Şırnak’tan Hakkari’ye: Zap Vadisi

Şırnak’ta çok nezih bir sabaha uyandık. Hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 8.30 gibi konakladığımız yerden ayrıldık. Çukurca’ya varıp yüksek yayla ziyareti yapmayı planlıyorduk. Tabii Çukurca’nın yöresel lezzetlerinden de tadacaktık. Şırnak – Çukurca yolu kavisli ve yılankavi. Asfalt genel olarak iyi olsa da nerede daralıp nerede genişlediğini kestirmek güç. O yüzden bu yolculuğu dinç olacağımız sabah vaktine göre ayarladık. Yola çıktığımızda Türkiye’nin şehirlerinin haritalandırma ve il sınırlarını belirleme faaliyetinin çok iyi yapıldığına bir kez daha şahit oldum. Mardin’den Şırnak’a geçtiğimizde alabildiğine sarı düzlükler kayalık yükselti haline gelmişti. Hakkari’ye yaklaştıkça yükselti arttı ve bambaşka bir iklim peyda oldu. Bu tespiti daha önce Karadeniz sahillerini gezerken, Batı, Orta ve Doğu Karadeniz’in yeşilinin bile birbirinden çok farklı olduğunu fark ettiğimde yapmıştım, ancak bir hata payı bırakmıştım. Şimdi ise Türkiye’de il sınırlarının çok isabetli şekilde belirlendiğini düşünüyorum.

Yolda o kadar çok viraj var ki isteseniz de belirli bir hızın üzerine çıkamıyorsunuz. Ve eğer navigasyon kullanıyorsanız haritanızı internet bağlantısı olmadan kullanabilmek için indirmeniz size çok şey kazandırabilir. Bizim işimize fazlasıyla yaradı. Uludere’nin Hilal Köyü’nde barajın yanına yapılmış meşhur Uludere Stadı’nı görünce kendimizi içeri girmekten alamadık. Yol cidden kötüydü ama yüksek araç kiralamanın ne kadar isabetli olduğunu görmüş olduk. Burası çok meşhur bir yer. Özellikle sosyal medyada insansız hava araçları ile yapılan çekimlerle bilinen bir yer haline geldi. Henüz birkaç yıllık ve çimlerin durumu çok iyi. Ancak soyunma odalarının kapısı kırıktı ve içerisi harap haldeydi. Barajı ve stadı aynı kareye sığdırmak için stadın arkasında tepeye tırmandık. Suyun maviye çalan yeşilliği ve suni çimlerin parlak yeşilini izlemek göz dinlendiriciydi. Ayakkabılarımıza dikenler musallat olsa da çıplak gözle burayı görmenin sevinci bize yetti. Tekrar yola koyulduğumuzda yerel adı Roboski olan ve kamuoyunda fazlasıyla bilinen Gülyazı Köyü’nden geçtik. Yol boyunca fark edilen en belirgin husus yerleşim yerlerinin rakımı düştükçe Ordu’yu andıran cinsten yeşilliğe bürünmesi. Neredeyse her yerleşim yeri mikro klima özellikleri gösteriyor ve yeşilleniyor.

Çukurca’ya vardığımızda bizi Mazlum’un bir yakının akrabası karşıladı. Özbeöz Çukurcalı olan Müslüm abi aynı zamanda oradaki Bap Kebap’ın sahibi. Bizi öylesine sahiplendi ki onunla selamlaştığımız ilk anda kendisine kanımız ısındı. Kırk yıllık dostmuşuz gibi ağırladı ve mihmandarlık etti. Çok uzun yıllar Trakya’da yaşadığı için, benim Pomak olduğumu öğrenince daha da kaynaştık. Bizi karşılar karşılamaz Zap Sofrası’na götürdü. Yöresel lezzetlerin yapıldığı mekânın dekoru çok iyiydi. Dewin çorbası, Tırşik, Çukurca şam köftesi ve Çukurca asma sarması söyledik. Dewin; yabani kekik, siyabo, sirmo, helis ve mendi ile yapılan pirinçli bir yoğurt çorbası. Ancak saydığım tüm otlar her zaman katılmayabiliyor. Yabani dağ kekiği aslında olmazsa olmazı. Öyle ferah bir çorbaydı ki daha ilk kaşıkta bu inanılmaz bir lezzet aldım. Mevsime göre soğuk ya da sıcak olarak tüketilebiliyor. Tırşik, Kürtçe ekşili demek. İçli köftenin kalın hali olarak tanımlayabilirim. Çukurca Şam köftesi, kadınbudu köftenin daha yuvarlak ve büyük haline benziyor. Lezzetliydi. Çukurca asma sarması normal sarmaya göre daha salçalı ve ekşi. Bir de masaya tandır ekmeği gönderildi. Kıtırlığı ve hafifliğiyle hafızamızda yer etti. Bu lezzetleri tek öğünde yiyen birisinin o gün acıkmasının imkânsız olduğunu söylemeliyim.

Yemekten sonra metruk Keldani evlerini gördük. Ardından belediye tarafından restore ettirilen taş evlerden birinde kahvemizi içtik. Müslüm Abi ve Mazlum’dan bölgeye dair bilgiler ve ayrıntılar öğrendim. Mesela Hakkari’de halayın soldan dönmesinin sebebi Botan beylerinden Bedir Han’ın Hakkâri bölgesine hakimiyet kurduğu dönemlerde halkın üzerine kurduğu baskının sonucuymuş. Bir tepki olarak doğan eylemin zamanla yerleşik bir ritüel haline gelmesi zulme varan uygulamaların sonucu olabilir. Taş evlerin insanın içini ferahlatan bir görüntüsü var. Çok dik bir kayalığın dibinde inşâ edilmiş taş evin üst katı aynı zamanda dengbej evi. İçeriye girip şark usulü yerleştirilmiş minder ve yaygıların üzerinde biraz oturduk. Aynı zamanda girişte halkın gündelik hayatta kullandığı eşyaların örnekleri de sunulmuş. Kahvelerimizi içip taş ev keşfini bitirdikten sonra Kadişe Yaylası’na gittik. Kafanızı kaldırırsanız Hani Yaylası da görülebiliyor. Gizli su kaynaklarıyla bilinen ferah ve yüksek bir yayla. Eskiden terör olayları nedeniyle kapalı olan ve birçok çatışmanın yaşandığı bir yer. Şimdilerde susam yetiştiriliyor. Çukurca susamı reklamı yapılmayan mükemmel bir lezzet. Tam karşımızda önceleri çok şiddetli çatışmaların yaşandığı Haskel ve Hine tepelikleri vardı. Yılanlı pınar olarak bilinen pınarı göremesek de yakınında geçtik. Kadişe Yaylası sulak bir alan olduğu için rağbet gören bir yer. Havası nefesimizi açtı ve buz gibi kaynak suyuyla serinledik.

Yürüyen Çukurca olarak andığımız Müslüm abi, fotoğraf çekmemiz için bizi sarp kayalıkların ve vadinin göründüğü bir yere götürürken birden durdu: “Bakın, dağ keçileri! Sizin şansınıza burada” dedi. Kafamızı kaldırdığımızda 2 yetişkin, 3 yavru dağ keçisini gördük. Bu hayvanların çok nadir görüldüğünü, hatta buranın yerlilerinin bile onları neredeyse hiç göremediğini söyledi. Dağ keçilerini gördüğümde aklıma canım kızım geldi ve ona göstermek için hemen kayda aldım. Videoyu çekerken aniden ortadan kayboldular. Ardından tekrar önümüze çıktılar ve bu sefer çok daha yakın mesafedeydiler. Vadiye doğru koşuşları ve kayboluşları hâlâ zihnimde. Kaçak avlanma nedeniyle nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu hayvanların varlığını sürdürmesi en büyük temennimiz. Müslüm abinin, “Hocam, sizin şansınıza karşınıza çıktılar. Ben de ilk defa görüyorum” demesinin ardından, Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Neyin yavrusunu görürsem göreyim aklıma kızım geliyor. Rabbim kızımı ve önce insan olmak üzere tüm mahlukattan yavruları korusun. Ayaklarına taş değdirmesin.

Çukurca’dan ayrılmadan önce Emir Şaban Camii’ni ziyaret ettik. Mütevazi caminin yaklaşık 14 asırlık bir tarihi olduğu rivayet ediliyor. İçine girildiğinde hava birden değişiyor. Aynı zamanda buranın eski bir kilise olduğu da rivayet ediliyor. Depo olarak kullanılan bu yapı 2007’de TSK tarafından onarılmış ve ibadete açılmış. Çukurca’nın ne kadar kadim bir yerleşim yeri olduğunu buradan da anlayabiliriz. Kompakt ve bütünleşmiş bir sosyal yapıya sahip olduğunu ilçeyi biraz gezince anlayabilirsiniz. Irak’a sıfır noktasında olmasına rağmen özünü koruyabilmesi azına az rastlanabilecek bir örnek. İlçe yemyeşil. Nispeten yüksek olmasına rağmen yeşil. Sırf Müslüm abi ve Devin çorbası için bile tekrar ziyaret edilir. Mazlum da bu kadar beğeneceğimizi tahmin etmiyordu. Hakkâri merkeze doğru konaklamak için yola çıktığımızda içimizde çocuksu bir neşe vardı. Mutluyduk. Yaklaşık 1,5 saat sonra Hakkari’ye vardık. Dönerken Zap Suyu üzerinden geçip kayaların arasına bitiştirilmiş yeşil köylerin arasından geçtik. Ancak en akılda kalıcı olan yer Çukurca’ya girmeden önce gördüğümüz Gündeş Köyü’ydü. Fotoğrafı çekilse Çukurca’da olduğuna kimsenin inanmayacağı kadar göz alıcı ve yeşil. Sonbaharda özellikle ziyaret edilebilecek kadar fazla ağaç türü ve yeşilliğe sahip. Allah’ın lütfunun sonsuz oluşuna bir örnek de dik kayalıklar arasına yerleştirilmiş Gündeş Köyü.

Hakkâri o kadar taşlık bir yer ki insanın kibirlenmemesi gerektiğini sessizce anlatıyor. Kayalıkların yanında insanın filin yanındaki karınca gibi hissetmesi boşuna değil. Hakkâri, Şırnak ve Mardin’den o kadar farklı bir topografyaya sahip ki arada birkaç saatlik yolun olduğu asla akla gelmez. Sümbül Dağı’na nazır bir yerde konakladık. Ay, dağın tepesinin ayrılmaz bir parçası gibi görünüyordu. O manzaraya bakarken aklımdan, sevgiyle kurduğumuz ilişkinin karakterimizi nasıl şekillendirdiği geçti. Sevgiyi şefkat olarak tadan insan, sadece kendisi olduğu için sevilebileceğini ve sevilmek ya da hoşa gitmek için başka bir şeye dönüşmesi gerekmediğini öğreniyor. Ancak sevgiyi merhamet yani affetme üzerinden öğrenen birisi affedilmeyi sevilmek olarak kodluyor. Kötü bir şey yaptığında affedilirse sevgiyi tatmış oluyor ancak hiçbir şey yapmadığında sevgiyle ilişkisi kurulamıyor. Bu coğrafyada hâkim olan duygu şefkat. İnsanları ibadet edercesine seviyorlar. Şefkatle. Bundan etkilenmemek elde değil. Sevgiyle bağını sadece merhamet üzerinden kuran insanların aferin ve onay almadan nefes alamamalarını şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Muhammed Furkan Kâhya

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir