Sen Hiç Yaşamadın Selim

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.”
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
 

Eylül başlarıydı. Yağmurlu, rüzgârlı ve hafif soğuk geçen haftalardan sonra birdenbire aldatıcı sıcaklar başlamıştı. Ağaçlar sarı yapraklarını hüznün mevsimine hazırlıyordu. Yaz mevsimi gibi boğucu bir hava vardı. Bahçenin yola bakan kısmı arabalar ve gezmeye çıkmış insanlarla doluydu.

Karşıki çitlerin ardında in cin top oynayan günün son ışıkları içinde sessizce yatanların yer aldığı mezarlık görünüyordu. Mezar taşlarının üstünde “Hüve’l-Baki” gibi cümleler yazıyordu. Selim birkaç dakika içinde bu vecizeleri okuyup gönül gözüyle bir zihin oyalanması bulmuştu ki, birdenbire daldığı âlemden uyanarak, düşüncelerine bambaşka yön veren bir kadın gördü.

Bu kadının mezarlığın kapısından mı geldiği, yoksa sokaktan gelip farkına varmadan aşağıya mı indiği anlaşılmıyordu. Yarı dalıp gitmiş gözlerle kadını süzerken, gerekli nezaketi de elden bırakmaması gerektiğini hatırladı. Kadın mezarların arasında yürüyordu. Selim onu görünce ruhunda tuhaf bir genişleme hissetti. O kadar canlı, o kadar taze ama bir o kadar da unutulmuş bir duyguydu ki bu, ne olduğunu anlamak için olduğu yerde ellerini kafasının arasında birleştirmiş, gözleri dolmuş, öylece mezar taşının üstüne mıhlanıp kalmıştı.

Eylül sıcağına tezat, rüzgâr burnuna birden ıhlamur ve yasemin kokusu taşıdı. Kadın omuzlarındaki kırmızı şalı düzeltirken, rüzgâr saçlarını savurdu. Ancak rüzgâr Selim’in ceketinin kıvrımını bile kıpırdatmıyordu. Selim garip bir detay fark etti. Kadının sağ elinin orta parmağında dolma kalem mürekkep lekesi vardı. Kadının gölgesini görünce kendi ayaklarının dibine baktı. Gölgesini göremiyordu. Kadın saçlarını arkaya atıp, ağaçların arasında kayboldu.

Sahil kasabasına göç etmeden önce, hayatını bağladığı metinlerini bir noktaya kadar götürmeyi aklına koymuştu. İşyerinden aylarca uzakta kalacağı bir yere gitme düşüncesi dolaşıyordu sürekli zihninde. Böyle bir şey cidden söz konusu bile olamazdı hayatında. Uzaklaşmak, gitmek arzusuydu bu. İşini seviyordu gerçi. Ama mesleğin ne diye soracak olsalar, cevap verecek bir mesleği bile yoktu. Sahi mesleği neydi Selim’in? İşi bırakma düşüncesini yeniden gözden geçirdi. Bir ürperti duydu. Bu atılımından vazgeçti. Kötü şeyler mi yazıyordu yoksa. Zevk sahibi okurlarından korkuyor olamazdı herhalde. İçerik derinliği mi istiyor okur, yoksa zekice kurgu mu?

Seyahate çıkmalıydı. Bir tutku, sanrı, sara nöbeti gibi bir şeydi bu. Sıhhatinin tek kaynağı seyahatti. Kendini tam anlamıyla teslim etmeye hazır olmadan saatin durabileceği yönündeki kaygısı onu çok endişelendiriyordu. Öyle çok uzaklara değil. Feribotla Gökçeada’ya gitmeliydi. Türkiye’nin en batısına kaçmalıydı. Yalnız kalmalıydı. Herkesten uzak Rumlar tarafından terk edilmiş köy konaklarında kalmalıydı. İnsanla ve arabalarla dolu feribot adaya yaklaştığı sırada, kalacağı oteli, gideceği tarihi köyleri ve kafeleri düşünmeliydi.

Kararsızlık içinde geçen birkaç yıldan, orada burada ikamet etme denemelerinden sonra istediği yere yerleşmişti. İnsana binde bir nasip olan itibarlı bir hayat sürmeye başlamıştı. Yapmış olduğu evlilik kısa sürmüş, karısının ölümüyle sona ermişti. Karısından yadigâr bir oğlu kalmıştı, o da şimdilerde evliydi. Gözlük camlarının ardından bitkin ve derin bakan bu gözler, görmek istemediği birçok olaya da şahitlik etmişti.

Gitmesi kolay bir yer arıyordu. Gökçeada’da karar kıldı. Selim, uysal bir kumsalın vereceği sakinlikle feribot tarifelerini inceliyordu. Masalsı bir şehir arıyordu. Kapadokya’ya gitmek istemiş, yanlışlıkla mı buraya gelmişti. İşte kafası karışık bu adam, kendisini sorgulatan nesneleri aralıksız izlemekten, eşini kaybedince hayaliyle yaşamaktan ve tıpkı âşıklar gibi aşk sözleri söylemekten başka bir şey bilmiyor, bir şey istemiyordu. Bununla beraber sakin kaldığı, aklını başına topladığı anlar da oluyordu. “Nereye gidiyorum?” diye ara ara soruyordu kendine. Bir zamanlar kendisi de bu hayat için atalarının zihnine uymak istememiş ama hayatı onlarınkine ne kadar çok benzemişti. Bazen kafası ve yüreği bir sarhoşluk içinde olur, sanki başka bir üst akıl yönetirdi onu. Adaya gelişinden iki üç hafta sonra Kabatepe iskelesine geçmek, adadan biraz uzaklaşmak istedi.

Feribotta bir kolunu korkuluk demirine dayamış, kalkışını görmek için rıhtımda duran insanları ve güvertedeki yolcuları seyrediyordu. Gece az uyuduğu için yanan gözlerini arada kapatıp dinlendiriyordu. Bir ara yolculuğun uzamasını, hiç bitmemesini istedi. Selim, topluma yabancılaşma, varoluşsal sorunlar, yalnızlık, anlaşılamama duygularını artık çok yoğun yaşıyordu. O anda içinden bir duygu koptu. Masmavi suların içinde yüzüyordu sanki.

Feribotun yavaş yavaş rıhtımdan ayrıldığını fark etti. Ada geride kalmıştı. Çok geçmeden kara namına her şey silinmişti. Sonsuz maviliğin ortasındaydılar. Etrafta tek bir kara parçası görünmezken Selim’in kulaklarına cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Şaşkınlıkla etrafına bakındı. “Denizin ortasında bu ses de neyin nesi? Karadan bu kadar uzaktayken cırcır böceklerinin sesi mi?” diye geçirdi içinden. Yanından geçen bir yolcuya bakmak istedi ama adam martılara simit atıyordu. Martıların simidi havada kapışını izledi. Kimse bu sesi duymuyordu. “Uykusuzluktan zihnim bana oyunlar oynuyor,” diyerek kulaklarını kapattı.

Boynuna şalını sarmış, kucağında bir kitapla seyyah bir kız, saatin akışından habersiz oturuyordu. Bölünmemiş bir mekânda zaman duygusu Selim’in elinden akıp gitmiş, kendi içinde bocalıyordu. Sanki kendi zihninin derinliklerinde yüzüyordu. Melankolik ve coşkun ruhlu biriydi. Durgun ve yorgun kalbini yokladı.

Birden solda bir kıyı belirdi. Feribot bu iskeleyi sağına aldı ve yavaşlayarak durdu. Rıhtım insanı hayretler içinde bırakıyordu. Adadan gelenler o göz alıcı yapılardan oluşan kompozisyonu geride bırakmışlardı. Feribotun kapağı indirildi. Yolcular boşalmaya başladı. Selim bir köşeye çekilmiş bu kadar insanın nereden gelip nereye gittiğini anlamaya çalışıyordu. “Keşke şu an öyle saçma bir şey olsa da zihnimdeki düşünceler dağılsa,” diye içinden geçirdi. O sırada bir yolcunun birdenbire üst takma dişleri damağından kurtularak alt dudağına düştü. Adam panikle dişlerini yakalamaya çalışırken yüzü öyle tuhaf, öyle komik bir şekil aldı ki görenler kısa bir süre kahkaha attı. Selim de tutamadı kendini. Yüzünün görünüşü sevimsiz, kaba saba bir adama benziyordu. Bir yabancıya karşı nadiren görülen bu komiklik dayanılır gibi değildi. Ancak tebessümün ardından ürperti geldi. “Ben daha bir saniye önce içimden böyle bir şey geçirmemiş miydim?” diye düşündü

Kahkahalarla geçirilen o birkaç saniyelik duraksama gündelik bir sohbetin önemsiz bir ayrıntısıydı. Oysa Selim için durum bambaşkaydı. Sosyalleşmeye meraklı, konuşkan bir adamın yüzeysel geçiştirdiği detaylar, sessiz ve kendi halinde birinin zihninde adeta devleşiyordu. İçine kapanık bir insanın gözlemleri bulanık olmakla birlikte duygu ve düşünceleri de ruhunun en derin yerlerine işlerdi. Diğerlerinin bir bakışla, hafif bir gülüşle ya da öylesine bir sohbetle üstünü kapatıp unuttuğu anlar, Selim’in sessiz dünyasında büyük bir olaya sarsıcı bir maceraya dönüşüyordu. “İşte edebiyat ve sanat tam olarak buradan, yalnızlığın yarattığı cesur ve büyüleyici güzellikten doğuyordu” diye geçirdi içinden.

Selim elindekileri masaya bıraktı. Gezilerde kullandığı ufak not defterini de. Dolma kalemini eline alarak, karşılaştığı durumların içinde tadını çıkarmaya en değer olan bu durumu zihninden kâğıda dökmeye karar verdi. Konuyu kendi kaleminin ışığında aydınlatma arzusu, birdenbire dayanılmaz dereceye varmış, yazma arzusuyla birleşip zihni doğum sancılarıyla kıvranmaya başlamıştı. Her zaman yaptığı gibi anı mühürledi. Gittiği her yerde hikâye topluyordu. Gençken öğrendiği fikirleri yazarak dışarıya atıyordu. Denizin ve gökyüzünün sarhoşluğuyla gözlerinin önünde güzel bir tablo oluşturuyodu. Garip saatler. Garip ve sancılı doğumlardı bunlar. Kağıtlarını ve kalemini bir yana bırakarak yine denize döndü.

Takma dişin oluşturduğu o anlık gülüşme, Selim’i daldığı derin kuyudan çekip çıkardı. Selim zihnindeki kadının kendisiyle birlikte iskeleye geldiğini fark etti. O kadın, mezarlıkta tesadüfen karşılaştığı bir yabancı değildi. Zihninde yıllardır yer alan bir türlü kâğıda dökemediği romanın ana karakteriydi. Adaya yerleştiği ilk günlerde bilgisayarla çalışmak Selim’e yetmedi. Ona dokunabileceği kokusunu duyabileceği bir zemin lâzımdı. Adadaki dükkanları tek tek gezdi ama aradığı saman kâğıdı kokan defteri bulamadı. Sırf o kadını yazacağı doğru defteri bulmak için Kabatepe iskelesine, karşı kıyıya geçmeye karar verdi. Eski bir sahaftan, saman kâğıdı kokan sert kapaklı bir defter almak için içeriye girdi.

Yaşlı amca onu görür görmez; “Gökçeada’dan geldiniz değil mi beyefendi? Feribota yetişecekseniz fazla bakınmayın. Defteriniz hazır. Kırmızı şallı bir hanımefendi az önce bıraktı bunu. Yazacağı hikâyenin son satırı için sizi Ada’daki kafede Yeşil Ev’de bekliyor olacak.”

Selim büyük bir şaşkınlık içindeydi. Defteri eline aldı. Deftere dokunduğu an sanki boşluğa temas ediyor gibiydi. Kapağını açtı. İlk sayfada “Selim aradığı defteri kendi iradesiyle bulduğunu sandı.” Şaşkınlıkla sayfaları çevirdi. Sayfalar boştu. Yaşlı adama bu yazının ve kırmızı şallı kadının kim olduğunu soracaktı ama yaşlı adam çoktan dükkânın arka odasına geçmiş, gözden kaybolmuştu.

Akşam feribotu ile adaya dönerken kolunu yine korkuluk demirine dayadı. Cebinden çıkardığı dolma kalemin kapağını açtı. Rüzgârdan savrulan defterin yapraklarına rağmen, kadının mezarlıktaki tasvirini ve hissettiklerini yazmaya başladı.

Adaya vardığında Yeşil Ev’e geçmeden önce adayı yüksekten gören Kaleköy’e doğru yürüdü. Ceneviz kalesinin altındaki antik limanı ve batan güneşi izlerken ruhu huşu içindeydi. Bir an içinin çekildiğini hissetti. Bir karakterin metnin sonuna yaklaştığında, uçurumun kenarında hissettiği derin belirsizlik tam olarak böyle bir şey olmalıydı.

Oradan rotayı Zeytinliköy’e çevirdi. Selim adım attıkça sokaklar genişlemek yerine daralıyordu. Daracık Arnavut kaldırımlı sokaklarda birbirine yaslanmış taş evlerin arasından geçerek, Yeşil Ev Kafeye doğru yürüdü. İçeriye girdi. Sakızlı muhallebi ve dibek kahvesi söyleyip masaya doğru yürüdü. Masada, omuzlarına sarındığı kırmızı şalıyla önündeki saman kâğıdı kaplı deftere dolma kalemiyle bir şeyler karalayan o kadın oturuyordu.

Selim adımını attığı an, adımlarından ses çıkmadığını fark etti. Cırcır böceklerinin sesi vardı, duyuyordu onları. Kendi varlığı ise sessizliğe gömülmüştü. Sahaftan aldığı defter ve dolma kalem de yanında yoktu.

Kadın başını defterden kaldırmadı. “Sonunda geldin Selim,” dedi. Sesi mezarlıkta okunan “Hüve’l-Baki” yazıları kadar derin, ıhlamur ve yasemin kokusu kadar tanıdıktı.

Selim kalakaldı. Göğsündeki eski sıkışma hissi, kırk yaş üstünün getirdiği yorgunluk, mesleksizlik hissi, mezarlıkta rüzgârın ceketini kıpırdatmayışı, açık denizin ortasında duyduğu cırcır böcekleri, kendi gölgesinin olmayışı…  Kısa süren evliliği, ölen karısı, oğlunun varlığı, hatta Gökçeada feribotunda dişleri damağından düşen adama dair zihninde büyüttüğü estetik tahlil. Bütün insani ağırlıklar birdenbire birer kurgu öğesine dönüştü.

“Ben” dedi Selim. “Seni yazmak için karşı kıyıya geçtim. Sen benim romanımın yıllardır beklediğim karakterisin, mezarlıkta görür görmez anladım bunu. Senin için sahaftan defter aldım.”

Kadın hafifçe gülümsedi. Defterin son sayfasını Selim’e doğru çevirdi. Defterin sayfasında tam da az önce Selim’in yaşadığı an yazılıydı; “Selim, Gökçeada Zeytinliköy’de Yeşil Ev Kafenin kapısından içeri girdi. Gerçeğe uyandığı anın şaşkınlığıyla bana bakıyordu.”

“Yazarlar,” dedi kadın dolma kalemin kapağını kapatırken; “Kendi içlerindeki yalnızlığı, çaresizliği ve gitme arzusunu tek bir bünyede taşıyamadıklarında onu parçalara bölerler. Seni kırk yaşını geçmiş, hüzünlü yalnızlığı seven çalışkan disiplinli melankolik adam olarak ben oluşturdum Selim. Mezarlıkta gördüğün o kadın bendim. Seni bu hikâyenin içine çekmek için bıraktığım bir imgeydim. Parmağımdaki mürekkep lekesi ile seni yazıyordum. Hatta feribotta takma dişi düşen adamı hatırlıyor musun? Onu bile sırf senin melankolini birkaç saniyeliğine dağıtmak, sana insani bir tebessüm vermek için eklemiştim kurguya.”

“Seni kurgularken sana çok yüklendim Selim. İçindeki yaratım suçluluğu yüz hatlarına düşmüştü. Sana bitmek bilmeyen bir gitme ve kaçma arzusu, yarım kalmış metinler, erken gelen varoluşsal sorgulamalar, hiç olmamış bir geçmiş yükledim. Çünkü kendi hayatımda katlanamadığım ne varsa hepsini senin omuzlarına yükledim. Seni yaşatmadım. Sen bu kederin içinde her okumada okur tarafından yeniden doğacaksın. Affet beni, bağışla lütfen. Seni kurguya çekmek için değil, kendi çaresizliğimi birilerine yüklemek için oradaydım. Omuzlarındaki o yorgunluk aslında benim taşıyamadığım yorgunluktu.

Sana bakarken aslında kendi aynama bakıyorum. Seni kaçmak isteyen melankolik bir adam yaptım çünkü kendim kaçamıyordum. Seni hiç yaşanmamış bir ömrün ortasında bıraktım çünkü kendi otuzlu yaşlarımın karmaşasında kaybolmuştum. Senden daha canlı, senden daha gerçek değilim Selim. Hangimizin daha kurgusal olduğunu ben bile bilmiyorum.”

Kadın cümlesini daha fazla devam ettiremedi. Ellerini başına koydu. Sanki zihninin içindeki incecik kemikler birer birer kırılıyordu. “Dur bir dakika… Sen… Sen gerçekten nasıl buradasın?”

Flaubert gibi var ettiği kadının zehrini kendi ağzında hissedenleri, Charles Dickens gibi kendi yarattığı bir canın ölümüne ağlayanları duymuştu da, Mary Shelley gibi kendi kabusunu canlı kanlı karşısında bulan ilk kadın kendisiydi belki de. Büyük ustalar kurgunun kahrını nasıl çekmişler tek tek hatırlıyordu.

Ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri titremeye başladı. Masanın kenarına tutundu. Kendi elleriyle yazdığı bir hüznün karşısında canlı canlı durması…

“Ben… Ben aklımı mı kaçırıyorum?” “Ne yaptım ben? Kelimeler… Kelimeler kâğıttan döküldü mü? Nasıl çıkabildin o sayfadan? Ben mi çıldırıyorum, yoksa bu ada mı, masa mı, bu gece mi benimle oynuyor? Nasıl olur da karşıma dikilip bana bakabilirsin? Zihnim mi bölündü benim?

Elleriyle yüzünü kapattı. Parmaklarındaki mürekkep lekesi alnına bulaştı. Midesi bulandı. Uyanmak istedi. Yüzü bembeyazdı. Karşısındaki adam bir hayal değilse, kendisi bir akıl hastanesinin odasında mıydı yoksa?

“Hangimiz gerçek, Selim?” dedi gözlerini açarak. Ben seni yazarken mi delirdim, yoksa sen beni çıldırtmak için mi buraya geldin? Dokunsam… Dokunsam sıcak mısın, yoksa parmaklarım havanın içinden mi geçecek?

Selim masaya doğru bir adım attı. Ellerini masaya dayamak istedi ama parmakları masanın yüzeyini tam olarak hissedemedi. Karşısında akıl sağlığının kıyısında sallanan bu kadının hezeyanı Selim’in kendi varlığına dair son inancını da aldı. Kendi çıldırmışlığı ile kadının deliliği arasında kalan Selim, kadına; “Şimdi ne olacak? Beni bir kurgunun içine hapsettin ya.” dedi.

Kadın defteri yavaşça kapattı. O defter ikisinin de içine girdiği bir mezar taşıydı. Defterin kapağında romanın adı yazıyordu.

“Şimdi” dedi kadın yavaşça ayağa kalkıp kırmızı şalını düzelterek. “Son noktayı koyuyorum. Sen ait olduğun yere, satırların arasına dönüyorsun. Ben yarın bu adadan gitsem de, hayatım boyunca oluşturduğum kederli adamın vicdan azabını taşıyacağım. Ama ne zaman bir okur bu sayfaları açsa, benden çok daha gerçek bir biçimde yaşamaya devam edeceksin.”

Kadın başını kaldırdığında, masanın karşısındaki sandalye boştu. Omuzlarındaki kırmızı şala biraz daha sarındı. Değişik bir ruh halindeydi. Korku ile endişe arasında. Sandalyeden kalktı. Kafe kapısından dışarıya Zeytinliköy’ün taş sokaklarına doğru yürüdü.

Dışarıda sadece hiç durmadan öten cırcır böceklerinin sesi vardı.

Aynur Macit

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir