
İnsan emelleri ile hayata bağlanan, eceliyle ise bağlandığı hayattan kopmak zorunda kalan, bu sebeple emel ve ecel arasında nefes alan canlıdır. Emel yani insanın istek ve arzuları, kendini gerçekleştirme potansiyeli olarak görülebilir. İnsan, kendindeki potansiyeli açığa çıkarmak için çabalayıp durur. Bir emelden diğerine giden hayat yolculuğu, ecel ile son bulur. Her ulaşılan emel, insanı eceline yaklaştırır.
Ecel, sınırı işaret eder. Dünyevi varoluşun sınırlılığını… Fakat ecel, sınırı ifade etmesi sebebiyle, insana kendi varlığını anlama ve anlamlandırma imkânı verir. Çünkü sınırları sabit bir varlık tanımlanabilirken, sınırsız tanımlamaz ve bu sebeple doğrudan bilenemez. İşte insanın eceli, aslında onun kendini bilme imkânıdır. Madem emel, gelip ecelin kapısında son nefesini verir, o halde ecel, emelleri anlamlandırma fırsatı, insanı anlam arayışına iten tetikleyicidir. Emellerin sorgulanması da ecel bilinci (öleceğini bilme idraki) sayesinde gerçekleşir.
Geçmiş ve gelecek arasındaki şimdide nefeslenen insan, emelleri ile geleceğe bağlanır ve içinde ilerlemeye yönelik sürekli istek duyar. Gelecek, şimdide planlanır. Şimdide planlanan geleceğe ulaşmak ise emeller aracılığı ile olur. İnsan sadece şimdinin (anın) çocuğu değil, bilakis emelleri sayesinde geleceğin de çocuğudur. Bu sebeple hayata tutunur ve geleceğe dair emelleri ile kendine (varoluşuna) bir anlam verir. Verilen her anlam, bağlanılan emeller ile doğrudan bağlantılıdır. Hiç kimse emellerinin dışında bir anlama ulaşamaz. Zira her insan, emellerinin hapishanesinin penceresinden yarına (geleceğe) bakar. Emeller, şimdide yazılıp yarına gönderilen mektuplar olup umut zarfında taşınır.
Gerçekçi olmayan emeller hayal kırıklığı doğururken, ulaşılabilir emeller insanın tekâmül etmesini sağlayan itici güçtür. İnsan, emelleri ile kendini zorlar, kendinden kendini çıkarır ve kendindeki potansiyellerin hakikati ile yüzleşir. Ya da tam tersi olur. İnsan, düşük emelleri sebebiyle kendinde hapis kalır, potansiyelleri gün yüzü görmeden ölür. Her hâlükârda insan, bir emel yolcusu olup ecel gemisinde seyreder. Ya emelleri ile ahlaki ve entelektüel gelişimini tamamlar ya da potansiyellerini öldürüp reziletlerin koynunda sabahlar.
Ecel, fiziksel bir sona eriş olmasının yanında, insanın varoluşunu ve zaman idrakini belirler. Zaman, kader, bilinç, varoluş, irade ve ölüm gibi tanımlanmakta zorlanılan kavramların, insan idrakinde bir yerlere oturmasını sağlayan mihver kavramdır ecel. İnsanı eceline ulaştıran ise emelleridir. Emellerinin gerçekleşeceği umuduyla her yeni günü imkân olarak gören insan, aynı zamanda verili günlerini bitirip eceline doğru canhıraş şekilde hareket eder. İşte bir yolcu olan insanın ellerinden tutan emel, bu elleri ecel kapısının önünde bırakır. Yol boyunca emellerinin hülyasında kapılan insan, eğer eceli olduğunu düşünürse, yol ve yolcuya yani kendine dair bir anlama (idrake) ulaşabilir. Sınırlar, sınır ötesini gösterir hale gelir. Fakat eceli absürt (saçma) olarak gören insan, elindeki imkândan da olur ve anlamsızlık kapısının önünde son nefesini verir.
İnsanla emeli arasında sevgi ilişkisi vardır. Emel, kendisine ulaşılıncaya kadar arkasında koşulan bir sevgili gibidir. Ulaşıldığında ise sevgi biter, yeni emeller uzaktan göz kırpmaya başlar. Emeller ne kadar ulaşılmaz ve büyük olursa sevgi de o kadar büyük olur ki adına aşk denir. Bu sebeple ecel ansızın gelir de insanın haberi olmaz. Emelleriyle gözü bağlanan insan, eceliyle yeni bir hayata uyanır.
Emel ve ecel dilemmasında kendini gerçekleştirmek ve böylece aldığı nefeslere anlam vermek isteyen insan, içindeki ölümsüzlük isteği ve doymak bilmeyen arzuları sebebiyle her zaman ecelinin ötesinde bir geleceğe sevdalı olarak gözlerini hayata kapatır. Gözü açık gitmek tam da budur. Emellerin, eceli geçmesi… Ecelin ötesindeki hayata sevdalı şekilde ölümü tatmak… Emellerin sarhoşluğu ile eceli unutmak… İnsan ecelini yani bir gün öleceğini unuttuğu an, sonsuzluk rüyası görür ve ölüm kendisini uğramayacakmış gibi gelecek hülyalarında yaşamaya başlar. Hiç ummadığı anda eceliyle karşılaştığında ise, ulaşılmayı bekleyen emellerinin ellerini bırakarak gözlerini yumar. İnsan, acizliğini emelleri ile unutmaya çalışırken, kendini kandırır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün eline iki taş alarak “Şu ve şu nedir biliyor musunuz?” deyip taşları fırlatır, biri hemen yakına, diğeri de uzağa düşen taşları gören arkadaşları “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” der. Bunun üzerine, “Uzağa düşen insanın emeli, yakına düşen de ecelidir.” buyurur.
Sulhi Ceylan

