaya çalışıyorduk. Stüdyo işleri de halı saha ayarlamak gibi. Bir saatlik kiralama bedelini üç arkadaş paylaşıyoruz. Haftada iki prova şart. Okulda müzik öğretmeni bir müzik odası ayarladı ama ses yapmadan müzik yapmamızı isteyen okul müdürünün isteğini geri çeviremedik. Bu nedenle okulda sadece çalacağımız şarkıları belirliyorduk. Evde notaları çıkarıyorduk yarım yamalak. Stüdyoda ekipmanlarla bir saat kıran kırana bir maç başlıyordu. Genelde enstrümanlara yeniliyorduk. Her şeyi yarım bilmek çok kötü. Ses ayarları, ton uyumu, bateri ve diğer ekipmanların uyumu… Hepsini çözmemiz gerekiyordu. Biz çözene kadar bir saatimiz geçiyordu. Bir şarkı provası ancak alıyorduk. Sonra evlere dağılıyorduk. Son paramı stüdyoya verdiğimden eve yürüyerek dönüyordum. Çok da önemli değildi. Küçük şehirdeydim çünkü. Şehrin bir ucundan diğer ucuna yürümek çok da yormuyordu.

Alper Hoca, müzik öğretmenimiz, devreye girdi bir süre sonra. Devreye girdi derken hazır bir grup var, olur ya, okulda bir etkinlik falan olur kullanırım bu çocukları, çok da yorulmam umuduyla bize tutundu o da. İşte bu menfaat ilişkisi bizi bambaşka yerlere götürdü. Falanca etkinlik var, müzik grubu lâzım, repertuar hazırlıyoruz, ikinci şarkıda birisi yanıma yaklaşıp “Oyun havası ne zaman çalacaksınız yahu!” diyerek müziğimizi ne kadar beğendiğini dile getiriyor. Biz oyun havası çalmıyoruz sayın dinleyici, demeye çalışırken ritmi şaşırıyor, basacağım akoru karıştırıyorum. Taner bageti düşürüyor, koca bageti bulana kadar tek bagetle düm tek tek. Mahir akustik gitarın tellerine daha sert vuruyor ve sesini gürleştiriyor ki bizim rezillik pek belli olmasın.

Alper Hoca “araya oynak bir şeyler” listesinden parçalar buldu bize sonraki etkinliklerde. Taner pek etkilenmedi bu durumdan, bateriyi dokuz sekizlik çalınca iş bitti. Benim elektrogitarın sesiyle biraz oynayınca oldu elektro bağlama. Mahir için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Bağır çağır giriş yapar sonra hafiften sesimi yumuşatır romantik bir hava katar büyülerim herkesi, diyordu. Birkaç şarkıya “haydiiii, hoppaaaa” diye girince pek bir büyüleyiciliği kalmadı.

Birkaç etkinlik sonra repertuar oturdu. Sahnede duruşumuz değişti. Hep yaptığımız işi yapmak alışkanlık halini alınca etrafla da ilgilenir olduk. Bizi dinleyenleri seyretmeye başladım bir süre sonra. Bizi dinlemiyorlardı. Hangi amaçla geldiklerini biliyor ve ona göre davranıyorlardı. Kafa dağıtmaktı mesele. Etkinliğin ciddiyet dozunu ayarlayan madde idik. Yumuşatıcı gibi. Millet oynamak istiyordu, oynatıyorduk. Eğlenmek istiyordu, eğlendiriyorduk. Monoton düzeninin içinde hiç olmazsa bir anlık -çok rezalet bile olsa- farklı bir etkinliğin içinde olmak istiyordu. O “farklı” bizdik. Birkaç yakın arkadaşımız dışında sahneye kimsenin bakmadığını görünce teyp gibi hissettim kendimi. Düğmeye bas, dım tıss dım tıss.

Alper Hoca bir gün müzik odasına geldi. Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni tayin olmuş, yeni öğretmen bulamamışlar. Küçük şehrin küçüklüğü işte. Dersler boş geçmesin diyerek ders saati az olan Alper Hoca’yı yazmışlar yerine. Bir öğretmen gelene kadar idare ederim, demiş. Hakkını vermek lazım Alper Hoca iki derse de aynı ilgiyle girdi. Bir derste “İslam’ın Şartı” işliyoruz, diğer derste İstiklal Marşı. Bir ders terennüm, diğer ders teyemmüm. Derslerin dışında etkinliklerde müzik yapmaya devam. Okulun dışında ilk konserimizi de bu sıralarda verdik. Kiraz festivali için kurulan sahnede içinde “kiraz” kelimesi geçen şarkılara, türkülere ağırlık vererek ilk geniş çaplı konserimizin sonuna geldik. Konser bitiminde kulaklarımıza kiraz taktılar. Belediye Başkanı alnımdan öperken sağ kulağımdaki kirazlar düştü.

Tempom aynıydı, uzun süredir değişen bir şey yoktu ama ben her seferinde eve daha yorgun dönüyordum. Bir gece günün yorgunluğu hâlâ üzerimde tepinmesine rağmen bir türlü uyku tutmadı. Göğsümün orta yerinde sağdan sola, soldan sağa gezip duran, ne olduğunu kestiremediğim bir his, sağa sola sapmayı bırakıp içimde büyümeye başladı. Büyük ihtimalle vücuduma ve zihnime yayıldı bir süre sonra. Çünkü ne düşüneceğimi bilmemekle beraber ne yapacağımı da şaşırmıştım. İçimde gezinen varlık yüzümü de ele geçirmiş olmalı ki Taner ve Mahir eskisi gibi görünmediğimi söylüyor, bir derdimin olup olmadığını soruyorlardı. Kimseyle görüşmek istemiyordum. Elimizin altındaki enstrümanlardan çok ses çıkarmıştık. Kendi sesimi uzun süredir duymuyordum. Bir süre sadece derslere girdim çıktım, hemen eve gittim. Alper Hoca beni sorduğunda anlatmışlar durumumu. Rahat bırakın demiş. Olur bazen öyle. Geçer.

Alper Hoca’nın dersinde pencereden dışarı dalmış gitmiştim. Yanıma yaklaştığında fark ettim. Buyurun hocam, dedim. Çok yoruldun galiba, dedi. Bilmiyorum, dedim. Bu derse karşı çok yeteneklisin, ilerde çok daha iyi olabilirsin, kendini toplarla, her şey düzelir, dedi.

O gün namaza başladım. Çünkü ders din kültürüydü.

Taner ve Mahir aniden gruptan ayrılmama şaşırdılar ama “gösteri devam etmeli”ydi. Hemen yeni birini buldular. Grubun ismini “Grup Karambol” yapmışlar.

Okuldakiler “şarampol” diye dalga geçiyordu onlarla.

Ömer Can Coşkun

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • pürkusur , 24/07/2022

    hikaye kurgu olarak güzel mizahi unsurlar barındırması önerme olarak zayıf çok çalışılmış bir hikaye gibi duruyor ama ders din kültürüydü namaza başladım vs ifadeleri daha da derinleştirilebilirmiş, zaten karakterin müzik yapmak istemesiyle namaz biribirinin alternatifi bile değil yine de çok iyi hikaye

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir