Hikâyenin Hikâyesi (I)

Tarih: 16 Eylül Çarşamba. Saat: 02.45. Başlık: Hikâyenin Hikâyesi. Elimde dolma kalem, öylece kalakaldım. Nasıl başlayacağım konusunda kararsızım. Şu an saat 02.45’i epey geçmiş olacak çünkü boş A4 kâğıdına uzunca bir süre bakakaldım. Hikâyelerimin aksine, nasıl başlayacağıma, nasıl bitireceğime dair kafamda oturmuş bir şey yoktu. Aklımda bir sürü konu vardı ve kanımca yazmaya başladığımda her şey bir şekilde kendine bir yer bulacaktı. Nihayetinde bir deneme için etkili bir giriş ve son, çok da aranan bir şey değil. En azından benim için, fakat bilinçaltım bir türlü müsaade etmiyordu. Galiba bir-iki gündür okumaya başladığım Aristoteles’in Poetika‘sının etkisindeydim. (Aristoteles konusunu açmasam iyiydi.)

Parantezi kapatmamın üzerinden epey geçti. Bir-iki dakika öylece kalakaldım. İmkân olsa da dolma kalemle A4 kâğıdına şu ana kadar yazdıklarımın çirkin görüntüsünü aktarabilsem. Masama oturmadan pencereyi açmıştım. Hava serin. Çoraplarımı giydim. Sırtıma kalın bir şey aldım, yazıyorum. Neden bütün yazma sürecimi belirtme ihtiyacı hissediyorum? Acaba video çağının insan psikolojisine etkisi mi? (Saniye saniye göstermek!) Yahut yazacak bir şey bulmak için oyalanıyor muyum?

Eve gelmeden önce, arkadaşlarla iki yıldır kurduğumuz şiir kulübünün şiir gecesi etkinliğindeydim. Şimdilik grupta beş kişiyiz. Ortalama kırk-elli günde bir araya geliyor ve daha önceden seçtiğimiz bir şairin şiir kitapları, biyografisi, şiir ve şairlerle ilgili bazı kaynak kitaplar eşliğinde oturup saatler süren bir meclis kuruyoruz. İlk başladığımızda mahalledeki bir mesire alanında toplanıyor, bir bankta oturup mum ışığında okumalar yapıyorduk. Daha sonra gâh kafelerde, gâh evlerde, gâh çay ocaklarında devam ettik. İki aya yakın şiirleriyle düşüp kalktığımız bir şairin oturup şiirlerini birbirimize okumak, hayatı ve sanatı üzerine konuşmak, uzun zamandır hayatımdaki en büyük zevklerden biri.

Fakat nedense ara ara, güzel bir şiir okunurken, tatlı bir sohbet olurken bütün bunları kayda alıp YouTube’da veya başka mecralarda yayımlamak fikri hepimizin aklına gidip gidip geliyor. Hatta bu akşam, Edip Cansever’in “Masa da Masaymış ha” şiirini okuduktan sonra arkadaşlardan biri, “Bunun videosunu çekebilir miyiz?” dedi. Şiir okunurken masaya sürekli bir şeyler konacaktı: “Masa da masaymış ha!” Sonra hepimiz video ile ilgili fikir üretmeye, konuşmaya başladık. Kısa sürdü fakat fikri veren arkadaşın dediği gibi: “Hepimiz hastayız!”

Başa dönersek, daha doğrusu yeni bir başlangıç yapayım. A! Unuttum! İlk sayfaya Aristoteles yazmıştım. Dur bakayım. Yazıda bir yanlış vardı, onu da düzelttim. Evet, Aristoteles’in Poetika‘sının önsözünde kitabın açılış cümlesinin “görkemli bir yalınlıkta” olduğu yazıyor. Bu cümle yüzünden, yaklaşık bir ay önce kafamda aşağı yukarı yazıp bitirdiğimi sandığım yazıya, kalemi kâğıdı elime aldığım hâlde bir türlü başlayamıyordum. O başlayamama, bütün bunların yazılmasına sebep oldu! Yani görkemli bir giriş cümlesi ararken tarih bildiren, kuru bir cümleyle giriş yapmak noktasına geldim!

Hikâyenin hikâyesine gelirsek: Okuyucu neden bütün bu yazılanları okusun? Yani bir şiirin, bir hikâyenin veya başka türde bir eserin kamera arkası dinlenebilecek yönünü neden bilsin? Bilmiyorum! Fakat eserlerin bu yönünü hep merak ederim. Çünkü her cümlenin, ismin, olayın (kurgu dahi olsa) bir sebebi, çıkış noktası olmalı; bunların, sanatçının duygu ve fikir dünyasını karıştıran, hareketlendiren şeyler olduğuna inanıyorum! Aynı şekilde sanatçının, duygu ve fikir dünyasında bir şeyleri kıpırdatarak kendisini etkileyen şeyi yine kendisinin ortaya çıkardığını da düşünüyorum!

Bütün bu kaosun içinden, şapkadan tavşan çıkarır gibi ortaya bir eser çıkarmak! Kanımca üç ihtimal var. Ya insan Tanrı’ya ait bir şeye sahip ve onunla bu kaosun içinden bir şiir, hikâye, “Yıldızlı Gece” çıkarıyor ki bütün bu sürece fikir ve duygusuyla katılıyor. Bazen önüne geçiyor, bazen arkasından geliyor, bazen yön veriyor, bazen kendisi yönlendiriliyor; bazen bütün sürece hâkimken bazen büsbütün ipleri elinden kaçırıyor ve nihayetinde sanatı ile beraber sanatçı da alnında boncuk boncuk terlerle ortaya çıkıyor! Tıpkı doğum gibi, çocuğu kadın doğurmuştur fakat çocuğu kadın yaratmamıştır! İkinci ihtimal bir köylünün tarlada, bir işçinin fabrikada çalışması gibi alelade bir çalışmanın ürünü şu sanat dediğimiz şey! Üçüncü bir ihtimal de var ki her şey ikinci ihtimalde anlattığım gibi olduğu halde, tanrısalmış gibi gösterme sahtekârlığı!

Aslında bunların hiçbirini yazmak aklımda yoktu. Başa dönüyorum. Daha doğrusu yeniden başlıyorum. Dur saate bakayım: 03.47. Cam açık. Çoraplarım ayağımda. Dolma kalemimin tüpü ha bitti ha bitecek.

Bundan bir buçuk ay kadar önce, yıllardır aradığım fırsatı buldum ve kısa bir süreliğine uzun bir yolculuğa çıktım. Van Gölü’nün etrafında dolaştıktan sonra Kocaeli’ye geri dönerken güzergâh üzerindeki birçok şehre uğradım. Giderken otobüsle gitmiştim, tek başımaydım! Döneceğim gün bilet bulamamıştım. Tatvan’da bir cami bahçesinde karşılaştığım iki İzmitli tanıdık beni arabalarına almayı kabul ettiler ve yola çıktık. Onların programında Van-Bitlis-Muş üçgeninde ziyaret edilecek bazı türbeler vardı. Canıma minnet! “Olur,” dedim. Arabanın arka tarafında tek başıma oturuyordum, her şeyi görebilmek arzusuyla uyumamaya çalışıyordum.

Dönüş yolunda, Bingöl’den geçerken şehrin dışında tek katlı, briketli, etrafı çadır parçalarıyla sarılmış bir ev gördüm. Arabamız yan yola gireceği için yavaşlamıştı ve rahatça izleyebiliyordum. Küçük bir kız çocuğu, koşarak ve gülerek bahçeden eve girdi. Aynı anda, uzakta o briketli evin arkasında gözüken yirmi, yirmi beş katlı birkaç bina vardı. Geçip giderken kız çocuğunun büyüdüğünü, modern ve büyük binalarda anlamını bulan kentin karşısında içerlediğini, üzüldüğünü hayal ettim. Elbette ki hiçbir şey olmadan, her şeyi kabul ederek, her şarta adapte olarak geçip giden milyonlarca karakter, milyonlarca aile var. Ama bana ne… Ben, milyonda biri hissediyor, onu düşünüyorum. Acaba İsmet Özel bu durumu mu kastediyordu? “Yufka mıdır… Yufka mıdır benim bakışım dünyaya ki, acılarıyla başlatırım insanları?” Açıkçası çok düşünüp çok üzülmedim, yalnızca gönlüme bir çizik atıldı, hissettim.

Malatya’yı geçtikten sonra bir camide namaza durduk. Dışarıda, akşam karanlığında top oynayan çocukları gördüm. Yanlarına kadar gittim fakat beni görmediler. O karanlıkta heyecanla koşuyor, bağırıyor, gülüyorlardı. Bir an, ben Kocaeli’de —her akşam— evimde otururken bu çocukların burada yine böyle oynadıkları gerçeği beni afallattı. Tıpkı yıllar evvel benim de Ermenistan sınırında bir köyde, akşam karanlığı çökerken top koşturmalarımı hatırlattı. Dünyanın benden haberi yoktu! Gönlüme bir çizik daha atıldı.

Yoldayız. Gece yarısı… Aksaray tarafları… Bir tesiste durduk. Çay molası. İki arkadaşın tartıştıkları özel bir mesele vardı, uzaklaştım. İleride, yolun kenarında, karanlıkta bir küme ağaç karaltısı gördüm. Tesisten uzaklaştım. Karanlıktayım. Yolda hiçbir ışık yok, peş peşe tozu dumana katan iki kamyon geçti. Sonrası sessizlik, tesis bile karanlık tarafından yutulmuş gibi. Ağaç kümesinin dibindeyim, başımı kaldırdım bakıyorum, gökyüzüne düşen gölgeleri nazlı nazlı sallanıyor. Rüzgâr yaprakları nasıl da titretip hışırdatıyor. Aman Allah’ım, canlı gibiydiler. Hayretler içindeydim. Onlar da her gece burada, ben evimde otururken… Burada. Capcanlı yaşıyorlardı. Gönlüme bir çizik daha atıldı.

Yine yoldayız. Bu sefer sabah namazı için durduk. Ankara il sınırları içinde bir yer. Güneş doğmak üzere. Tabiri caizse metruk bir petroldeyiz. Petrolün arkası uçsuz bucaksız tarlalar, sapsarı… Bir köpek kulübesi ve bağlı bir anne Kangal. Yavrusu sevimli, yaramaz… “Namaz kılacağım bana sürtünme!” dedim, dinlemiyor. Annesi uzaktan bize bakıyor. Petrolün arkasına gidip oturdum. Sabah namazı, gün doğumu, ıssız bir petrol, göz alabildiğine sapsarı tarlalar, anne Kangal’ın bütün ısrarına rağmen yavrunun uzaklarda gezmesi. Gönlüme bir çizik daha atıldı. Nedense bir tır şoförünün gelip yavruyu götürdüğünü ve annesinin üzüldüğünü hayal ettim ve kederlendim.

Sonra yavru Kangal’la Bingöl’deki küçük kız ve bütün o hikâyeler gönlümde nasıl da birleşti! Gönlüme atılan bütün çizgiler birleşti, bunu hissettim. Şimdi burada durup diyorum ki (gerçekten durdum ve saate baktım); oğlum, bütün bu romantizmi bir kenara bırak! Kendine karşı dürüst ol! Yok gönlüme çizgi atıldı, yok şöyle hayal ettim, yok küçük kız ve sefalet, yok yavru Kangal ve annesi, yok metruk petrol ve sabah güneşi… Bütün bunlardan bir yazı çıkarmak için bile isteye mi etkileniyorum acaba? Kendi kendimi bilerek havaya sokup sonra oradan bir yazı mı devşiriyorum? Açıkçası bilmiyorum! Yani emin değilim. Korkarım bir sanatçının mesleki deformasyonu olacaksa o da sırf ortaya bir eser çıkarmak için her şeye dikkat kesilip sonra ona olmayan manalar yükleyerek, hayalinde belki de hiç olmayacak bir kader çizerek, sonra buna kendi de olacakmış gibi inanarak duygulanmak, üzülmek, hatta ağlamak… Yani bir tür akıl hastalığı… (Tüp bitti. Parantezden önceki cümlemi tükenmez kalemle tamamladım. Çünkü heyecanlıydım ve akışın ortasına parantez açıp “tüp bitti” demek istemedim. Cam hâlâ açık. Yağmur şiddetlendi. Mutfaktan çay alıp geldim, saat 04.55.)

Yoruldum. İki saat on dakikadır durmadan yazıyorum. Elimdeki dolma kalem olmasaydı çoktan bileğim ağrımış ve yazmayı bırakmıştım. Biraz da o yüzden uzun zamandır bütün yazılarımı telefonda yazıyordum. Şimdi artık kaleme döndüm. Elim yorulmadı fakat gönlüm yoruldu diyeyim. Daha doğrusu gözüm korktu; çünkü “Hikâyenin Hikâyesi” başlığı altında yazmak istediklerimi yazamadım. Buraya kadar yazdığım beş buçuk sayfa, bu yazıya başlamadan önce aklımda yoktu. Bingöl’deki kız çocuğundan başlayıp sözü Nermin adlı hikâyeme getirmek ve bir hikâyenin oluşumundaki duygusal, düşünsel ve fiziksel noktalardan gördüklerime değinerek göremediklerimi görmeye çalışacaktım! Evet, bu yazı hem bir hikâyenin, Nermin hikâyesinin, hem de bizzat kendimin hikâye türü ile girdiğim ilişkinin üzerine içe doğru bir keşif yolculuğu olacaktı. Yorucu, fakat insana bunu yaptıran da yorgunluktan duyduğu zevk değil mi?

Bak işte! Hesapta yokken aklıma Michelangelo geldi. Lise ikinci sınıfta ateist bir felsefe hocamız vardı. Sınıftaki tek ateist oydu! Tek namaz kılan da ben! Sınıfta hocanın sevdiği, ilgilendiği tek öğrenci bendim; onu seven ve canı gönülden dinleyen tek öğrenci de bendim. Sebep? Bilmiyorum! (Saat 05.09. Yağmur dindi.)

Mithat Hoca’nın anlattığına göre Mikelanj, meşhur Musa heykelini yaparken öyle bir aşkla çalışıyormuş ki haftalarca çizmelerini ayağından çıkarmamış. Sonunda ortaya çıkan şaheser karşısında kendisi de vecde kapılıp heyecanla elindeki çekici kaldırıp “Kalk be adam!” diye Musa heykelinin dizine indirmiş ve dizinden aşağısını koparmış, kendinden geçmiş. Hizmetliler ayağındaki botları çıkarırken ayağının bütün derisi de çizmeleri ile beraber çıkmış. Ayakları su toplamış, şişmiş, çizmeleri irinle dolmuştu. Fakat o bunları hiç hissetmemişti, çünkü sanatçının, sanatını oluştururken aldığı ilahi zevk kendinden geçmesine, fiziksel gerçeklikten kopmasına sebep oluyordu. Belki kelimeler ve cümleler tam olarak böyle değildi ama Mithat Hoca’nın bana verdiği duygu tamamıyla böyleydi ve yıllardır bu hikâyeyi bu duyguyla içimde taşıyorum… (İmsak girdi. Hikâyenin Hikâyesi’ni yarın gece yazmak üzere yazımı burada bitirmek istiyorum. Saat 05.14. Güzel bir geceydi!)

(Devam edecek)

Tahir Tarık Balıkçı

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • iborka , 17/10/2026

    TTB deneme yazmalı. Fikre girmeli aslında. Edebiyat beklesin.

  • Aynur MACİT , 17/10/2026

    Etkili bir giriş ararken, böyle samimi ve içten bir metin çıkarmanız harika olmuş. Edebiyatın doğumu tam da böyle bir kendinden geçiş değil midir zaten? Zamanı kendi ruh halini de içinde eriterek anlatmak, renkleri solmaya başlayan zihindeki hikayeleri, renkleri canlıyken kağıda dökmek… Herkesin yanından geçip gittiği sıradan anlara, anlam yüklemek… Ben de her detaydan bir anlam çıkarmaya çalışan, hayatı romantize etmeden duramayan biri olarak bu sorgulamanızı çok iyi anlıyorum. Bile, isteye etkilenmiyorsunuz. Wirginia Wolf’un dediği gibi; “Bütün bu izlenimler, zihnin yüzeyinde hafifçe dalgalanır ve sonra derinlere inip birer hikayeye dönüşür.” Sizin zihninizde de, o izlenimler derinlere inmiş, gönlünüze atılan her çizikle birer hikayeye dönüşmüş. Hayatın küçük ayrıntılarına karşı duyarlılık göstermişsiniz. Hikayenin Hikayesi bence tam olarak imsak vaktine kadar olan bu geceydi. Gönlünüze atılan her bir çiziğin, böyle güzel ve lezzetli bir metne dönüşmesi dileğiyle… Kaleminize ve yüreğinize sağlık…

  • hikmet , 16/10/2026

    Bir çırpıda okudum. Öyle hafifti ki okuması. Bir yazarın duygu ve düşünce dünyasının arka planını okumak gerçekten keyif veriyor. Nihayetinde okur da hisseden, üzülen, yer yer gerçeklerden kaçan ama yine de onlara yakalanan bir varlık. Herhâlde kendimizi bir başkasının aynasında görmenin hafifliği bu. Hızlıca tüketilecek kadar lezzetli. Tebrikler!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir