Çocuk İşte!

Bugün size çocukluğumdan bahsedeceğim. Beni, aşağıda okuyacaklarınızı yazmaya iten şey geçen günlerde Kocaeli’deki bir gencin yazdığı intihar mektubunu okumam oldu. Bu sebeple hem içimde biriken tortuları dökmek hem de biraz olsun dikkat çekmek istedim.

Gariptir ama 3-4 yaşlarımdaki önemli olayları bile hatırlıyorum. Gerçi unutabilecek kadar kolay şeyler yaşamadığımı itiraf etmek daha doğru olacaktır. Son zamanlarda vardığım kanıya göre insan hayatının %90’ı çocukluğundan ibaret. Hayat satrancının tüm kuralları o süre zarfında öğreniliyor ve ne yazık ki farkına varmadan, bir anda oyunun içerisinde stratejiler üretirken buluyoruz kendimizi. Henüz en savunmasız zamanlarımızda bunlara maruz kalmak büyük aklıyla garip geliyor insana ama ‘Hayat Bilgisi’ dedikleri şey ilkokullarda öğretilenler değil de tam olarak bu sanırım.

Doğunun kadim bir şehrinde pek acılı bir annenin ve bir o kadar bencil bir kişinin ilk çocuğu olarak geldim dünyaya. Dikkat ettiyseniz kendisine ‘baba’ demedim. Zira zat-ı şahaneleri bu duygudan çöldeki kertenkelenin yüzmeyi bilmesi kadar uzaktı. Annemi çok seviyordum ama ne yazık ki ne annemin şahsı ne de hayat, mutlu olmasına asla izin vermiyordu. Annemle tanıştığımda mutlu olabileceğine dair tüm umutlarını çoktan yitirmişti. O sıralarda ben büyüyordum! Her şeye, tüm olumsuzluklara, güzel geçmeyen günlere rağmen büyüyordum ve garip bir şekilde mutluydum. Çünkü o zamanlar değerlendirme yeteneğiniz olmuyor. Seni döven biriyle bir şekerin hatırına barışıyor, hastalandığında sabaha kadar başında bekleyen annene seni anlamadığını düşünerek oldukça hırçın davranabiliyor insan. Şimdilerde kolay affedememin nedeni herhalde kimsenin şeker uzatmamasından geliyor. Ya da o da dönemlerde gönlünüz alınmamışsa şimdi onarmak adına verilen çabaların pek bir manası olmuyor.

Çocuksunuz ve yaptığınız tek şey kaydetmek. Evet, kaydetmek! Nasıl, niçin, nerede, ne zaman ve kim sorularını yöneltmeden çocukken sadece kaydediyoruz aslında. Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz tepkilerin hepsini bilinçsizce kaydediyoruz. Sonra ne mi oluyor? İsterseniz bu sorunun cevabını yazının sonuna saklayalım. Eğer kaos ortamında yetişen bir çocuksanız bilerek yapabildiğiniz ilk şey ise ‘kaçmak’ oluyor. Ben tercihimi ninemden yana kullanmıştım. Her fırsatta onun yanına sığınıyordum. Şanslıydım, çoğu çocuğun/gencin kaçtığı yer kendisini daha da bataklığa sürükleyen yerler oluyor. Sakin bir fıtratım olduğu için kaliteli ve uzun arkadaşlıklar kuramadım hiçbir zaman. Doğuda narinlik sadece çiçeklerde var. Maalesef insanın narin, kırılgan, kibar yapısı varsa neler hissettiğiniz önemsenmeden alay konusu oluyorsunuz oralarda. Öyle kelimeler duyuyorsunuz ki, kış günü üşüyen kulaklarınıza jilet atılmışçasına acıyor içiniz. Bunlar olurken siz küstüm çiçeği gibi biraz daha, biraz daha içinize kapanıyorsunuz. Daha sonrasında güneş yapraklarınıza vursa sarartıyor, su verilecek olsa kökleriniz çürüyor.

Sonra sevmemeye başlıyorsunuz. Sizi anlamayan insanlar neyi seviyor ve dayatıyorsa onu sevmemekte direniyorsunuz. Mesela sigara içmememin sebebi babamın günde iki paket sigara içmesi idi. Hiçbir zaman güzel kokmazdı, dişleri ve bıyıkları sararmıştı. Kışın sobalı tek göz odada uyuduğumuzda odanın tavanında duman kütlesi bile oluşurdu. Yine doğunun en güzel lezzetlerinden olan ciğer, işkembe, kuru fasulyeden nefret etmemin nedeni aynıdır. Kemerle nice dayak yemiş ama yine de sevmemiştim. Teknoloji çağında yetişen bir çocuk olarak bilgisayardan ve teknolojik aletlerden uzak durmuştum, o çok seviyor diye. Kendimce sevmediğim bir kişinin hiç bir şeyini sevmemeye çocukluk yemini etmiştim. Allah’tan annemi de sevmediğine emindim yoksa bu durum beni fazlasıyla üzerdi.

Büyüdükçe beni anlayan şeylerle vakit geçirmeye başlamıştım. Yaşadığımız şehrin bir ilçesine taşınmıştık. Etrafımdaki herkes farklı bir dilde konuşuyordu. Zaten beni anlayan yoktu, ben onları anlamıyordum. Kürtçeyi okulda öğrenen ilk insan olabilirim. O dönemlerde beni anlayan ve yaptıklarımı yadırgamayan iki şey vardı. Hayvanlar ve çiçekler. Uzun yıllar hiçbir meyve çekirdeğini çöpe atmadım. Bulduğum ilk toprağa gömdüm. Onlar da sağolsunlar yaz kış demeyip hep yeşerdiler. Sanırım küçük bir orman bırakmış olacağım arkamda. Âşık Veysel’in dediği gibi benim sadık yârim artık kara topraktı. Hayvanlarla uğraşmak ise her şeyi unuttuğum zamanlara denk geliyordu. Durun bir dakika, bir şeylerin beni mutlu etmesine neden imkân tanınsındı ki? Yine öyle oldu, tanınmadı. Çünkü içindeki savaşı bitiremeyen insanlar çevresindeki insanlara, hayvanlara hatta nesnelere bile mutluluk izni vermezler. Pazardan aldığım civcivlerle uğraşırken “Çoban mı olacaksın sen başıma?” diye tekme, tokat, artık Allah ne verdiyse temiz bir dayak yemiştim. Bu durumlarda canımın acısından çok annemin çaresizliği üzerdi beni. Sadece izlerdi. Dayak yerken gözlerimi ona dikerdim. Ağlarsam daha çok üzülecekti. Bunu tecrübe ettiğimden ona bakıp ağlamamak için elimden geleni yapardım. Zaten ağlasam kız gibi ağlıyorum diye bir fasıl daha dayak yiyebilirdim.

O gün mesleğim belli olmuştu. Madem o sevmiyor o zaman ben de çoban olacağım demiştim. O ilçenin yerlisi olan tüm çocuklar büyüyünce İstanbul’a yerleşmenin, şehir hayatının hayalini kurarken ben sabahları teyzemle üzüm yaprağı ve incir toplamaya gider, pekmez kaynatılırken hangi otun kullanıldığını bilir, koyunun nasıl kırpıldığını merak ederdim. Eğer yakın arkadaşlarımdan şuan bu yazıyı okuyan varsa gülümsediğini tahmin edebiliyorum. Çünkü küçükken hep çoban olmak isterdim dediğimde çok garipserlerdi. Onlarda yeni öğrenmiş oldular bu yazı sebebiyle. Çoban olamadım ama hâlâ içimde bir bedevi yaşar. Görsel Sanatlar öğretmenim yeteneğimi farkedene kadar bu durum böyle devam etmişti. Resim ile tanıştıktan sonra biraz olsun rahatlamıştı ruhum. Kalem ben ne istiyorsam onu çiziyor, ne hissedersem kimseye duyurmadan bağırıyordu. Bir sihir gibiydi bu. Anlatıyordum, rahatlıyordum ama kimseler sezmiyordu. Artık ergenliğin verdiği dik başlılıkla Güzel Sanatlar Lisesine girmiş ve nineciğimin yanına temelli taşınmıştım. Yani anlayacağınız kaçmıştım yine. İnsanoğlu görmediği zaman yokmuş gibi davranabiliyor. Bu da benim işime geliyordu açıkçası. Çünkü zihnimde defalarca öldürmüştüm onu. Kaç kez cenazesinde nasıl tepki vereceğimi hayal etmiştim. Neler olacağını kestirmeye çalışmıştım.

Lise yıllarımda sürekli ürettim. Kibirlenmek istemiyorum ama ben otuza yakın eser ile mezun olurken tek eserle mezun olan sınıf arkadaşım vardı. Üretmek mükemmel bir şekilde rahatlatıyordu beni. Artık bir hayvan gibi canımı yakan şeyleri tırmalamak yerine yavaş yavaş düşünüp analiz etmeye başlamıştım. Hayatımın en doğru şeylerden birini çocuk yayınlarıyla gerçek anlamda tanışmakla yapmıştım. Eserlerimde çocuk oyunlarını konu ediyor, masallar biriktiriyor ve çocuk kitapları okuyordum. Lise sıralarında oturuyordum, etrafımdaki herkes artık kocaman oldun diyordu. Haklılardı tabiî, büyümüştüm ama asla çocuk olmamıştım. Michael Jackson’ın evinde oyun parkının olması gibi, Justin Bieber’ın sevdiği çizgi film karakterinin kolyesine bir çuval para vermesi gibi çocukluğunu yaşayamayan insanlar ömürleri boyunca bu zaman dilimini yaşamak isterler.

O zamandan beridir yazmak ve çizmek bu zorlu hayatımın en büyük dayanağıdır. Çok başarılı olduğum söylenemese de bana iyi geldiği inkâr edilemez bir gerçek. İçimde biriken çocuklar böyle gülebiliyordu ancak. Üniversiteyle birlikte tamamen bu alana evrilmiştim. Hayat hâlâ çok zor, içimdeki çocuk hâlâ buruk ama gelecekteki çocukların hayali gözlerime bir ışıltı bırakıyordu. Okuduğunuz bu yazıyı yazmaktaki amacım dolu dolu gözlerle okumanız, yorum kısmına kalbimin güzelliği ile bir şeyler yazmanız ya da umut verici cümlelerinizi okumak değil. Evet bunları anlatmak, yazmak, ortaya dökmek biraz olsun rahatlatıyor insanı. Gelin görün ki bu hikâyeyi ben yazmadım, ben oynamadım, lâkin yaşadım. Zor ama yine de çok güzeldi.

Benim gibi yaşayan -daha doğrusu çocukluklarını yaşayamayan- insanlar yıllarca içlerindeki nefretle büyür ve ne hikmettir ki çoğu kişi yıllar sonra kaçmak istediği karakterin kucağında bulur kendisini. Şiddet gören şiddet uygular, alkolden nefret eden unutmanın yollarını yine o şişede arar, kötülükten kaçan derdini kötü arkadaşlarına anlatır. Şerri hayra çevirme mevzuu ise pek azımızın başardığı bir durum.

Belki bunları idrak edebilsek psikologların neden çocukluğumuza indiğini anlarız. Çünkü o yaşlarda istemsizce kaydedilen her şey günü geliyor ve karşımıza çıkıyor. Ne kaydetmişsek bir şekilde yoğrulup yeniden karşımıza çıkıyor. Ben nasipliydim, bir şekilde atlattım ve güzele yordum bu travmaları diye ümit ediyorum. Ama görüyorum ki herkes bunu başaramıyor. ‘Çocuk işte’ deyip geçtiğimiz olaylar nice yaralar açıyor kalplerde. Dünyayı tanımaya çalışan çocuklarımıza/gençlerimize bunu yapmayalım. İnsanları eğitmek bazen çok zor bazen de çok geç oluyor. Çocukları keşfetmek ise olduğundan kolay ve eğlenceli bir dünya. İnsan çocukluğudur aslında! Sonra ölür ve uzun yıllar gömülmeyi bekler.

Ahmet Alataş

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Şerri hayra çevirme... , 13/10/2020

    Belki tahammül sınırları içerisindeydi benim yaşadıklarım.
    Babamdan kaçmaktansa ona kendimi kabullendirmekten geçiyordu mutluluğum.
    Ve öyle de oldu…
    Artık benim de alet edevatım, malzeme dolabım, şarjlı matkabım, takım çantam var.
    Çocuklarıma da serbest üstelik!

  • gömülmeyi bekleyen- , 13/10/2020

    seven sevdiğinin ahlakıyla ahlaklandığı gibi nefret eden de nefret edilenin ahlakına eriştiğine eminim. mecbur bir evrilme. kaderin görünmeyen ipleri. içinde tohumları var sonuçta…..
    Allah razı olsun yazı için…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir