
Her şey, kendi doğasına içkin bir gayeye doğru yönelmiş olup potansiyel halden fiil haline doğru ilerleyen bir tamamlanma sürecine tâbi. Tohumun ağaca, çocuğun insana, filizin çiçeğe dönüşmesi gibi, kainattaki her unsur kendi içkin gayesini gerçekleştirmek için hareket eder. Varlık, anlamlı bir akış içerisinde. Şeyler, olandan olması gerekene doğru yol alır. Buradan hareketle, ölümün de kendine içkin bir gayesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her şey kendi sonuna doğru yürür; ölüm ise bu yürüyüşün sınırında hayatın anlamını görünür kılar. Said Nursi hazretleri, “Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.” derken son derece haklıdır.
Ölüm, herkes için kaçınılmaz bir gerçek… Doğar doğmaz bilinçsiz olarak ölümün elinden tutar, bir süre sonra da hakikatine ereriz. Kuşkusuz ölümün gelişiyle dünya hayatı sona erer. Ölüm, dünyada alınan nefeslerin bitmesi, heveslerin kursakta kalmasıdır. Ama ölüm, hayatın ötesinde bir gayeye hizmet ediyor olamaz mı? Eğer ölüm sadece yok etmek için var olsaydı, böylesine büyük bir faaliyet anlamsız görünürdü. Her gün binlerce insanı, her asır milyonlarca insanı, tarih boyunca milyarlarca insanı yeryüzünden çekip alan ve toprakla buluşturan ölümün gayesi olmadığını düşünmek, varlığın bütününü anlamsızlığa teslim etmektir. Sayısız insan, ölerek koca bir israfa hizmet etmiş olabilir mi? Tabii ki olamaz. O halde ölümün de bir gayesi var ve kendinde içkindir.
Temel yanılgı, sanırım ölümü hayatın zıddı olarak değerlendirmek. Modern zihnin genel eğilimi budur, hayatı varlık, ölümü ise yokluk olarak telakki eder. Ölünce her şeyin biteceğini düşünür. Oysa insan beden ve ruhtan ibarettir. Toprak olacak bedendir, ruh değil. Klasik düşüncede ise ölüm, hayatın tamamlayıcısıdır. Ölüm olmasaydı hayat da anlamını yitirirdi. Sonsuz bir akış içinde hiçbir şey kıymet kazanamazdı. İnsan sevdiği şeyleri değerli bulur, çünkü geçici olduklarını bilir. Bir gün ayrılık yaşanacağını bilmek, kavuşmayı anlamlı kılar. İnsanın öleceğini bilmesi de hayata dört elle sarılmasını sağlar. Ölüm düşüncesi, hayatın her anının bir daha ele geçmez bir hazine olduğun farkına vardırır ve insanı hayata bağlar.
Hayvanlar doğar, büyür ve ölür, fakat öleceklerini bilerek yaşamazlar. Çünkü akıldan mahrumdurlar. İnsan ise ölümün gölgesinde nefeslenir. Her an ölümün sıcaklığını ensesinde hisseder. Buna rağmen içinde sonsuzluk arzusu taşır. Sonlu bir varlık, içinde sonsuzluk özlemi taşıyor! Sonsuzluk özlemi, ancak ölümün varlığı sebebiyle anlamlı olabilir. Öbür türlü gereksiz bir hevesten ibaret kalırdır. Ölüm, hayatın devam edeceğinin göstergesidir. İnsana bütün hikâyenin bu kadar olmadığını, dünya hayatının bir durak olduğunu fısıldayan ölümün ta kendisidir.
Girişteki cümlede geçen “ölümün hayattan daha büyük bir şey istemesi” ifadesi, dünya hayatının bizatihi amaç olamayacağına işarettir. Tohum toprağa düşer ve ölür ama amacı sümbül vermektir. Ölümün ısrarla hayatı tasfiye etmesi de bundandır. Faniden bakiye geçişin anahtarıdır ölüm. Hayatı daha büyük bir hakikate taşır. O halde mezar, bedenin son durağı ama ruhun asıl vatanına açılan kapısıdır. Daha açık bir ifadeyle ölüm, ölümsüzlük kapısının anahtarıdır. Ebediyetin yolu ölümden geçer.
Nihai tahlilde her varlık içkin bir gayeyle hareket edip kemaline ulaşmak isterken, ölümün bu düzenden bağımsız veya amaçsız olduğunu düşünmek hiç de akıl kârı değil. Ölüm, her şeyi asıl menziline kavuşturan sınır kapısıdır. Alıntıda geçen “ölüm”den kasıt ölümden sonrası, “hayat”tan kasıt ise dünya hayatı olsa gerek. “Ziyade” kelimesi ise, dünya hayatının sınırlılığına karşılık ahiret hayatının kalıcı oluşuna işaret ediyor. Ölüm, hayatı aşan ve daha büyük bir gayeye yönelten bir geçiştir. Dünya hayatı, geçici ve sınırlı bir sahne iken, ölüm insanı bu sahneden alıp kalıcı bir âleme yönlendiren kapı hükmündedir. Ziyadelikten buradan kaynaklanır. Sonsuza gör kırpmasından…
Sulhi Ceylan

