Bir Hikâye ve Bir Rüya

Bir zaman, birçok düşünce ve riyazetle oldukça meşgul idim. Bilgi problemi beni zorlamış; kitaplarda bu hususta belirtilenler de beni düze çıkarmamıştı. Bir gece, uykuya benzer bir hâlde bende bilinmedik bir şey zuhur etti. Her yanımı saran bir haz, ışıl ışıl bir parlaklık ve muhteşem bir nûr içindeyken bir insan siluetinin belirdiğini gördüm. Bir de baktım ki o, beni hayrete düşüren bünyesi ve ürperten azametiyle, nefislerin yardımcısı ve hikmetin önderi, Muallim-i Evvel (Aristoteles) idi. Beni selâmlayarak karşıladı da ürpertim gitti ve yabancılık ünsiyete dönüştü. Ona bilgi probleminin zorluğundan yakındım. Bana:

– Nefsine dön! İşte o zaman mesele çözülür, dedi.

– Nasıl olacak bu? dedim

– Sen, kendini idrak edicisin. Zâtını idrak etmen ya zâtınla ya da zâtın dışında başka bir şeyle olur ki bu takdirde senin için başka bir kuvvet veya zâtını idrak edecek başka bir zât gerekecek. Bu durumda söz tekrar eder durur. Bunun imkânsızlığı açıktır. Zâtını zâtınla idrak ettiğinde bu, zâtında zâtına ait bir eser itibariyle mi gerçekleşiyor? diye sordu.

– Evet! Dedim.

– Bu eser zâtına mutabık değilse bu zâtının sûreti değildir ve sen onu idrak etmiş olmazsın, dedi.

– Eser zâtımın sûretidir, dedim.

– Sûretin, mutlak nefse mi ait yoksa başka sıfatlarla hususileşen bir nefse mi aittir, dedi. Ben ikinci şıkkı seçtim. Bunun üzerine dedi ki: Nefisteki her sûret tümeldir. Birçok tümelden oluşsa da bu onda ortaklığa mâni olmaz. Ortaklığa mâni bir şey farz edilirse bu başka bir mâniden ileri gelir. Sen zâtını, bizâtihi ortaklığa mâni bir hâlde idrak etmektesin. Dolayısıyla bu idrak sûretle gerçekleşiyor değildir.

– “Ben” mefhumunu idrak ediyorum, dedim.

– Ben olması bakımından “ben” mefhumu ortaklığın oluşmasına mâni değildir. Sen de bilirsin ki tikel olması bakımından tikel, başka bir şey değil, tümeldir. “Bu”, “ben”, “biz” ve “o” [sözcüklerinin], tikel işaretin dışında soyut mefhumları itibarıyla tümel olan akledilir mânaları vardır, dedi.

– Öyleyse bu idrak nasıl gerçekleşiyor? dedim.

– Zâtını bilmen, zâtının dışında bir kuvvetle olmadığına göre sen de bilirsin ki zâtını idrak eden başkası değil sensin ve bu idrak ne mutabık bir eser ne de mutabık olmayan bir eserle gerçekleşir. Öyleyse senin zâtın hem akıl , hem akleden, hem de akledilendir, dedi.

– Bilgimi biraz daha artır, dedim.

– Tasarrufta bulunduğun bedenini ondan ayrı kalmayacak şekilde sürekli olarak idrak etmiyor musun? dedi.

– Evet, ediyorum, dedim.

– Bu, zâtında tekil bir sûretin hâsıl olmasıyla mıdır? Ki bunun imkânsız olduğunu biliyorsun, dedi.

– Hayır, tümel sıfatlar alarak gerçekleşiyor, dedim.

– Sana özgü bedenini hareket ettiriyorsun ve onun sana özgü tikel bir beden olduğunu biliyorsun. Dolayısıyla aldığın sûretin kendinde ortaklığın gerçekleşmesine bir mâni yoktur. Öyleyse bu sûreti idrak etmen, bedenini idrak etmen değildir zira bedene ait mefhumun başkasına ait olduğu düşünülemez. İlâveten, sen kitaplarımızda nefsin, müfekkireyi kullanarak düşündüğünü okumadın mı?

Müfekkire tikelleri terkip ve tafsil eder ve orta terimi düzenler. Cismanî olduğu için, mütehayyilenin tümel şeylere erişmesi söz konusu değildir. Nefis, tikel şeylere muttali olmazsa öncülleri nasıl terkip edecek ve tikellerden tümelleri nasıl çekip çıkaracak? Müfekkireyi hangi şeylerde kullanacak? Hayalden nasıl alacak? Mütehayyilenin tafsilde bulunması ona ne fayda verecek? Nefis tefekkür yoluyla neticenin ilmine nasıl hazır hâle gelecek? Dahası mütehayyile cisimseldir. Mütehayyileden alınan sûret nefiste tümel iken, mütehayyile nefsini nasıl idrak edecek? Sen, mütehayyileni ve vehmini iki tikel varlık olarak bilirsin. Anlamış olman gerekir ki vehim bu ikisini [kendini ve mütehayyileyi] de inkâr eder, dedi.

– Allah ilim zümresinden sana hayır nasip etsin! Beni biraz daha irşat et, dedim.

– Nefsin kendisini ne mutabık bir eserle ne de sûretle idrak ettiğini anladıysan bil ki düşünme, maddeden soyut zât için bir şeyin hazır olmasıdır; istersen “bir şeyin zâttan gaybette olmayışıdır” diyebilirsin. Hatta bu son tanım daha tamdır. Zira o bir şeyin kendisini ve bu şeyden başkasını idrak etmeyi içine alır. Çünkü bir şey kendisini hazır kılmaz. Fakat kendinden gâip de olmaz. Nefse gelince o soyuttur ve zâtından gâip değildir; soyutlandığı ölçüde zâtını ve zâtından gâip olan şeyi idrak eder. Yer ve gök vb. gibi aynını hazır kılamıyorsa bu durumda o şeyin sûretini hazır kılar. Tikellere gelince onlar kuvvelerde nefis için hazır olurlar. Tümeller ise nefsin zâtında hazır olur. İdrak nesnelerinin bir kısmı cisimlerde muntabi olmayan tümellerdir. İdrak edilen nesne, tasavvurdan çıkan şey değil, hazır sûretin kendisidir. Hariçtekinin idrak edilen nesne olduğu söylenirse bu, ikinci kasıt itibariyle demektir. Nefsin zâtı, kendi zâtından gâip değildir, bir bütün hâlinde bedeninden ve bir bütün hâlinde bedeninin idrak edici kuvvelerinden gâip değildir. Nitekim hayal kuvvesi kendinden gâip değildir. Hayali sûretler de böyle olup, nefsin zâtında temessül etmeleri bakımından değil hazır olmaları bakımından nefis tarafından idrak edilir. Onların soyutlanmaları ne kadar çok olursa onların zâtlarını idrak etmeleri o kadar çok ve güçlü olur. Nefsin soyutluğu ne kadar güçlü ise zâtını idrak etmesi de o kadar güçlüdür. Nefsin beden üzerindeki hâkimiyeti ne kadar kuvvetliyse nefsin kuvvelerinin ve cüzlerinin hazır oluşu o kadar güçlü olur, dedi.

Sonra bana dedi ki: İlim, mefhumu bakımından varlığın kemâlidir ve çokluğu gerektirmez. Dolayısıyla zorunluluğu varlık için ilim gereklidir, dedi ve daha önce kuşatıcı bir zabıtta belirttiğimiz şeye işaret etti.

Zorunluluğu varlığın zâtı, maddeden soyuttur. O sırf varlıktır. Eşya onun için, hâkim bir ilkesellik izâfetine göre hazırdır. Zira bütün, onun zâtının lâzımıdır. Ne zâtı ne lâzımı ondan gâiptir. Maddeden soyut olmasının yanı sıra onun, zâtından ve lâzımlarından gaybet hâlinde olmayışı, onun idraki demektir. Nitekim bunu nefis bölümünde ele almıştık. İlim konusunda ortaya çıkan şeyin tümü şuna döner: İlim, sûret olsun veya sûretten başka bir şey olsun, bir şeyin maddeden soyut bir zâttan gaybet hâlinde olmayışıdır.

Zorunluluğu hakkında [bir sıfatı ona] izâfe etmek, yine [ondan noksanları] selbetmek câiz olup, bunlar onun birliğine zarar vermez. Onun isimlerinin çoğalması, olumsuzlayıcı bu ifadeler ve izâfetlerden dolayıdır. Dolayısıyla göklerde ve yerde zerre ağırlığında olan bir şey onun ilminden uzak değildir (krş. Sebe, 34/3). Şayet bedenimizde olduğu gibi başkalarının bedenleri üzerinde de bir gücümüz olsaydı, daha önce de geçtiği gibi, sûrete ihtiyaç duymadan bedenimizi idrak ettiğimiz gibi, onları da idrak ederdik. Bundan da açığa çıkmaktadır ki zorunluluğu varlık her şeyi ihata eden, tek tek varlıkları idrak edendir. Bu, sûret ve misal olmaksızın [her şeyin] onun için hazır olması ve onlara hükmetmesinin ta kendisidir.

Sonra bana dedi ki: İlim konusunda bu kadar sana yeterli, bir kısmını bu kitapta ele aldığım konularda beni irşat etti.

Sonra ben dedim ki: Nefislerin birbiriyle ve faal akılla ittisâl ve ittihat etmesinin mânası nedir?

– Bu âlemde bulunduğunuz sürece bundan perdelenmiş olursunuz. Bu âlemden kemâle ermiş bir hâlde ayrıldığınızda sizin için ittihat ve ittisâl söz konusu olur, dedi.

Sonra ben dedim ki: Biz, bir grup tecrid ehline ve hükemâya karşı mutlak anlamda ittisâli reddediyorduk. Zira ittisâl ancak cisimlerde olur.

– Sen zihninde soyut akledilir iki cisim arasında mutlak ittisâl olduğunu düşünürsün. Bir hayvanın organlarını, ittisâlle birlikte tek bir akledilir olarak idrak edersin, dedi. – Evet, dedim.

– Zihninde muayyen bir taraf ve tekil bir uzam mı var? dedi.

– Hayır, dedim.

– Bu ancak aklî bir ittisâldir. Dolayısıyla ulvî âlemde nefisler arasında da cismanî değil aklî bir ittisâl ve aklî bir ittihat vardır. Nitekim bunu âlemden ayrıldıktan sonra göreceksin, dedi. Sonra o üstadı Eflâtun-ı İlâhî’yi, beni hayrete düşürecek biçimde övmeye başladı.

Dedim ki: Müslüman filozoflardan herhangi biri onun seviyesine erişti mi?

– Hayır. Onun mertebesinin binde birine bile erişen olmadı, dedi.

Sonra ben bildiğim bir grup ismi saymaya başladım. Fakat o hiç iltifat etmedi. Bâyezîd-i Bistâmî, Ebû Muhammed Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ve benzerlerinin isimlerine geçince müjde almış gibi sevindi ve dedi ki: İşte onlar gerçek anlamda hükemâ ve felâsifedir. Onlar resmî ilimle yetinmediler aksine huzurî ilme ve şuhûdî ittisâle kadar yükseldiler. Maddî ilişkilerle meşgul olmadılar. Güzel yerler ve dereceler onlar içindir. Onlar bizim hareket ettiğimiz gibi hareket ettiler, konuştuğumuz gibi konuştular.

Daha sonra yanımdan ayrıldı ve beni firkatine ağlar bir vaziyette bıraktı.  Âh ki âh! Yazık bu hâlime!

Şihâbüddîn es-Sühreverdî


Kaynak: Kitâbü’t-Telvîhât, Hikmet Parıltıları, Şihâbüddîn es-Sühreverdî, çev: Prof. Dr. Ahmet Kamil Cihan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2019, Sayfa: 456-464.

Kitabı PDF olarak buradan indirebilirsiniz.

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir