İyi ve Kötünün Ölçütü

İnsanların birbirini, dahası fiillerinin arkasındaki niyetleri bütünüyle anlaması son derece güç, belki de imkânsız. Her insan başlı başına ayrı bir dünya. Yolları kesişenler, birbirlerinin yörüngesine bir süreliğine de olsa girenler ancak sınırlı anlam alanına ulaşabilir, hepsi bundan ibaret. Kısacası, birbirimizin anlam kümesinden ne kadar pay alabiliyorsak kendimizi o kadar nasipli sayıyor ve hayatı bu kadarıyla sürdürüyoruz. Tüm bunların arkasında ise merak duygumuz var.

Niyet, kalbin fiili. Başkalarına kapalı, yalnızca sahibine açık. İyi niyetle yaptığımız ve kimseye zarar vermediğini düşündüğümüz fiiller bile, birilerinin hikâyesinde kötü olarak nitelenebiliyor. Nitekim Lao Tzu’ya atfedilen “Ne kadar iyi olsak da birilerinin hikâyesinde kötüyüz” sözü, tam da bu hakikate işaret eder.

İnsan kendi niyetine, değerlerine ve ölçülerine göre iyi olabilir. Ama iyi olmanın ölçütü herkes için aynı değil. Mesela bir baba, çocuğu istemese bile okula gönderir. Disiplin kazandırmak için üzerine titrer. Çocuğunu zorlamasa potansiyel kuvvetlerinin ortaya çıkmayacağını bilir ve bu sebeple kurallarından taviz vermez. Baba, kendi değerlerine göre çocuğuna iyi davrandığını ve onun iyiliğini amaçladığını düşünür. Çocuk ise babasını katı ve soğuk olarak görür. Baskıcı karakteri sebebiyle, kendisine karşı kötü davrandığını düşünür. Baba kötü olmadığı halde çocuğun hikâyesinde baskıdan ibaret olur, en azından gerçekleri anlayana kadar.

İnsan, geçmişinden bağımsız değil. Geçmiş, insanı bugüne taşır fakat bugüne bakış da ister istemez geçmişin penceresinden şekillenir. Her insanın geçmişi kendine özgü olduğundan, pencereleri de farklı. Bu yüzden aynı olay, birinin penceresinden iyi, bir başkasının penceresinden kötü görünebilir. Dolayısıyla birinin hikâyesindeki fedakârlık, bir başkasının hikayesinde ihanet olarak anlaşılabilir. Başka bir deyişle insan kendi hikâyesinde masum, başkasınınkinde zalim olabilir. O halde şöyle bir çıkarıma gidebilirim: İyilik niyetle ölçülür ama hikâyeler geçmişin birikimiyle yazılır. Bu sebeple bir başkasının hikayesinde kötü olabilir, kendi hikayemizde ise iyi olabiliriz. Tam tersi de olabilir.

Bir insanın, ben iyiyim iddiası da hayli su götürür. Evet, iyi olabilir, fakat kimin ölçülerine göre? Yalnızca kendi aklının terazisiyle iyi olmak, son derece sınırlı bir ölçüt. İnsan nakıs bir varlık. Yanılmaya da yanıltmaya da fazlasıyla müsait. Hayatı olduğu gibi görmekte zorlanır, olayları değerlendirirken bütünüyle objektif olması neredeyse imkânsız. Çünkü omuzlarında koskoca bir geçmiş taşır. Ve biliriz ki hiç kimse bu geçmiş yükünden bütünüyle kurtulamaz. Zaten insanı insan yapan da tam olarak budur. Kendini mutlak anlamda iyi gören kişi, çoğu zaman farkında olmadan bir başkasının hikâyesinde kötü olarak kodlanmaya başlamıştır. Sürekli iyi olduğunu söyleyen kimse ise, bilmeden kibir evinin kapısından içeri girmiş, salonun en görünür koltuğuna çoktan yerleşmiştir. Belki de iyilik iddiasının başlı başına sorunlu oluşu, iyiliğin özünde iddiayla barışmamasından kaynaklanıyordur.

Bir de iyi görünmek arzusu vardır ki, bu çoğu zaman kötülüğe dönüşür. Zira iyi olmak ile iyi görünmek arasındaki fark idrak edilmemişse, ahlâk kolaylıkla gösteri ve imaja indirgenir. Niyet yerini temsile, samimiyet ise onaya bırakır. Bu noktadan sonra yapılan iyilikler de iyilik olmaktan çıkar, başkalarının gözünde nasıl durduğumuzun hesabına dönüşür. Ne var ki kimse bir başkasının niyetine muttali olamadığından, bütün bu çabaya rağmen insan yine de kimi hikâyelerde iyi, kimi hikâyelerde ise kötü olarak anılmaktan kurtulamaz.

Başkalarının hikâyelerinde nasıl göründüğünü kontrol etmeye çalışmak, insanı iyilikten uzaklaştırır. Samimiyet, yerini hesaba bırakır. İyilik artık içten gelen bir hal olmaktan çıkar, ölçülen ve karşılığı kollanan bir davranışa dönüşür. Böylece niyet de saf iyiliğe yönelmekten uzaklaşır, arzu edilen imajı besleyen aygıta evrilir. Aslında dönüşen, iyiliğin kendisi değil insandır. İyiden kötüye, aktan karaya, sevaptan günaha doğru bir dönüşümdür bu.

Belki de iyi olabilmek için atılacak ilk adım, iyi görünme arzusundan vazgeçebilmektir. Bununla birlikte, kimsenin hikâyesini yazma gücüne sahip olmadığımızı idrak etmek gerekir. Çünkü insan ancak kendi niyetinden sorumludur. Başkalarının anlatıları ise irademizin ötesinde şekillenir. Bu idrak, iyiliği bir gösteri olmaktan çıkarır ve sahici kılar. Bu gayet iyidir.

(14 Aralık 2025)

Sulhi Ceylan

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir