

Denizin durulması için önce dalgalanması gerekiyordu. İnsan, hayata emeklemekle başlıyor ve sonra düştükçe yürümeyi öğreniyordu. Demek kural buydu; önce düğüm sonra çözüm. Her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğunu biliyordu. Doğum da sancısız olmazdı. Peki yaşamı nasıl düğümleyecek ve sonra da çözecekti?
“ama budandıkça fışkıran da bizleriz / ölüyoruz, demek ki yaşanılacak” mısraları döküldü bir anda dilinden. İnsan hata yapmamayı, hata yaptıkça öğreniyordu. Aldığı her darbe insanı olgunlaştırıyordu. Ya da böyle inanmak istiyordu. Yoksa hayata devam edemezdi.
Sonra durdu, duruldu ve kimlerin acısı/imtihanı olduğunu düşündü… Acaba benim sayemde olgunlaştılar mı, hayat hikâyelerinden çıkmam hikâyelerini kuvvetlendirdi mi diye düşünmeye başladı. Hem böylece içi rahatlayacak ve yaptıklarının kötü olduğunu düşünmekten vazgeçecekti. “Sor bakalım, niye yaptım?” cümlesinin gücünü şimdi daha iyi anlamıştı. Tüm bahaneciler bu cümleye sığınıyordu, kendisi gibi. Eğer insan, yaptığı her şeye bir bahane buluyorsa, asla kendini suçlu görmüyordur. Bu da kibirden başka bir şey değildir! Bunları düşününce morali bozuldu. Kendi ile yüzleşiyordu sonuçta. Dehlizlerine inmiş ve görmekten korktuğu yüzüne nazar etmişti. Hakikaten insanın kendiyle yüzleşmesi gayet zor ve sancılıydı. Nasıl etsem de bu koridordan çıksam diye çırpınırken, gözü raftaki kitaplara kaydı. Çünkü kaçması gerekiyordu, hem de kendisinden.
Koşa koşa kendinden uzaklaşmaya başladı. Koştukça rahatladığını, hafiflediğini hissediyordu ve bu durum daha hızlı koşmasını sağlıyordu. Gözünü açtığında bir dağın doruk noktasındaydı. Hem de yanardağ… Ayağının altı sallanıyor ve dağ yeni bir püskürtmeye hazırlanıyordu. Birazdan bir ateş selinin üzerine yağacağını anladı. Ama buraya nasıl ve neden geldiğini bir türlü çözemedi. Yanardağın ağzında düğümlenmişti. Bir an önce çözülmeliydi yoksa kaderi kül olmaktı. Küle dönüşmek… Etrafına bakındı ama kimsecikler yoktu. Kendisiyle baş başaydı ama bu koşuya kendinden kaçmak için çıkmıştı. Bir sorun vardı. Zıtlar âdeta birleşmişti. Kendinden kaçarken, kendine yakalanmış ve kül olmak üzereydi. Derken yanardağ hareketlenmeye başladı. Her an lavlarla buluşabilir ve son nefesini bir ateşe verebilirdi. Kalbinin atışını duyuyor ve ne yapacağını bilmiyordu. Tam o anda yanardağdan çok kuvvetli bir ses çıktı. Kendine geldiğinde aynı koltukta oturduğunu ve elinde bir kitap olduğunu fark etti. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabının ilk sayfası açıktı: “Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum.”
Sakin bir şekilde yerinden kalkıp kitabı rafına koydu. Bilgisayarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Kapıya doğru adım atarken arkadaşları geldi aklına. Her biri, bir avuntunun çadırında kendinden geçmişti. Ama avuntu işte teselliden başka ne işe yarardı. İnsan, kendinden kaçmaktan yorulunca başkasına kaçıp kendini unutmayı seçiyordu. Hayat, baştan sona bir teselli arayışından ibaretti. Teselli ne güzel bir kelime dedi ve kapıdan çıktı.
Sulhi Ceylan
3 Yorum