
Saatine baktı. Halen saatine bakan biri olarak bir yerlere yetişme telaşından uzak yine saatine baktı. Otobüs mü bekliyordu, randevusu mu vardı, işe mi geç kalmıştı, dersine mi yetişecekti? Tüm bu rutinlerin onu bir çembere aldığını düşünüyor ve kendisi için çizilen sınırları kırmak için cesaret diliyordu. Günübirlik yaşamayı ezber etmiş insanlardan değildi. Öteden beri “farklı olayım da farkedileyim” kaygısından muzdarip olanlara üzülür ve keşke onlar için geçerli olabilecek sözlere sahip olabilseydim diye düşünürdü. Nemelazımcı değildi. Kimelazımcı da olduğu söylenemezdi. Kime gönül düşürse üç gün geçmeden birini tanımanın ağırlığı altında ezilir, aklına bu zulümden kurtulmak için türlü fenalıklar gelirdi. Karşılaşmalardan hiç hoşlanmazdı. Fakat yine de mutlaka biriyle karşı karşıya kaldığını düşünür düşünmez onunla tanışmaya can atardı. Benliklerin, tutarsızlıkların, kaygıların ve arzuların onu ehlileştirdiğini düşünüyordu ve insanlara yakınlaşmalarla varılamayacağı hususunda ısrarcıydı. Tıpkı bir vakayı çözmek için işin içinden ayrılıp ona uzaktan bakmayı öğrenenler gibiydi. O yine de insanları kuyumcu terazisinde tartanlardan değildi. “Hayatım bir trajedi” diye söze başlayıp gerisini getirmeye takati kalmayanlardan hiç değildi. Üçüncü defa saatine baktıktan sonra kafasını kaldırdığında ise içten içe “mümtaz” bir şahsiyet olduğunu düşünmeye başlayacağı adam ifadesiz suratının önünde bitivermişti.
İfadesiz surata karşı ablak bir yüz karşılık gelirken tepelerinden küçük bir martı çetesi ablak yüzlünün elindeki balık kovasını gözlerine kestirmiş görünüyordu.
– Balığa mı? Rastgelesin.
– Bugün Lodos var… Rastgelecek balığa şaşarım.
Balık çıkmayacak olsa da olta atmaya bahane bulmuş görünen adam,
– Bu deniz bazen bire bin verir, bazen de bin ararsın bir vermez.
Kısa bir sessizlikten sonra lodosun alacalı bulacalı denizi korkuluklara doğru çekişini derin bir iç çekişle izleyen Bekir, cebinden misinaları çıkartmaya koyulan mümtaz şahsiyete bir el atmak isteyince, olta atmaya hazırlanan adamın diğer cebinden çıkarttığı bahaneleri gözüne gözüne sokuştuturcasına göstermesine bir anlam verememişti. Çok geçmeden adam “bak bakalım bahanelerim içinde sana yer var mı?” deyince Bekir “peki o halde size ağırlık vermeyeyim” diyebilmişti. Adam “yok canım ne ağırlığı, onu kastetmedim. Şuracıkta oturup beni izleyebilir ve hatta bir iki atış da yapabilirsin” deyince Bekir’in ağzı kulaklarına varmıştı. Böyle anlarda şabalak bir tipe dönüşür ve dışardan biri ona ekseriyetle acıyarak bakarlardı.
– İsmin ne senin?
– Bekir benimki
– İyi birisin Bekir. Hep böyle kal.
– Hemen iyi olduğuma ikna olmayın bayım. Belki de değilimdir.
– Bak işte bu cevap iyiye işaret.
– Tut bakalım şu misinayı. Lodos, denizin belini kırmadan bir iki atış yapalım bari.
– Yapalım Mümtaz bey.
-Mümtaz mı, o da kim?
– Aaa, şey, ben mümtaz olarak kodladım sizi kafamda, öyle çıkıverdi ağzımdan.
– Mmmmm. Benim adım Seçkin.
Memnun olundu. Misinalar açıldı, oltalar kuruldu. Atıldı çekildi, sigaralar yakıldı, bir seyyardan karton bardakta çaylar ısmarlandı, deniz lodosun etkisiyle korkulukları tepeleyip kıyıya doğru yol almaya başladı, üst baş ıslansa da olta atmak için en azından beş, bilemedin altı bahanesi daha kalan Seçkin şahsiyet Bekir’in gözlerindeki muğlaklığı fark etmeye başlamıştı. Bekir kafasında yaptığı hesapları dışarıya o kadar sızdırıyordu ki adam durduk yere tedirgin olmuş ve Bekir’e “bu sendeki bakış bakış değil, ne kuruyorsun kafanda be?” diye çıkışınca Bekir soluk ve çay lekeleriyle dolu kot pantolonundan çok da işe yaramayacak olan birkaç bahane çıkartıp adamın yüzüne doğru yaklaştırmıştı. Adam, vakti çoktan geçmiş bahaneleri ne yapsındı? Ceplerde beklemekten buruş buruş olan bahaneleri elinin tersiyle itiverdi. Biri yere düşmüştü. Almak için eğildi Bekir. Buruşmuş bahanesini açtı. Gerçekten de işe yarar değildi. Geçen seneden kalan bir yalana dayanıyordu aslında. Buna bahane bile denmezdi. Her bahanenin az ya da çok bir yalanı doğurabilme potansiyeli taşırdığına inanırdı Bekir. Doğrusu elinde tuttuğu hastalık bahanesi son üç yıldır hastane yüzü görmeyen biri için artık apaçık bir yalan sayılabilirdi.
– Bahanelerinle yaşamayı çok mu seviyorsun?
– Pek sayılmaz.
– Baksana eskimiş oldukları halde onları yanından ayırmıyorsun.
– Lazım.
– Sana yeni bahaneler icat etmeyi öğretmeli.
– Yenilerine alışana kadar canım çıkar benim.
– Haklısın bak. İnsan bahanesine yabancı kalmamalı.
– Haydi bir iki atış da sen yap.
Sevinçten ikiye bölünen Bekir, çocuktan farksız görünüyordu. Adam şaştı kaldı. Atmayı bilip bilmediğini sormadan olta kamışını Bekir’in eline tutuşturmuş, taburesini çekmişti. “Hadi ne duruyorsun fırlat” demesiyle Bekir arkasına aldığı oltayı denize doğru fırlatıp attı.
– Naptın be adam, oltayı neden fırlattın denize?
“Benim kolum arkadan öne doğru hareket edince tutmaz” deyiverdi Bekir. “Başlarım senin işe yaramaz bahanelerine şimdi” diyerek öfkeyle bağıran Seçkin Bey, Bekir’in üzerine yürümeye başlamış ve onu paslı korkuluklara sıkıştırmıştı.
– Atla lan denize oltamı çıkart.
– Yüzme bilmem ben.
– Bak yine bahanesi ağzında.
Bekir’in kolunu tuttuğu gibi bir sağa bir sola çeviren mümtaz şahsiyet, “o zaman öde parasını” deyince, Bekir cebinden çıkardığı tedavülden kalkmış olan birkaç milyonu ona doğru uzattı.
– Eyvahhh! Çattık. Senin cebinden gününü kurtaracak bir şey çıkmaz mı be arkadaş? Bahanelerin eski, geçmeyen para taşırsın…
– Bunlar da var. Pul koleksiyonumdan. Değerli sayılırlar.
– Ver bakayım.
– Bunlar ne arıyor ceplerinde?
– Cebimde yıllanmış bahaneleri taşımama şaşırmıyorsun da pul çıktığına mı şaşıyorsun?
– Haydi defol git buradan!
Lodosla birlikte akıp giden zaman, biriken dertler, eskiyen yüzler, yeni yüzler, ceplerde taşınıp yüzlerce kez kullanılsa da eskimediği düşünülen bahaneler, eskise de eskimemiş kabul edilen arkadaşlıklar, yeni karşılaşmalar, sıkıcı sorular ve kimseye faydası dokunmayan cevaplar arasından akarak Burgaz’ın arkasından doğru devrilen güneşin lodosla bir olup suları son kez yakışı Bekir’in masum gözlerinde bir temsil gibi yeniden canlanmıştı. Seçkin, bu tuhaf adamı tanıdığına pişman olmadığını ancak üç gün sonrasında karşılaştığı ve onu ayak üstü dolandıran bir düzenbaza “sen hayatımda tanıdığım en iyi insan olabilirsin biliyor musun?” dedikten sonra anlayacaktı.
Mehmet Erikli

