İstanbul’un Rengi: Mor-Pembe – Ebrûli

İstanbul’un mevsimsel kültür atlası yazılsa ilk sıraya mayıs ayında yapılacak erguvan gezilerini koymak gerekir. İster Boğaz’da bir tekne turuna çıkın, ister bir flanör ya da flanöz gibi yürüyerek dolaşın, bu mevsim ağzınıza bir parmak bal çalar ve zihninizde silinmeyecek iz bırakır. Sayısı belirsiz kıvrımlı İstanbul sokaklarında her mahalle ve sokağın bir erguvan güzeli vardır. Anadolu Yakası boyunca bazen bir araya gelmiş konuşan güzeller gibi kümelenirler bazen de vefasız aşıklarının yolunu gözleyen küskün genç kızlar gibi sokak başlarında sizi karşılarlar. Değişmeyen tek şey pembe-mor ebruli renkleridir. Doğuştan kadınsı bu ağaç kökleriyle İstanbul’un toprağını ana rahminde bebeğini besleyen bir anne gibi besler. İstanbul’un toprağından su ve mineral alır ama ona şefkat ve merhamet verir. Bu mevsimde İstanbul’a bir yumuşaklık gelir ve mayıs ayında yapılan boğaz turları “Erguvan Mevsimi” olmasından dolayı sembolik bir anlam taşır. Anadolu Yakası bakımından Üsküdar-Beykoz hattı özellikle görmeye değer. Sabahın erken saatleri ve akşamın altın saatleri geziler için idealdir. Güneş tepeye çıktığında insanın gözünü kısmak zorunda olması mor-pembe erguvanların tamamına nüfuz edilmesini engeller. Boğazın sularının en durgun olduğu sabah saatleridir. Bu saatlerde vapurlar yol almaz bir insan gibi yüzer Boğaz’da. Eforsuz ve sessizce yolan alan bir vapurda erguvanları izlemek eski İstanbulluların en önemli ritüellerdendir. Bu yüzden Anadolu Yakası’nın diğer adı Erguvan Yakası’dır. Çünkü bu yakada korular daha geniş alan kaplar. Ayrıyeten güneşten daha yoğun beslenebilmesi ve tarihi yerleşim dokusunun erguvanların serbestçe yayılabilmesine müsaade etmesi Anadolu Yakası’nın Erguvan Yakası olarak bilinmesine vesile olmuştur. Nisan ayının sonu ile mayıs ayının yirmisine kadar geçen süreye ise Erguvan Bayramı da denilir. Çünkü üç hafta kadar dalında kalabilen bu bitki İstanbul’un simgelerindendir. Lale İstanbul ile ismi müsemma yegâne bitki olsa da gerçek güzelin erguvan olduğunu bilir.

Bu bitki incecik erguvan dallarına salkım saçak açar ve ağacın dalları mor-pembe renkten görünmez olur. Uzaktan bakıldığında ağacın kahverengi gövdesi ve pembe-mor dalları vardır. Fethi Paşa Korusu, erguvanların en yoğun ve bütünlük arz eden noktası olarak kabul edilir. Yoğunluğu o kadar fazladır ki ekim yapılmış bir tarlaya benzer. Sık ve birbiriyle kaynaşmış bu görüntüsü pıtrak gibi açmalarından kaynaklanır. Yamacın hangi noktasına bakarsanız bakın ebruli mor-pembe rengin büyüsüne kapılırsınız. Yamacın eğimini unutup göz yanılsamasıyla bir düzlüğü izliyor hissine kapılırsınız. Kuzguncuk erguvanları sokakları gezerek ve evlerle nasıl bütünleştiğini görmek isteyenler için yaşayan erguvan arboretumu gibidir. Rengarenk köşk ve eski İstanbul evlerinin doğal dekoru olabilen bu şehir bitkisi İcadiye Yokuşu boyunca her sokakta sizi karşılayabilir. Bazen bir avludan kollarını uzatırken bazen de sokaktan evin bahçesine dallarını uzatırken görürsünüz. Neşeli bir bitkidir erguvan. İzledikçe gözlerinizin içinden size neşeyi zerk eder. Bunu hiç hissettirmeden yapar çünkü yıllardır insanlarla yaşamayı öğrenmiştir ve insanın tıynetini çok iyi bilir. Kandilli’ye geldiğinizde Adile Sultan Kasrı’nın bahçesini ve alt yamaçları uzaktan izlemek ya da yürüyerek temaşa etmek size kalmıştır. Uzaktan izleyenler için erguvanların yoğunlaştığı bir manzara tekrar başlamış olacaktır. Ancak Adile Sultan Kasrı kıskanç bir yapıya sahip olduğu için dikkatinizi tamamıyla erguvanlara veremeyebilirsiniz. Kasra giden yamacı tırmanarak tımar edilmemiş ve daha haşin gözüken erguvanlara burada rastlarsınız. Haşin oldukları kadar göz alıcı ve sersemletici olduklarını hatırlatmak gerekir.

Otağtepe, İstanbul’un en geniş açıyla görülebileceği nadide bir alan. Erguvan Mevsimi’nde uzaktan en çok fotoğrafı çekilen yer de burası. Bu hizada iken tekneler yavaşlar ve fotoğraf çekimi için imkân sunulur. Hatta bazı tekneler Kanlıca İskelesi’ne yanaşır ve parkı gezmek için 2-3 saatlik zaman verilir. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Boğaz manzarası ve erguvanların bir arada olduğu panoramik kareler çekebilmek için dünyanın dört bir yanından gelen fotoğrafçıların heyecanını duymamak elde değil. Yüreklerindeki helecanlara karşı koyamayıp birkaç kare için buraya gelenleri erguvanlar asla boş çevirmezler ve gizliden neşe şuruplarını bu kişilere içirirler. Kanlıca’da karaya bastıklarında, hızla Otağtepe’ye tırmanırken her adımı hissederek atarlar, ebruli renklerle karşılaştıklarında ise bedenlerinde en ufak bir yorgunluk belirtisi kalmaz. Bu nokta, İstanbul’un en saf ve en berrak halini gözler önüne serer. Buradan şehre bakan, İstanbul’u adeta arınmış gibi görür. Erguvanların etkisindeyken gözleri sadece güzeli ve estetiği gören insanların bu mevsime âşık olmalarının sebebi belki de budur. Yamaçtan aşağı inerken son bir kez diyerek kim bilir kaç kez daha arkasına bakmıştır burayı ziyaret edenler bilinmez. Erguvanların tılsımı mayıs ayının boynunda bir inciden farksızdır. Mayıs ayına İstanbul penceresinden baktığınızda sadece bu incileri görürsünüz. Anadolu Yakası aslında boynunda binlerce inci taşımaktadır.

Anadolu Hisarı ve Kandilli’nin sırtları, binaların arasından fışkıran hırçın erguvanların mekânıdır. Bu bölgede erguvanlar kimi yerde hiç görünmezken, kimi yerde kümeler şeklinde karşınıza çıkar. Bu dağınık kümeleniş, burayı yürüyerek keşfetmeyi cazip kılar, ancak sokakların ve yerleşim dokusunun bütünlüklü bir yapı sunmaması, gezinin çoğu zaman belirgin bir sona ulaşmadan kesilmesine yol açar. Buradan, başlanılan noktaya dönülürken Rumeli Hisarı ve Aşiyan’daki erguvanları görmek mümkün. Hatta önceleri erguvan gezileri için daha uğrak bir nokta iken imar hareketleri sonucu ışıltısını kaybetti ve daha seyrek bir görünüm kazandı. Anadolu Yakası’nın koruluklardan oluşan yapısı fıstık çamları ve servilerle kontrast oluşturduğu için gözünüzü tekrar asıl yakaya çevirirsiniz. Fıstık çamlarının kızıla çalan kahverengi gövdeleri ile yeşil yaprakları servi ağaçlarının estetik görüntüsü ile birleştiğinde, erguvanlar ömrünün baharındaki genç kız gibi durur. Her şey onun etrafında döner. Rüzgâr onun için eser. Güneş onun için doğar. Kendisinden başka kimse ile ilgilenmez. Elindeki ayna boğazın durgun sularıdır. Kendisini her o zaman oradan görür. Tarağı poyrazdır ve Anadolu’dan Avrupa’ya esenlik verir. Ama bazen boğazı temizleyen karayel o güzelin saçlarını yıkar ve ebruli rengi âlemi büyülemeye devam eder. Ancak güzelliğinin farkında olmaması, erguvanın en kıymetli özelliğidir. Kendi varlığının bilincindedir, fakat bu güzelliğin çevresine kattıklarının ve uzaktan nasıl göründüğünün farkında değildir. Saf güzellik de bu değil midir zaten? Güzelliğinin farkına varanın parıltısını kaybetmesine rağmen erguvanın asırlarca inci gerdanlık gibi Anadolu Yakası’nda parlamasının sebebi başka ne olabilir?

Muhammed Furkan Kâhya

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir