
Orhan, elinde bir bavulla salona girince, ev sahibi Haldun Bey başta olmak üzere orada bulunan herkes hayretle dönüp ona bakmıştı. Hemen hepsi liseden beri arkadaş olan bu adamlar, her ne kadar Orhan’ın çılgın hallerine alışık olsalar da elinde kahverengi bir bavulla, çay toplantısına gelmesine bir mana verememişlerdi.
İsminin sonuna “Bey” sıfatı arkadaşları tarafından daha okul sıralarında eklenmiş olan ev sahibi Haldun Bey birkaç sene evvel, babasının beklenmedik ölüm haberi üzerine yegâne varis olarak, Paris’teki eğitimini yarım bırakıp apar topar geri dönmüştü. Babasından kalan işlerin başına geçmeyi düşünürken, varisi olduğu akarların kendisine ömür boyu yeteceğini görünce çalışmaktan vazgeçmiş, kendini daha çok düşünmeye adamıştı. Daha doğrusu, eski ahbaplarını çay toplantıları adı altında hanesinde toplamaya; kimi zaman siyasi, kimi zaman tarihi, kimi zaman moda veya sanatla ilgili konuları konuşup tartışmaya dayalı bir hayat yaşamaya başlamıştı. Sarıyer’de, Boğaz’a nazır köşkünde, kendi çapında bir kültür çevresi oluşturmuştu. Hatta bir dergi çıkarmış fakat uzun ömürlü olmamıştı.
Bu çay toplantılarının en renkli siması, Haldun Bey’in uzaktan akrabası olan, Septik Orhan’dı.
Haldun Bey, onu salonun ortasında elinde bavuluyla görünce, “Hayırdır Orhan, yolculuğa mı çıkıyorsun?” diye sordu. Orhan’ın göz bebeklerinin karasında bir ışık yanıp söndü, ağzından hırslı bir “Evet” çıktı.
Sezai’nin “Nereye?” demesi üzerine, Orhan alaycı bir bakışla dönüp “Varlığına emin olduğun, daha doğrusu öyle zannettiğin Allah aramaya gidiyorum!” dedi. Orhan’ın bu sözlerini kimse yadırgamadı, Onun da “Septik” lakabı lise yıllarından kalmaydı. Ta o zamanlarda, kendi kendisiyle kalınca “Ben var mıyım?” başkasıyla sohbet ettiğinde de, sohbetin ortasında birdenbire “Sen, var mısın?” diye sorardı. Bunu o kadar inanarak sorardı ki, az önce konuştukları konunun içeriği ne kadar alakasız olursa olsun, muhatabı, sorduğu soruyla ilgili bir şeyler söyler veya söylemek için çabalardı.
Sezai “Zannetmiyorum! İnanıyorum!” dedi. Orhan yine alaycı bir bakış attıktan sonra bir sandalye çekip oturdu, “İnansaydın olmazdın!” dedi ve devam etti. “Eğer senin dediğin gibi her an bizi gören, işiten; ama hiç uyumayan, yemeyen, içmeyen, her an ama her an, bizimle beraber olan bir Allah olsaydı, şu an bana değil ona bakar, onu görür, onu işitir, onunla yatıp onunla kalkardın! Eğer senin inandığını söylediğin gibi bir Allah olsaydı ve ben ona inansaydım ki böyle bir Allah olsun da insan inanmasın! Emin ol, onun an be an huzurunda olmaktan, konuşamaz, yiyip içemez, gülüp eğlenemez, hatta evet hatta düşünemez, hissedemez, sevemezdim. Senin dediğin gibi bir Allah olsaydı, an be an beni gören bir Allah olsaydı kıpırdayamazdım. Senin dediğin gibi bir Allah olsaydı, yani öylece gözlerini üzerime dikmiş bana bakan bir Allah olsaydı uyuyamazdım. Anlıyor musun, uyuyamazdım. Onun bana baktığı gibi ona bakar, ona bakmaktan yorulmaz fakat olduğum yerde titreye titreye eriyip tükenir, yok olur giderdim. Senin inandığını iddia ettiğin gibi bir Allah olsaydı çıldırırdım anlıyor musun, çıldırırdım!” diye haykırarak yumruğunu masaya vurup kan ter içinde ayağa fırlamıştı. Sezai de heyecanlanmış, onunla beraber ayağa kalkmıştı. Fısıltı halinde ve hayretle: “Sen… Sen… İnanıyorsun!” demişti. Orhan “Hayır… Hayır. İnanmıyorum, hatta senin de inandığına inanmıyorum.”
Alnından çenesine kadar inen terleri cebinden çıkardığı mendille sildi. Biraz durulur gibi oldu. Yine devam etti. “Dünyada bakılmadık yer bırakmayacağım! Şimdi, şu an, hiçbir insan oğlunun ulaşamadığı bir ormanda, devrilip giderken hiç kimsenin sesini duymadığı bir ağacın yanında durup, Allah orada mı diye bakacağım. En sarp kayalara tırmanıp, sürünerek yalçın kıyılara ulaşıp; kayalara başını vurup parçalayan azgın dalgaların hiçliğe karışıp giden seslerine kulak kabartıp Allah orada mı diye bakacağım! Kudurmuş denizlerde göğsümü azgın sulara siper edip Allah orada mı diye bakacağım! Uçsuz bucaksız bozkırlarda bir karınca yuvasının başında oturup izleyeceğim, Allah orada mı? Kuş uçmaz kervan geçmez çöllerde günlerce bir kum tanesinin başka bir kum tanesi üstüne konup durmasını sabırla bekleyip Allah orada mı bakacağım! En kudurmuş vahşi hayvanların ağızlarına, en yüksekte uçan kuşların pençelerine bakacağım, Allah orada mı! Derin göllerin diplerinde, sık ormanların en kuytu yerlerinde arayacağım, Allah orada mı! Bütün karaları ve denizleri dolaşacağım. Bütün dağların, ovaların, hayvanların ve bitkilerin, tek tek bütün ırklardan insanların yüzlerine bakacağım, Allah orada mı! İşte o zaman diyeceğim ki ey insanlar, ey insanlık hatta ey ölüler, ey filozoflar, ey alimler, ey cahiller ey Allah’a inananlar ve inanmayanlar, ey sesimin çarptığı her nesne bilin ki Allah yok!” Septik Orhan bir nefes boşaltarak az önce fırladığı sandalyeye tekrar oturdu. İki dirseğini masaya dayayıp başını avuçladı. Başı zonkluyordu. Bir müddet öyle kaldı. Biraz sonra yanına düşmüş kahverengi bavulunu alıp çıktı. Herkes hayretle arkasından baka kaldı.
Salondakiler az sonra gayrıihtiyari birkaç gruba ayrılıp çeşitli konular hakkında konuşmaya başladılar. Bir ara Kâmil, Haldun Bey’e dönüp “Azizim, Septik Orhan bir gün dönüp ‘Allah yokmuş!’ dediğinde, sen de şu agnostizminden vazgeçecek misin?” dedi. “Hayır, çünkü sonuç ne olursa olsun inanmış olacak. Oysa bana belgeler gerekli, kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza! Aklımla biliyorum ki varlığı da yokluğu da ispatlanamaz!”
Bu sırada yanlarına yaklaşan Cavit: “Ya hu kardeşim, çoğunuz ateist, deist, agnos… Neydi o? Her neyse! İçimiz de bir sofu Sezai, bir de bendeniz günahkâr Cavit’ten başka Allah’a inanan yok. Niye bu meclislerde çay içip duruyoruz. Şimdi şu güzel akşamda hafif bir içki bizi düşüncenin zirvelerinde aheste aheste yürütmez miydi?” Kâmil, Haldun Bey’i bırakıp, Sezai’ye döndü: “Ne dersin Sezai kardeş, Septiğin hiç hakkı yok mu? Şimdi, şu Cavit’le benim aramda ne fark var? Ben Allah yok diyorum ve yokmuş gibi yaşıyorum. O Allah var diyor ama yokmuş gibi yaşıyor!” Sezai, bir müddet sessiz kaldıktan sonra: “Düşünüyorum da galiba bu durumu doğuran gaflet, bir çeşit merhamet!” dedi.
Kâmil: “Nasıl yani?”
Sezai: “Gerçekten de biz Allah’ın her an bizi gördüğü gerçeğinin idrakinde olsak, insan ve imtihan olmanın sırrı kalmaz. Hele bu halimiz, yani bedeni ihtiyaçlar içinde iken gafletsiz olmak büyük bir terbiye, asri tabirle uzun soluklu bir eğitim gerektirir. Aksi takdirde insan gerçekten de çıldırır!”
Kâmil: “Peki bu merhamet hakkından biz inanmayanlar neden istifade edemiyoruz?”
Sezai: “Çünkü siz Allah’ın celâl isminin nurunun gitgide Allah’tan uzaklaşarak koptuğu, gitgide karardığı karanlık şualarına tesadüf ediyorsunuz!”
Kâmil: “Hah! Müthiş! Nerde adalet!”
Sezai: “Kendi nefsimde itiraf ediyorum ki bu iş akılla çözülemez. Kuru akılla dinini, imanını kanıtlamaya çalışan aslında zayıftır! -ki benim de uzun süre kendi içimde verdiğim bir mücadeledir bu. Bu asrın pohpohladığının aksine aklın bu meselede kulaktan, gözden, burundan daha fazla gücü yoktur. Aklın işi sorgulamak değil, teslim olmaktır!”
Kâmil: “Ateistlik benim elimde mi değil mi?”
Sezai: “Hayır tercihin. Fakat tam olarak değil! Ya da bilmiyorum, en azından insan denemeli!”
Kâmil: “O zaman da din meselesi ortaya çıkıyor, inanan çok ama çeşit çeşit…”
Sezai: “İşte burada devreye akıl giriyor. Tabii nefsle beraber.”
Kâmil: “Dostum, Sezai, sen açıkça diyorsun ki elinden geliyorsa Allah’a inan, doğru dini bul, yoksa senin için yapabileceğim bir şey yok!”
Sezai önce sustu. Sonra: “Bunun nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini bilmiyorum! Açıkçası bir çaba gerekir mi ona da emin değilim. Henüz sekiz yaşımdaydım ve evimize kadınlar doluşmuştu. Bir tanesi beni annemin yatağına kadar götürdü. Uzun zamandır hastaydı. Galiba beni görünce üzülüyordu. Bu yüzden son günlerinde birbirimizi hiç görmedik. Yalnızca bazı geceleri gizlice yattığı odanın kapısına gelip zorlardım. Bir türlü açılmazdı. O zaman içerden inlemeye benzer sesler duyardım. Oracıkta oturup içli içli ağlardım. Annemin de içerde ağladığını duyardım. O gün annemin yatağına yaklaşırken, kadınların önünde ağlamaktan utandım. Annemin yüzü bembeyazdı. Dudaklarında hâlâ solmamış bir gülümseme vardı. Kadınlardan biri hadi yavrum öp anneni dedi. Yanağını öptüm. Beni dışarı çıkardılar. İşte o günden beridir Allah’a inanıyorum. Bu benim elimde değil. Sanki ona inanmasam annemi bir daha göremeyecek, onu sonsuza dek üzgün, hasta ve kederli bırakacağım. Bu his ben büyüdükçe başka dayanaklar buldu; Orhan belki bütün dünyayı dolaşıp gelecek fakat inanmayacak. Oysa benim inanmak için ne dünyanın öbür ucuna gitmeye ne görkemli şelaleler görmeye ne dağların doruklarına ne ormanların içlerine ne bir kuş cıvıltısına ne bir çiçek kokusuna ne de gün doğumuna veya batımına ihtiyacım yok. O ki benim içimin içinde. Onu görmeden, onu duymadan yaşayamam. Kalbimin yokluğundan şüphelenebilirim ama ondan asla! Aklımı inkâr edebilirim fakat onu asla! Gözlerimi oysalar, kulaklarımı kesseler, dilimi dağlasalar onun canımda olduğunu inkâr edemem!”
Kâmil, konuyu başka mecradan devam ettirmek istedi: “Bir de bir türlü tanışma fırsatı bulamadığımız arkadaşın… Peyami Safa. Son kitabını okudun mu? Hiçbir kitabında bahsetmediği gibi bunda da peygamberden bahsetmiyor! Neden? Acaba peygambere dair savunamayacağını düşündüğü şeyler mi var? Ya da bilimin ışığında aydınlanmış bu asırda, Niçe’nin de öldü dediği Tanrı’yı diriltmeyi mi daha çok mu önemsiyor? Veya insanlığı tek dinde birleştirmek mümkün olmadığı için en azından bütün dinleri hoş gören evrensel bir tanrı inancı mı kurguluyor!
Çünkü Matmazel Noraliya‘nın, Budist mi, Hindu mu, Müslüman mı olduğunu anlamak güç. En sadık müridi bir Hristiyan, Rum bir hizmetçi. Matmazel ‘Bütün dinler Allah’a ulaştırır, fakat İslam en kısa yoldur’ diyor. Gerçekten de İslam’da böyle bir genişlik var mı?”
Sezai: “Kâmil, öncelikle orada Seyyidü’s-sakaleyn dediği Hz. Muhammed’dir.”
“Nereden bilelim. Mesela bu romanı Hint diline çevirelim. Orada bu kelime cinlerin ve insanların efendisi diye çevrilsin eminim birçok dilde cinin karşılığı kötü ruh olacaktır. O zaman her dinin mensubu bu sıfatı kendi büyüğüne rahatlıkla atfedebilecektir, değil mi?”
Sezai, bir şey söyleyemeden konu değişti. Haldun Bey, ortaya komünizmle ilgili bir soru atmıştı. Gece geç saatlere kadar konuştular.
Aylar sonra bir çay partisinde Orhan’dan bir not okundu:
“Sahra… Gece ve sonsuz çöl… Sonsuz çöl ve milyon kere milyon yıldız…”
Orhan’dan uzun yıllar boyunca ara ara notlar geldi. Kimi resmi bir kanaldan kimi dünyanın öbür ucunda, karşılaşılması hayrette bırakan bir tanıdık aracılığıyla. Her notu heyecanla okunuyordu. Özellikle kendisiyle ilgili bir not ya da haber alanlar, toplanacakları günü bekliyor; herkes masa başında toplandığında bunları yüksek sesle okuyor veya anlatıyordu:
“7 Mart 1950. Yağmur… Günlerce ama günlerce durmadan yağan bir yağmur. Derimizi soyacak, kemiklerimize ulaşacak gibi bir hırsla ama ince ince yağan bir yağmur…”
“18 Eylül 1953, Tibet. Güneşe, aya, yıldızlara, defne yaprağına tapan; hatta bir dağa secde eden adamlar gördüm. İnsan her şeye tapmış!”
“23 Aralık 1962, Issık Gölü. Gece… Yıldızlar gölü doldurmuş! Bir gün bu güzellik yok olacak!”
“15 Nisan 1963. Okyanus! Bina boyu dalgalar. Ağzını açmış ejderhalar gibi kudurmuş bir deniz; beşik gibi sallıyor, kaçak bindiğimiz kuru yük gemisini.”
“3 Mart 1965. Hintli bir tüccarla Vietnam Savaşı’nın içinden geçtik. Yeni öldürülmüş bir Amerikan askerinin cesedi… Yakışıklı, genç ama yorgun. Hintli; cesedin üzerinden gümüş bir madalyon çıkardı. Kalp şeklinde. Küçük bir kızın ve güzel bir kadının resmi vardı içinde.”
“3 Mart 1965. Kanlar içinde Vietnamlı bir kadın cesedi, kucağında bir kız çocuğunun cansız bedeniyle; yağmuru ve ormanı çağırıyor.”
“1966, Angola. Bu güzel kızlar bir gün yok mu olacak!”
“8 Eylül 1967, Kahire. Kendi mezarını kazan tanrılar yurdu!”
“18 Kasım 1967, Sina Çölü. Ben… Biz… Yok mu olacağız!”
“24 Temmuz 1968, New York. Brooklyn köprüsü… Her şeye tapan insan gördüm. Pi sayısına ve plastiğe bile…”
“23 Ağustos. Büyük deniz… Okyanus. Bahr-i Muhit. Umman. Ulu Taluy. Bahr-i Zulmet. Yok olmak istemiyorum!”
“30 Ağustos. Yok olamam!”
Yirmi küsur sene bir seyyah-ı âlem gibi deveran eden Septik Orhan’a tesadüf eden birkaç kişi, ahvaline dair aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler: “Tıraşlı, temiz bir baş, birazdan derse girecek olan profesör kadar titiz bir giyim, kaybettiği gözlüğünü arar gibi telaşlı bir tavır ve içinde ışıklar parlayıp sönen bir çift göz, bir de elinden hiç bırakmadığı kahverengi bir bavul ve içinde taşıdığı eski bir kitap…”
Uzun müddet haberlerin ardı arkası kesildi. Yıllar sonra bir gün elinde kahverengi bavuluyla çıka geldi Orhan. Görenler, Fatih sırtlarında, anne tarafından, dedesinden kalma tek katlı, ahşap ve bahçesi tarumar olmuş bir evde kaldığını söylüyorlardı. Haldun Bey, henüz beş yaşlarında olan kızı Cemile’nin elinden tutup, anne tarafından akrabası sayılan Orhan’ı ziyarete gitmişti. Merak ediyordu. Sora sora bulduğu evin, tahtadan bahçe kapısını itince, Orhan’ı, bahçeye açılan balkonda, elinde eski olduğu anlaşılan bir kitaba dalmış buldu. Yüzünde yılların hercümerciyle beraber bir sekînet vardı. Ne olmuştu, nasıl olmuştu bilinmez. Sorsan anlatmaz. Yalnız ağzına pelesenk olmuş bir söz var ki gece gündüz kendisine tesadüf edenler mutlaka duyardı, Haldun Bey’le göz göze gelince de tekrar etti:
“Allah’ım, Allah’ım! Seni bulan neyi kaybetti? / Allah’ım, Allah’ım! Seni kaybeden neyi buldu?”
Tahir Tarık Balıkçı

