Unutma Temrini

Açıklamaya kalkarsam büyüsü kaçar.

Ruhum, metruk bir apartman dairesi… Günler, pılını pırtısını toplayıp odamdan çıktı. Sonrası, içimde açılan dipsiz bir pencere ki aşağısı uçurum. Sonrası, duvarların suskunluğunda kendi yankımı dinleyip deliliğe umut bağlamak. Umuda şiirler söylemek, yüzünü gösterir diye… Şimdi bütün yaşadıklarımı anlatsam, anlatmaya çalışsam, büyü kuşu uçup gider.

Her şeyin sonu duman, her şeyin kalbi kül. Geriye ne kaldı ki tutuşmayan? Aşk bile küle dönerken, hangi masumiyet sağ kalır? Hangi güzellik aynaya küsmeden yılları sayabilir? İnsan, gözlerini kapamakla maruf! Bir unutma temrinindeyim. Her gün bir önceki günü unutmaya çalışıyorum. Bugün, dünü unutmak için kanıyorum. Dün, bir önceki gün için kanadım. Böyle böyle yaşamayı öğrendim. Hem anladım yürümek yokmuş dünyada, sadece emekliyorum.

Bir şiir okudum sonra. Şiiri yaşadım. Bir şiirde nefes aldım, nefesimi şiire bıraktım: “Sana bugün bir kurban kestim / Hâlâ ağrıyor ve kanıyor bileklerim.” Bileklerimi tuttum ve saymaya başladım: bir, iki, üç… Bugün de ölmedim. Ya ölürsem ve acı çekemezsem diye düşündüm. Bir korku sardı vücudumu. Tekrar acıya sarıldım. Bildim, her insanın kendine has bir yolu varmış. Herkes kendi dünyasında haklıymış. Vazgeçtim haklı olmaktan. Sana kurban olmayı seçtim. Hiç kanamadı bileklerim.

Sorular… soruların peşinde geçti ömrüm. Bazı soruların cevabının olmadığını çok sonraları anladım. Anladığımda bir soru işareti, bir uçurumun kenarında beni bekliyordu. Tuttum bir ünlem koydum yanına. İnsan dedim, kendinin soru işareti, bir başkasının ünlemi. Ama en çok da virgüle benziyor. Duraksıyor, bocalıyor, tam cümle olamıyor. Yarım kalmışlıklar dökülürken paçalarımdan üç nokta ile seviştim.

Hatalarıma şöyle bir baktım. Sonunu göremedim. Doğrularıma nazar ettim, bir anda sonunda kendimi buldum. Anladım insan, tek bir doğru için yüzlerce hatanın altında ıslanabiliyormuş. Bu yüzden sevdim hatalarımı, sevdikçe alıştım, sırılsıklam oldum. Sonra gördüm ki alışmak, düşünceyi yavaşça uyutuyormuş. Bunu da bildim. Tuttum, odanın köşesinde tozlanmış bir hatamı ayağa kaldırdım. Sen bensin dedim, ben senim. Bana her ne kadar yakışsan da, sen doğrular için varsın. Alnından öpüp eski yerine bıraktım. İnsan, tozlanmadıkça kemale eremez diye bir ses ünledi içimde. İçimde bir bilge ses verdi.

Bazen saatlerce pencereden dışarı bakarım ama asla gökyüzüne değil! Toprağa bakarım. Bilirim oradan geldiğimi. Bu yüzden tenime toprak sürerim. Tenimi, toprakla yıkarım. Kendi kanımla abdest almadım hiç, bunun da bilinmesini isterim. Daha pek çok şeyin bilinmesini isterim gerçi. İnsanın sonsuz bir nankör ve toprağın da buna şahit olduğunu. Toprakla konuşurum bu yüzden. Konuştukça parmak uçlarımdan toprak sızar. Azalırım, toprak dökerek toprakla buluşacağım için sevinçle dolarım.

Bazen saatle kavga ederim. Bazen siyah bir elmayla… Kimle kavga edersem, kendimle dövüştüğümü bilirim. Bilmem mi, insan hep kendinin kuru gürültüsüdür. Bu gürültüyü bir başkası üzerinden duymak için kavga eder. Kavgayı kutsamam ama. Ben hiçbir şeyi kutsamam. Sınırlarımı bilir; sınırsızı bilmek isterim. Bu yüzden her bir kavgayı yeni bir imkân olarak görür ve gerdeğe girer gibi girerim kavgaya. O son yumruğa şiirler yazarım.

Zayıfım. Kusurluyum, hem de bütünüyle. Neden saklayayım ki? Hepimiz böyle değil miyiz? Belki tek farkım, bunun bir tiyatro olduğunu anlamış olmam. Ölünce hepimiz göreceğiz bunu. Ama asıl mesele belki de burada başlıyor: Ölmeden önce, bir oyunun içinde oyuncu olduğunu, rollerin çoktan yazıldığını kavrayabilmek. Belki bu farkındalık bile oyunun bir parçasıdır. Çünkü bu, oyunda olduğumu öğrendiğim bir oyun. Hatta daha da fazlası: Oyunda olduğumu öğrendiğim bir oyunun içinde olduğumu öğrendiğim bir oyun… Öyleyse, açılsın perde.

Odamda geçirdiğim yıllar boyunca kendime özel bir dil geliştirdim. Sadece benim anlayabildiğim, başkalarına anlamsız, hatta saçma gelen bir dil. Artık bu dille sesleneceğim kendime. Rabbime da bu dille yakaracağım. Madem kimse kimseyi tam olarak anlayamıyor, ortak bir dilin anlamı ne! Madem acı kişiye özgü, yalnızca taşıyanın bildiği bir ağırlık; o hâlde konuşmak da kişisel olmalı. Üstelik herkesin Rabbi bile yalnız kendisiyle sınırlıysa, ben de kendime, kendi dilimde, kendimce, kendim olarak sesleneceğim.

Açıklamaya kalkarsam büyüsü kaçar.

Sulhi Ceylan

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Hatıran yeter , 11/07/2025

    Özlemiştik böyle yazıları, eyvallah. Kaleminize sağlık. Acılarınıza tuz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir