Ben Gamlı Hazan

Zaman, bir yılan gibi kıvrılarak ilerlerken dünya çölünün kumları üzerinde, her gün dönümündeki o deri değiştirişiyle tazelerken hayatı; ben, gündüzün o tüm hareketliliğine ve gürültüsüne, bu kudretli yılanın ardında bıraktığı buruşuk, eski, renksiz bir deriye bakar gibi bakarım. Ben de tazelenirim geceyle. Uyku, pusudaki bir avcı gibi beni kıskıvrak yakalayıp yorgun bedenime zehrini püskürtene dek… Yatağa, katilimin kollarına sokulurcasına tedirgin girerim. Etimi mide suyunda eritip kemiklerimi dişleri arasından tüküreceği o âna kadar bir işaret beklerim uyanıklıktan. Yaşamak nasıl bir tutkudur benim için… Ölümün değil kendisine, kardeşine dahi tahammülsüzlüğüm bu yüzdendir belki de. İşte böylesi bir gecedeydim yine.

Şöyle hissediyordum: En büyük kâbusu, yuvasının insanlar tarafından fark edilmesi olan bir örümceğim. Hayatımı sürdürebilmem için bildiğim tek geçim yolu, ağ inşâ edip sonrasında beklemeye koyulmak. Artık rızkıma ne düşerse; sivrisinek, karasinek, güve… Fakat bu, bir yandan da riskli bir durum… Ağıma takılan yiyeceklerin her biri, yuvamı daha çok görünür kılıyor. Hem de insanlar tarafından fark edilmenin üstüne bir musibet tanımıyorken… İnsanlar… Gözlerine herhangi bir düşman kestirdiler mi ellerindeki tüm imkânları kullanarak saldırmaktan çekinmezler. Elektrik süpürgesi gibi karşı konulamaz bir cellatları varken nasıl hayatta kalınabilir ki? “Orantısız güç” dedikleri olgu, sadece kendi aralarında gayrimeşru sanırım. Gerçi ondan da emin değilim ya… Onları anlayabiliyorum aslında. Yaşam alanlarını temiz tutmak için yapıyorlar bunu. Bakımsız görünmesini istemiyorlar evlerinin, işyerlerinin. İyi ama benim gibiler? Onları istenmeyen misafirlerden korumak gibi faydalı bir işleve sahip döngünün en önemli parçasıyken bizler, nasıl böylesi hınçla saldırabiliyorlar evimize, barkımıza? O yüzden, ne zaman yuvama bir yiyecek takılsa, hem sevinir hem ürperirim. Çünkü bilirim ki her biri karnımın doymasını sağlarken, öte yandan cesetleriyle yerimi ifşa edecek, beni ele verecekler. Kim bilir, belki de kurbanlarımın kabul olmuş beddualarının bir sonucudur bu durum. Bir tür bedeldir; ödenmesi gereken.

Olur olmadık yerde karşıma dikilen, hâlbuki karşılaşmaktan köşe bucak kaçındığım, en iğrenç zayıflıklarımı yüzüme vuran anıların tacizi altında eziliyordum. Öyle ki kendimin farkına varmam, ancak masamdaki çerçeveli camda yüzümün yansımasıyla göz göze geldiğimde oluyordu. İçerisinde, yıllar önce dedemin mushafının arasında üç parça halinde bulduğum eski harflerle yazılı bir el yazması şiir… Tekrar kısımlarında dedem, “Bu da bir çiledir ey dîl, kaderimdir, çekerim,” yazmış. Ara ara dilime, ezberlediğim bir dua gibi gelen bu dize, yanılmıyorsam bana bir tür güç bahşediyordu. Aslına bakılırsa böylesi bir öğüde, bu türden bir tevekküle ihtiyacım vardı. Çünkü şimdilerde hayatımda yeri olmayan biri, bir hortlak gibi başımda dikilmiş, öylece duruyordu.

Masada kâğıt da vardı kalem de. Teknik olarak hazır olan her şey, o büyük eksikliği tamamlamaya yetmedi. Eksik olan neydi, bilmiyordum. Bilseydim, tamamlanmak için kolları çoktan sıvamıştım. Öyle doluydum ki… Kâğıt vardı önümde bir de kalem. Şiir yazabileceğimi sanıyordum. Oturdum bir müddet, yalnızlığımı alaya dahi aldım kendini kızdıran, o kızışmayla sanatını icra eden boksör misali. Ne var ki yaza yaza bir satırlık şey ancak yazabildim. Ağladım. Belki de, dedim içimden, bu kez şiirimin kalemi gözlerim, kâğıdı yanaklarım, kelimeleri damlalar, vezniyse o süzülüş. Sonra utandım kendimden, böylesi ucuz bir teşbihe imza attığım için.

O günün sabahı içim kıpır kıpırdı. Hayatımda bu kadar uzun mesai yapmamıştım ayna önünde. Onu çıkar, öbürünü giy, berikini dene; gömleği pantolonun içine al, dışına sal, saçını sağa tara, arkaya at şöyle bir… İç sesimin maskarası olduğumu fark ettiğim anda hatırladım dışarıdaki yakıcı soğuğu. Sonra da, “en akıllıcası bere, kalınından da kazak,” fikrine hak verdiğimi hatırlıyorum. Ardından da ani fikir değişikliğimi: “Duş alıp bu havada baş açık çıkmak hastalığa davetiye. İyi de hepten bozulacak saçım falan. Olsun, bir iki günlük istirahate bakar, nane-limona, iyisi mi ben taviz vermeyeyim fiyakamdan.” İşte böyle böyle bir saati yemiştim çoktan.

Doğum günüydü bugün. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Onunla alakalı eskiye dair her bir ilinti, esinti ve ayrıntı, teker teker yokladı yaşımın temkinli ve dingin hâlini. O an tiksiniverdim kendimden. Her türlü olgunluğu tökezleten bir çiğlik sokulmuştu damarlarıma. Hiç mi nasibim yoktu Sıtkı Angınbaş’ın asaletinden? “Ben gamlı hazan, sense bahar, dinle de vazgeç / Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç / Olmaz meleğim, bende vakit geç / Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç” Neler vermezdim bu dizeleri yazmış olmak için. Kendimden tiksinişim, Sıtkı Bey’in imrenilesi duruşunu mukabil; büyük yazar, sanatçı Aschenbach’ın çelişkilerle dolu acınasılığını iliklerimde duyuşum sebebiyleydi. Ne çok isterdim o gün kendisine hediye edeceğim kitabın ithaf kısmına Attila İlhan’dan “Ben hiç böylesini görmemiştim, vurdun, kanıma girdin, kabulümsün” yazmayı. Onun yerine şu kelimeleri yazışım, acziyetimin en bariz göstergesiydi: “Tarihten hiçbir şey öğrenilmeyeceğini tarihten öğreniriz, demiş Bernard Shaw. Kendi tarihinde bu sözü tecrübe etmemen dileğiyle…”

Talihsiz bir aşk macerasıydı benim için. Umutsuz bir vakaydı. Ne var ki o günlerde, henüz durumun farkında değildim. Umutla doluydum. Arzuyla… O, onlu yaşlarının sonunda bir genç, bense otuzlu yaşlarımın başında bir yetişkindim. Çocukluğuma ve gençliğime dair yarım kalmış ne varsa onunla tamamlıyordum. O dipdiri vücudunun hayaliyle, atikliğiyle, estetiğiyle, hayata dair safça düşünceleriyle öylesine güzel oyalanıyordum ki; bu korunaklı, haz odaklı alandan bir an olsun çıkmak istemiyordum. Gözlerinde, gecikmiş bir ergenliğin tutarsızlığı, davranışlarındaysa sürekli değişken bir hava vardı. Onunla her daim yeni kalmak fikri öylesine cezbediciydi ki… Mutlulukta taşkın, bunalımda dipleri yaşayan bir gençti o. Bense kayıp parçaları geçmişte arayan, bu konuda şimdiye ve geleceğe şans tanımayan bir hamdım. Evet, bunu açık yüreklilikle söylüyorum çünkü eğer denemediyseniz katı bir şekilde yapılan özeleştirinin alçaltıcı hazzından nasiplenmeyi sizlere önerebilirim. Bu, her ne kadar asil bir davranış gibi görünse de kibrin en karanlık yüzüdür. Kendinizi eleştirmede herkesten aşırıya giderek kimselere pay ve koz vermemek… İşte, mahzenlerine inildiğinde böylesi bir sapkınlık yattığını görürsünüz bu düşüncenin zemininde.

Konunun dağıldığını düşünebilirsiniz ancak ondan bahsederken kendimden bahsederek araya girmemden daha doğal bir şeyin olmadığını göreceksiniz. Çünkü o, bana ayna olmuş bir gençti. Bana beni göstermiş, hakikatimin dayanılmaz çıplaklığını gözlerime sokmuş bir aynaydı. Tek atımlık bir kurşun olan şu hayatı ne büyük aptallıklarla harcayabildiğimi haykıran bir uyarıcıydı. Bedeli ağır bir ödüldü aynı zamanda.

Onu ilk gördüğümde, yılların çelik parmakları arasında buruşmaya başlamıştı yüzümün derisi. Sakallarım kırlaşmıştı. Onunsa bakışları… Bir farkla ki benimkisi, bir kırağı yağışıyla kışı anımsatıyordu. Onun bakışlarıysa rengârenk çiçekleri, cıvıl cıvıl kuşları ve uçuşan kelebekleriyle uzayıp giden kır esintili baharlardan dem vuruyordu. O zamanlar umut vadeden bir öğrenciydi. Bense hislerine çiy düşmüş bir yalnız, kendi halinde bir kalem oynatıcısı. Edebiyata olan merakı getirmişti onu bana. İkinci kitabımın imza günlerinden biriydi. Serin bir bahar ikindisi… Yazıya, yazara ve yazmak özelinde insana dair birkaç kelâmın ardından önüme kitabımı uzatan mütevazı sayıdaki ellerin içinde onun eli de vardı. Ben, onun için kitabımı imzalamıştım mavi mürekkepli kalemimle; o ise ruhumu, masmavi gözleriyle… “Doğum günüm de bugün” demişti o gün, “ömrümde aldığım en güzel hediye olacak imzanız.” Derken başka bir imza gününde başka bir yerde yine… Onun benim gözümde o zamanları, Goethe’nin satırlarında şu şekilde hayat buluyordu: “Bir melek… Laf! Herkes sevdiği için böyle söyler, değil mi? Fakat yine de onun ne kadar ve niçin kusursuz olduğunu anlatmak elimden gelmez. Şu kadarını ifade edeyim ki aklımı başımdan aldı.” Benimse onun gözünde o zamanlarım, korkuyordum ki Pavese’in şu satırlarında anlam bulurdu: “Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremeyen değil -bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur.” Ancak biliyordum ki Pavese’in tuttuğu aynaya bakan da bendim, Goethe’nin aynasını bu genç edebiyat sevdalısına tutan da. Dolayısıyla yazan da bendim oynayan da. “Gelin güvey olmak” deyimine can veriyordum gün geçtikçe.

Haberi yoktu hiçbir şeyden. O beni, sırf edebiyata olan merakından ötürü yol göstericisi olduğum, kıymetli vakitlerimi yüce gönüllülükle ona ayırdığım için gözünde büyüttükçe ben, onun bende var ettiği hayranlığı tattıkça küçülüyor, hırpalanıyor, dağılıyordum. Hiçbir edebî anlayışta yoktu ondaki zarafet, hiçbir sanat fikrinde temelleşemezdi ruhundaki sadelik ve doğallık.

O, bende teselli arıyordu o yıllarda. Bense onda umut… O, beni bir ağabey, bir bilirkişi, bir sırdaş görüyordu. Bense onu ilhamımın kaynağı, bana kendimi sevdirecek bir ruh… Dayanamamıştım bir gün. Şimdi hatırlamıyorum ama bir şarkı göndermiştim duygu durumumu ifade eden. Böyle durumlarda yapılması en pratik, en akıllıca ve en korkakça hamleyi yapmıştım. Kendimi ona açmak yerine, dolambaçlı yoldan, “anla işte, seviyorum seni, üstelik senin sevdiğin gibi de değil, bambaşka, daha farklı, çok derin” anlamında, taşın altına onun da elini sokmasını beklemek niyetiyle bir hamleydi işte. Zor sorular karşısında düşünce mahsulü ilmî cevaplar vermek yerine anılara veya menkıbelere sığınmak gibi bir kolaycılıkla… Ve beklemeye koyulmuştum ardından. Çok geçmeden, ondan da bir şarkı gelmişti. Sezen Aksu, “Küçüğüm, daha çok küçüğüm,” diyordu şarkıda. Sezen Aksu demiyordu aslında. Bizatihi kendisi diyordu. Küçüğüm, diyordu. Ne kadar nazikti! Beni kırmaktan imtina ettiğini görebilecek kadar iyi tanıyordum onu. Bana, “büyüksün,” demiyordu da, eksikliği -sanki ortada bir eksiklik varmış gibi- kendinde görüyor, “küçüğüm” diyordu.

Uzun bir yurtdışı seyahatinin ardından yine buradaydı, gelmişti işte. Ve yine doğum gününde… Aramıştı beni: “Geldim akıl hocam, saat altıda Beşiktaş’ta buluşalım.” Neler düşünmedim ki yolda giderken? “Şimdi yirmili yaşlarının sonunda; benim saatimse ellime vuracak birkaç seneye kadar. Bir zamanlar koşarken dahi bana mısın demeyen kalbim artık düz yolda bile çırpınıveriyor bazen. Olsun, ne yazar? Neyle yaşardı insan, hatırla. Hatırla Tolstoy’u; sevgiyi, umudu…”

Uzun zaman sonra ilk karşılaşma! Ve ilk gülümseme ardından. Sonra ikincisi, üçüncüsü ve dahası… Her biri, temkinli bir şekilde kabul edilmeyi hak eden tehlikeli birer hediyeydi bu tebessümlerin. Mann’ın, o ihtiyar profesöre söylettiği sözleri söylememek için dudaklarımı kalın misinalarla dikmek istedim neredeyse: “Böyle gülmen doğru değil! Dinle beni, hiç kimseye bu şekilde gülmek doğru değil.” Ve ardından, damağına saplanmış kancadan bir çırpınışta kurtulup denize, hayata tekrar atlayıveren bir balık sabırsızlığındaki şu sözü söylememek için: “Seni seviyorum! Onca zamana rağmen…” Aklım başımdaydı Allah’tan. İç âlemimle dışımın arasındaki uçurumdan sebep, oyunculuğumu takdir edesim dahi gelmişti. Hem uzun bir aranın ardından görüşebilmenin hem de doğum günü vesilesiyle birlikte olabilmenin anısına hediyemi takdim ettim. Sevincini görmek, dünyaya hakim ütopik bir barışı canlı kanlı seyretmeye eş değerdi. Ta ki kırılgan olan her şey, bir anda şu sözlerin ayakları dibine düşüp tuz buz olana dek: “Seni hep bir çıkış yolu olarak gördüm, bilirsin. En zor zamanlarımda sen vardın yanımda. Şimdi yine ihtiyacım var, sağduyulu, sezgisi kuvvetli yanına. Biriyle tanıştım, o kadar iyi, o kadar dürüst ki…” Gerisini dinlemiştim dinlemesine ancak doğru anlayıp anlamadığımdan emin değildim. Evet, biri varmış hayatında; samimi, sevgi dolu, hayat dolu biri… Ancak bir çekincesi varmış -hele şükür!- neymiş bu çekincesi, bu biri, kendinden on yaş küçükmüş ve bu durumun getirdiği bir takım sıkıntılar mevcutmuş. Kısa bir afallamanın ardından, “Bak sen…” diye bir fısıltıyla başladım sözlerime ve yapmam gerekeni yapmaya; onu aşka dair yüreklendirmeye: Yaş, dedim, bir nevi ayrıntıdır ancak yabana atılası cinsten değil. Gerçi ruhtur mühim olan; sevgi, saygı, samimiyettir ama yaş da… Ah benim tecrübesiz genç savaşçım, diye geçirdim içimden. O an bir komutandım adeta. Askerini silahlandıran, nutuklarla yüreklendiren, ömrü savaş meydanlarında geçmiş ancak deneyiminden gayri pek bir şeyi kalmamış bir komutan. “Ne gelir elden ummaktan başka? Unutma, aşk eğer ki bir savaşsa, mücadele edenindir zafer. Tüm engelleri aşmak için acele de etme. Çünkü her zaman kaderin heybesinde yenileri olacaktır senin için… yani siz… sizin için…” Son çayları yudumlarken söyledikleriyse son darbe gibi işlemişti kalbime. Kesinlikle tanıştıracakmış onu benimle. Yıllar sonra konuşmak, yine çok çok iyi gelmiş ona. İyi ki varmışım, iyi ki akıl hocasıymışım, iyi ki üstadı bellemiş beni vesaire…

Şimdi bir kâğıt var önümde bir de kalem. Ama ömrümde ilk kez şiirimi bunlarla yazmıyorum.

Cüneyt Dal

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Örümceklere fısıldayan insan , 14/11/2021

    Hikayenin başındaki bölümü okuyalıberi örümceklere ayri bir muhabbetim oldu sayenizde. Önceleri de korkmazdım belki atacaksam da alır bardakla atardım dışarı ama şimdi, alıp elime sevsem mi , bu yuvayı annem görmeden kaç gün koruyabilirim, acaba karnı acıkmış midir bir şey versem mi gerçi örümcek ne yer ki … Gibi gibi sorularla meşgulüm her gördüğümde. Hani denemedim diyemem sevmeyi denedim ama onlar da insan sevmiyorlar anlaşılan hemen kaçtılar. Bize bir örümceğin dunyasindan bakma imkani sağladınız için teşekkür ederiz.

  • Feyyaz Kandemir , 09/11/2021

    Cüneyt Dal’ın kalemi çok kuvvetli. Sanırım Edebifikir’in en edebî yazarı kendisi. Bu hikâye birkaç küçük acemilikle büsbütün arabesk bir hikâyeye dönüşebilecekken, Cüneyt kıvrak üslûbuyla bu tuzağa düşmemiş.
    Şu çözümlemesi müthiş:
    “Evet, bunu açık yüreklilikle söylüyorum çünkü eğer denemediyseniz katı bir şekilde yapılan özeleştirinin alçaltıcı hazzından nasiplenmeyi sizlere önerebilirim. Bu, her ne kadar asil bir davranış gibi görünse de kibrin en karanlık yüzüdür. Kendinizi eleştirmede herkesten aşırıya giderek kimselere pay ve koz vermemek… İşte, mahzenlerine inildiğinde böylesi bir sapkınlık yattığını görürsünüz bu düşüncenin zemininde.”

    Hikâyenin ilk paragrafını okurken aklıma Sulhi Ceylan’ın “Kendi ağına dolanmış bir örümceğin kederi” şiiri geldi. Cüneyt’e hikâye için teşekkürler. Son söz Fuzûlî’nin olsun:

    “Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp / Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza”

  • Hikaye notlarım , 09/11/2021

    “Her türlü olgunluğu tökezleten bir çiğlik sokulmuştu damarlarıma.”

    “Bense kayıp parçaları geçmişte arayan, bu konuda şimdiye ve geleceğe şans tanımayan bir hamdım. Evet, bunu açık yüreklilikle söylüyorum çünkü eğer denemediyseniz katı bir şekilde yapılan özeleştirinin alçaltıcı hazzından nasiplenmeyi sizlere önerebilirim. Bu, her ne kadar asil bir davranış gibi görünse de kibrin en karanlık yüzüdür. Kendinizi eleştirmede herkesten aşırıya giderek kimselere pay ve koz vermemek…”

    “Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremeyen değil -bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur.”

    Hikaye çok hoş ve de zengin bir anlam,duygu yüklü.

    Hikayenin kahramanı, kendisinin ve hayatın bu kadar farkındayken “kudretli yılanın ardında bıraktığı buruşuk, eski, renksiz bir deriye bakar gibi” bakması ve onda kör tazeleniş” bu tezatlık ve kişiliğindeki çatışmalar…kendimizden birşeyler bulduruyor.

    Flörtöz toplum olmaktan paçamızı kurtarmamiz lazım. Flört ettiğin müddetçe hayatta seninle flört ediyor. Hakikatle temas edemiyorsun!

    Teşekkürler Cüneyt Dal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir