Gösteri Toplumu: Kendi Gerçekliğinden Uzaklaşan İnsan

Gösteri toplumunu var eden, oluşturan nedenlerin ya da arzularının kıskacında yaşayan bireyin kendini gerçekleştirmek istediği dünyada bazı sonuçların altını çizmeye başladığımızda öncelikle insanın kimlik, benlik ve daha özelde kişilik durumlarını da göz önünde bulundurmamız gerekir. Hemen her gün anlamını yitirdiğini düşündüğümüz her gerçekliğin daha öncekilerin bir sonucu olduğu yanılgısına kapılırız.

Hâlbuki yitirilen anlam ve dolayısıyla gerçekliğin buharlaşması o anki oluş içinde kendiliğindendir ve bağlantısızdır. Sonuçları tartışmaya yatkınlığımız, nedenleri görmeden hareket etmemiz bir tür kolaycılık belki de. Olayların ve toplumsal kırılmaların elbette birbiriyle alakası ve akrabalığı kurulabilir fakat bireyin kendi gerçekliğini yansıtma yönündeki istenci onun nedenlerine odaklanarak daha doğru okunabilir. Bu bakımdan insanı ve bugün yaşadıklarımızı sonuçlar üzerinden değil “şuan olmakta olanın nedeni nedir?” sorusunu sorarak ilerlemeliyiz.

Gösteri ve Benlik

İnsan anlatan bir varlıktır. Anlatırken her şeyi olmasını istediği gibi görmeye yatkındır. Kendi hariç. Bu dilemmayı şöyle anlayabiliriz. Temasımızın olmadığı tatsız bir olayı naklederken bile ayrıntıcı, betimleyici bir üslup kullanırız. Öznesinde asla anlatan kişi yoktur. Bir ünsiyet kurulamadan anlatılan olaylardır bunlar. Başa gelmeyecek kadar emin bir tonla devam eder anlatı. Belki bir gün bir benzeri kötü durumun içinde kendimizi bulacağımızdan habersiz yaşarız. Sonra o kötü şey oluverir. Her neyse adı kötü bir şey olsun. Çimdikleseler de anlatmaya korkarız. Onu aklımızdan çıkartmak için, silmek yok etmek için uğraşırken birileri olayı tasvir etmemizi ister. Soru basittir. “Nasıl oldu?” Bu çok can yakıcı bir sorudur. Olaya geri sarılmış vaziyette psikolojimizi yönetemeyeceğimiz sınırdayızdır artık. Başlarız anlatmaya. Silmek için daha çok boğuştuğumuz ayrıntılar bulanıklaştırılır, tekrar etmek istemediğimiz yerler karartılır ve nihayet tam bir sansür uygulanmış, değiştirilmiş edisyonu ile servis edilir.

Bunu yaparken rahatımız kaçar. Bu, bizi tedirgin eder. Çünkü bireysel hikâyemizin tehdit altında olduğunu düşünürüz. Başkalarının yaşadığı en kötü, en anlatılmaz sorunları yahut kötücül taraflarının yol açtığı olayları tesbihin taneleri gibi dizen insan, kendisini hiçbir biçimde orada görmek ve daha önemlisi göstermek istemez. O tüm olumsuzluklardan sıyrılmış biçimde herkesin onayladığı, kendisinin kurguladığı gerçekliğini temsil etmek ister. Birey bu savaşı hemen her gün verir. İş yerinde verir. Okulda, çarşıda, sosyalleştiği bir ortamda yahut başarması için güdülendiği, ayartılarak kamçılandığı bir sınavda verir. Hatta her tür sınavda cevaplardan çok bu savaşı vermektedir.

Kendimizi ne kadar tanıyorsak o kadar açık seçik görülürüz. Kendimize yabancılaşıyorsak ve kim olduğumuzun bilincinden uzaklaşıyorsak gölgelerde yaşamaya başlamışız demektir. Gösterme ve bireyin kendini bilinir kılma isteği o kadar kuvvetlidir ki her ne durumda olunursa olunsun bir biçimde dışa taşar. Genellikle, açıkça ne olduğunu bilenler bunu daha kontrollü yapma eğilimi gösterirler. Çünkü kendiyle barışık ve ne olduğunu bilen biri çelişkilerle boğuşmak istemez. Kendisini olduğundan fazla gösteren her ne varsa onda bir rahatsızlık uyandıracağından bu bilinmek isteme istencinin olabildiğinde baskılar.

Yanılgıların Kurbanı Olan İnsan

Bilinmek istemenin altında yatan nedenler nelerdir? İnsan tarih boyunca kendi iktidarı için kazanımlar elde etmenin savaşını verir. Bu bir tür etkileme düzenidir. Her birey başkasını etkilemek üzere ilişki kurarken de bu ortaya çıkar, bir gücün ya da aygıtın yönetimini üstlenirken de ortaya çıkar. Bu devlet olabilir, ordu olabilir, bürokratik bir makam olabilir, meslekî bir kazanım ve ısrarla elde edilmek istenilen bir mevki için de olabilir. İnsan tabiatı gereği kendinden uzaklaşacak kadar kendisine yabancılaştırdığı alt benliklerle, kullanışlı olarak gördüğü göstergeleri takip ederek kurguladığı bir yolu yürüyebilir. Bu yabancılaştırmanın onda bırakacağı yaraların tedavisini çoğu zaman sonuçlarda aradığı için her defasında yanılgılarının kurbanı oluverir. Bu bir döngü içinde devam eder.

Bu türden insanlar kendi gerçeklerinden uzak, yazılmış bir distopyanın insan haklarından yararlanan vatandaşlar gibidir. Yarı gerçeklikleri sayesinde bir toplumun üyeleri gibi görünebilirler fakat o topluma ait değildirler. Aynı zamanda toplumun içerisinde kavgaya tutuşan, birbirlerini boğazlamak için kol gezen benliğinden tamamen kopmuş bireylerin yine kendi gibi olanlarla yaşadıkları gerilimler de onları hiçbir yere ait olamayacak kadar her şeyden uzaklaştırabilir. Bu bağlamda Guy Debord’un “Koşulsuz tercih maskelerinin ardında, aynı yabancılaşmanın farklı biçimleri birbiriyle çarpışır.” saptaması durumu oldukça açıklar.

Toplumun huzurunu dinamitleyen bir olgudur bu ve çoğu yerde ahlâkı ve düzeni de bozduğu görülür. İnsanlar olmak istedikleri mutant kişiliklere dönüşmekten haz duyar hale gelirler. Farklı olma çabasının gösterme şehvetini tetiklediği ve böylece “benim farkıma varıyorlar!” doyumunu almakla birlikte hep bir fazlasını isteyecek olan bu bilinç temelde her şeyin kökünden değişebilmesini savunduğu gibi gelenek, görenek, ahlâk ve anlayış biçimlerini reddedecektir.

Yozlaşan Birey Kaybolan Gerçeklik

Toplumları bir arada tutan, muhkem kılan değerler boş yere mi vardır? Bugün yaşadığımız, tanık olduğumuz olayların toplumu dinamitleyen yönlerini ele aldığımızda karşımıza çıkan birinci duvarın bireyin kendi benliğine giydirdiği başkalaşmış kimlikler üzerinden örüldüğünü görürüz. Bunu aşabilmenin yolları nelerdir?

Psikolog değilim fakat günümüzde insanı ince ince işleyen ve ona yön veren, ahlâk ölçüsünü darmadağın eden, onu kendisi gibi olmamaya zorlayan, kendisi gibi kalırsa bunun katlanılamayacak bir şey olduğunu kulağına fısıldayan ayartıların tonu hiç olmadığı kadar yükseliyor. Bu manada bireyin çöküşü toplumun diğer dinamiklerini de etkisi altına alacak ve bir müddet sonra belki de bir domino taşı etkisi gösterecektir. Çünkü insan kendi gerçekliğinden uzaklaştığı her gün bir başkası olmaya değil, bir başkası olduğunu sanmaya giderken herkesin gözü önünde infilak eden bir canavara yahut başkalaşmış bir mahlûka dönüşeceğinden habersiz sonuç olmayı bekledikçe, toplum açısından da bu onarılması güç daha büyük sonuçları doğuracaktır.

Mehmet Erikli

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir