Cıncık Kırığı

Her işin bir evveli, bir başlangıcı olur da bizimkinin olmaz mı hiç! Olur elbet. Yaz biteli daha bir ay bile olmamış, sabahında donduğumuz, öğleninde yandığımız bir acayip mevsimdi. Ben, çamurdan yaptığım kamyonumun kasasına, yine çamurdan yapıp ırgat saydığım minik çamur parçacıklarını, göğe yıldız döşer gibi yerleştiriyor, -sözde- “köy”le “tarla” arasında onları getirip götürüyordum. Diğer arkadaşlarım da kendi ırgatlarını getirip götürüyordu. Anamlar tarlada, yeryüzüne nûrunu ve nârını gani gani saçıp saçıştıran güneşin altında, kavrula kavrula çalışırken, kendimize bir cennetcik edindiğimiz traktör römorkunun gölgesinde oynadığımız en güzel oyunlardandı.

İşte bu günlerden bir gündü. Ben elime geçirdiğim cıncıklardan biriyle kamyoncuğum için asfalt-yol çalışmalarına benzer bir çalışma yapıyordum. İş emniyeti falan, hak getire. Cıncığı vurduğum yer dümdüz, kaymak gibi oluyordu! O öyle oldukça kendimi, üstü çamurlarla kaplanmış mahpus bir ışığı azad ediyormuşum gibi hissederdim. Adeta gözlerim kamaşırdı, o yolların düzlüğünden saçıldığını hissettiğim ışıktan ötürü. Durup durup kafamı kırk beş derece önce sağa, sonra sola eğer, sanatımı tam bir hayranlıkla izler, “Heyt be! Sanatçı mısın be mübarek!” der ve kendimi takdir ederdim. Bir anda ne oldu, nasıl oldu anlamadan bir de baktım ki elimden şıp şıp kan damlıyor. Elimi kesmişim. Hatta kesmemiş yarmışım! Gözlerim parmağımın o vahim vaziyetine şahit olunca, evladının düştüğünü görünce içi ‘cız’ eden analar gibi fırlayıverdi yuvacığından. Bütün vücudum buz kesmiş, soğuk terler yağmur gibi boşalıyordu her yerimden. Ben ömrümde elimin kesildiğini mi görmüşüm! “Ana! Ana!” diye bağırsam, çığırsam, yırtınsam gene sesimi duyuramazdım, biliyorum! O tarlanın bir ucunda, ben bir ucunda. Böylesi bir musibetin içinde bir başınalığım adeta bir piton yılanına dönüşüyor, bedenimi sarıyor, tüm teneffüsümü somurup tüketiyordu. Boğuluyordum sanki! İşte tam burda! Karanlıkları, hükümdarlığının en zirvesinde yakalayıp yaran sabahlar misali bir necat çıkagelmez mi! Birden hiç bilmediğim bir dizin dizimin dibine çöktüğünü, hiç bilmediğim bir elin elimi kavradığını fark ettim. Ancak benimki kadar büyük ve ancak benimki kadar küçük bir diz, bir el… Başımı ağır ağır kaldırdım, bir de ne göreyim! Yıllardır geceleri gökte gördüğüm o ay parçası yere inmiş, elimi tutuyor. Aman yarabbi! Burası neresiydi, ben kimdim, burada ne yapıyordum… İnan hiç birini hatırlamıyorum. Elimin acısı artık alelade bir ayrıntıydı ve hissetmiyordum bile. Hissettiğim bir şey vardıysa elime dair, o ancak tuttuğun yerden ta yüreciğime naklolan; değdiği yeri yakıp kavuran, yıkıp savuran o ateşti.

– Korkma, sakın korkma! Şimdi sararım ben onu, bir şeyciğin kalmaz. Hiç merak etme!

Evvela o nasıl bir sesti öyle! Hangi dağın bağrını yarıp da gelmişti de o kadar serin, o kadar berrak, o kadar tabiî olabiliyordu; öylesi kavurucu bir günde! Sonra büyüdün de küçüldün mü mübarek! Yara sarmayı ne ara belledin de, üstüne öyle laflar etmeyi becerdin? Sen bilmezsin, sana eli yüzü düzgün iki çift hanek edebilmek için oracıkta, içimde ne büyük bir güreşe tutuştuğumu korkularımla, heyecanlarımla, gelmişimle, geçmişimle! Zira senden evvel ne bir kız bana bu kadar yakın durdu, ne elimi tuttu! Derken nihayet becerebildiydim de bir iki kelimeyi zar zor kurtarabildiydim ağzımdan:

– Sen de kimsin?

– Ben Abdullah Ağanın kızıyım. İsmim, Rahime.

Fistanının eteğini dişleyişin, oradan bir sargılık bez koparışın hâlâ gözümün önünde, Rahime! Saçlarını arkaya atışın, alelacele toplayışın, elimin üstüne eğilişin, yaramı sarışın… Parmağımdaki yırtık benim indimde bir su membaı idi artık, bir hayat pınarı; kanım serin bir su, akan bir nur ve biz, o pınarın başında tanışmış iki âşık, iki mâşuk!

Bazı bazı gelir, gözüme ilişir elimdeki o günden kalma iz, o kutlu hatıra! O ân, aşk meyine kanmış bir sarhoş oluveririm. Gönül dünyam, ismini bir türlü koyamadığım bir bulutla kaplanır ve sen, sağanak yağmurlar gibi yağarsın dünyama.

O gün parmağımdaki yarayı sarmak suretiyle aslında bütün yaralarımı sarıp kendine has tek bir yara açtığın şu derûnuma, bir gün gelir de yine, o masallardan fırlamış fistanının, şifalı kumaşından koparıp bir sargı yapar, açtığın yarayı kapatır mısın?

Hatip Ekinci

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Hissiz , 18/12/2017

    Hep de dua ederim oysa, “Allah’ım kıskançlıktan eser bırakma bende. Kendi ayran tasım olsun uğraşım.”
    -Rahime gibi de olamam Rahime’yi bilen gibi de.-
    Nazar bile değilim Rahime sana…

  • Zebun , 13/12/2017

    Hakikaten hoş bir üslup!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir