Gerçek Dünyanın Ötesindeki Nevroz

“Nevroz, çağımızda yaşam tarafından düş kırıklığına
uğratılan ya da yaşam için kendilerini fazlasıyla güçsüz
hisseden insanların kapandıkları bir çeşit manastırdır.”
(
Sigmund Freud)

Hayatımızın büyük bölümü sınırlara bölünmüş durumda. Değim yerindeyse parçalara hatta dikenli tellerle çevrili alanlara hapsolduğumuzu düşünecek noktaya geldik. Bunun, içte bize ait olan nedenleriyle birlikte sosyal hayatın getirdiği düzen yahut düzensizliği kabul edişimizle ilişkili sebepleri var. İçte olanı kolaylıkla tanımlayıp kontrol edebildiğimizi düşünürken, sosyal alan içerisindeki sınırları tanımlayamadığımızı, yabancıladığımızı ve anlamak için başkalarından yardım almayı gerekli gördüğümüzü biliriz. Bu düşünce bize netlik sağlamadığı gibi sorunların hep başına dönmemizin kısır döngüsünü başlatabilir.

Bana öyle geliyor ki içte olana dair edindiğimiz bilgi, sosyal olanı anlama yetisine sahip olmaktan çok daha zor. Dolayısıyla Freud’un da saptadığı gibi hayat tarafından düş kırıklığına uğratılan özne olarak bilincimiz, sınırları ve hapsolduğu yüksek duvarlı odalarıyla keşfetmesi, anlaması ve yol bulunabilmesi zor bir aşamadır. Sosyal hayat ise öyle sanıldığı gibi belirsizliği doğuran ve sınırları belli olmayan, tanımlanması güç bir yapı değildir. Belirsizliğin merkezi insanın bilinci. Onu duru ve açık hale getirecek olan ne peki? İstenç. Bilmenin ve gücün istenci olarak kabaca ikiye ayırabileceğimiz bu durum bir bakıma insanın hayat-bilinç-idrak fonksiyonlarını dizginleyen yahut serbest bırakan bir araç gibi çalışır. Niçe’ye göre tüm bunların dışında farklı bir varoluşla ya da olamayışla gerçekleşen bir durum. Niçe şöyle yazar, “Güç istenci bir istenç türü müdür, yoksa istenç anlayışıyla özdeş midir? Arzu etmekle aynı şey midir? Ya da emir vermekle? Schopenhauer’ın ‘bir şeylerin kendi içindeliği’ dediği istenç midir? Benim önermem şöyledir: Bugüne kadar gelen psikoloji istenci doğrulanmamış bir genellemedir. Bu istenç kesinlikle var değildir. Kesin olan tek bir istencin gelişim fikrini kavramak yerine, içinden içeriğini, ‘nereye?’ sorusunu çıkartarak istencin karakterini yok ettik- Schopenhauer’ın durumu bunun en yüksek derecesidir onun “istenç” diye adlandırdığı şey, sadece boş bir sözcüktür. Hatta bir ‘yaşam istenci’ meselesi bile değildir, çünkü yaşam sadece güç istencinin özel bir durumudur. Her şeyi güç istencinin bu biçimine bürünmek için çaba gösterdiğini ileri sürmek oldukça keyfi bir davranıştır.”  

Yaşamı güç istencinin özel bir durumu olarak tanımlayan filozof, bize insanın yapıp ettiklerinin sonucu mu yoksa gerçekleşmemiş durumların birer yansımaları mı olduğu sorusunu da soruyor aslında. Şayet kendimizi yapıp ettiklerimizin sonucu olarak kabul edeceksek toplum ve ona bağlı olarak sosyal hayat bizim bir çıktımız olarak kabul edilebilir. Bununla beraber alışkanlıklarımızdan tutun da arzularımıza ve isteme eşiğimize kadar kendimizi gerçekleştirmekten bağımsız her türden hevesin bizi esir alabileceğini ve böylelikle bunun sosyal hayata parçalanmış yapılar olarak geri döneceğini kabul edebiliriz. Mesele sadece gerçekleşmemiş durumların -ki bunlar içlerinde öfkeler, tahammülsüzlükler ve çıkmazlar da barındırırlar- iktidarıyla hareket eden insanı anlamaksa, ondan yansıyanlar sadece parçalanmış alanları ya da belirsiz, tanımsız sınırları değil, toplumsal nevroz ve bölünmüş kişiliklerin oluşturduğu nevrotik bir sosyal hayatı da önümüze koyar.

Aslında her iki durumda da Freud’un kendilerini fazlasıyla güçsüz hisseden insanların kapandıkları manastır dediği nevroz durumunu ve onun sonuçlarını tartışırız. Freud’un bu metaforu bir tür yansıtma. Işığa tutulan bir aynanın ışığı kırması gibi düşünebiliriz bu metaforu. Her birimiz bir biçimde ışığa tutulan nesneler gibiyiz. Bize çarpıp kırılan ve yön değiştiren ise öfkelerimiz, takıntılarımız, fikirlerimiz, algılarımız ve daha fazlası. Peki, düş kırıklığına uğrayan ve kendisini sosyal hayat içerisinde olabildiğince güçsüz hissedenlerin kendilerini yeniden gerçekleştirdikleri bir yer inşa edilmiş olsa durum tersine çevrilebilir miydi?

Sanırım öyle bir yer var. Hatta sosyal alanın kendisi kadar kimlik, statü ve normlarıyla yeni bir habitus kavramının ortaya çıkması olarak da okuyabiliriz bu durumu. Toplumu oluşturan insanların günlük hayatından başlayıp da siyasete, kültürel beğenilerden, konuşma tarzına kadar bütün toplumsal pratikleri yapılandıran içsel yapı olarak bildiğimiz “habitus”tan farklı olarak insandaki toplumsallığın özneleşmiş nesnelliğini ortadan kaldırıp yerine sanı ve beğeni toplumunu getiren ve bunu yaparken de özneleşmiş keyfiyetçiliği ikame eden bir başka biçim bu aslında.

Çoğu zaman gerçek hayatla çatışmalı ve sorunlu insanların kendilerini kolaylıkla ifade edebildiği ve oraya özgü davranış tarzlarının, kalıplarının dışına çıkılamadığı bir yeni gerçeklik alanı: Çevrimiçi dünya. Burada farklı ülkeler, yeni sınırlar, güçler, dengeler, yeni inşa edilmiş toplumsal yapılar, üretilmekte olan insan ve hâkim hegemonyanın sözünden çıkmayacak kitleler bulunuyor. Elbette hiçbirimiz dışında değiliz. Çevrimiçi dünya oyunlardan, sanal ve yapay zekâ destekli uygulamalara, platformlardan her türden ticarete kadar uzanan geniş bir dünyayı içeriyor. Bu çevrimiçi ortam her ne kadar bu dünyanın bir parçası hatta bir aracı, nesnesi gibi görünüyor olsa da olmadığını da gösteren çok taraf var.

Toplumsal bilincin kuşaktan kuşağa aktarıldığı yer olan hakiki alanlarımız; din, aile, sosyal çevre ve örf gibi temel kurumlar üzerinde gerçek habitus’u önümüze koyarken, bu kurumlarla arasına mesafe koyan hatta bunları reddeden bu yeni habitus kavramını benzerlerden bağımsız, aykırılar ve bölünmüş insanların inşa edildiği bir alan olarak görebiliriz. Belki de bu sebeple yani inşa edilen sürecin parçası olma istenciyle hareket edenler tarafından kontrol altında tutulan ve hakiki dilin klavye diline devredildiği, doğal akışta gerçekleşen birtakım problemlerin sonucu olarak ortaya çıkan öfkenin yerini sahte ve kimliksiz öfke ve yergilerin aldığı, toplumsal düzenliliği de bertaraf ederek bir müddet sonra bazı yapaylıkların gerçek olabilme tehlikesini de içinde barındıran bu çevrimiçi düzen karşısında çaremiz yoktur. İnsan kendi bilincinden uzaklaşıp, sahte gerçeklikler aramaya devam ederse toplumsal infilak durumuna varacak birtakım nevrozların ortaya çıkması bu bağlamda kaçınılmaz olabilir.  Bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor.

Toplumla aramızdaki mesafe açıldıkça, yani ilişki biçimimiz, iletişim dilimiz bağlamsız habituslara kaydıkça sosyal hayatta patlak veren öfkenin yahut bir takım tahammülsüzlüklerin sebeplerini anlamamız da güçleşiyor. Burada altını çizmekte yarar gördüğüm mesele şu aslında, her birimiz ama az ama çok bu çevrimiçi dünyanın bizden istediği ölçülere göre hareket etmeyi sorun etmeden hareket ederken, gerçek yasaların, normların ve düzenin karşısında ona son derece sert itiraz ediyor ve bir şeylerin kökten yahut kısmen değişmesi gerektiğini savunuyoruz.

Gerçek bir toplumu oluşturan kurumlar ve düzen diye bildiğimiz uyumlu yaşamın içinde oluşmaya başlayan birtakım sorunların kişinin iktidar alanının ihlali üzerinden mi yoksa basit bir anlık öfke dışa vurumu biçiminde mi gerçekleştiği tartışılabilir. Şöyle bir sokağa yönelip bakalım. Göreceğimiz ilk şey doğamızı gerçekleştiriyor oluşumuzdur. Yani en temel istencimiz olan hayatta kalma istencini elde etmeye çabalıyoruz. Daha net bir ifadeyle gücün istencini elde etmek istiyoruz. Ona sahip olmayı seviyoruz çünkü. Bu da içte olanı daha kaotik bir hale sokmaya yetiyor zira sosyal hayatın gerçekleriyle istenç halindeki bilincimiz çatışıyor, her gün çatışıyor, okulda, hastanede, otobüste, trafikte, iş yerinde; bazen sokağın ortasında, alışverişte, bazen hiçbir neden yokken. Çevremden sıkça duyduğum şikâyet ise kimsenin kimseye tahammülü kalmadığı oluyor. Fakat bunun için kimse kendisinden yani o çok iyi bildiğini sandığı içteki durumundan başlamıyor. Neden? Çünkü bu gibi durumlarda icat ettiğimiz kaçış rampalarımız var. Onlar bizi rahatlatıyor. Frenlerimizin patladığını bilsek ve kabul etsek bile kimseye zarar vermeyeceğimizi düşündüğümüz o kaçış rampaları bir gün olur da işlevsiz kalırsa ne olur sorusunu cevaplamak ise sadece erdemli bilince erişmişlerin yapacağı bir şey artık.

Mehmet Erikli

 

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Bahadır Dadak , 30/03/2026

    Tasarımlar çok iyi! Analar neler doğuruyor. Maşallah. İyi ki varım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir