Edebiyat Neden Gereklidir?

Konuya bir soru ile giriş yapayım: İnsan aynada kendini görebilir mi? El-cevap; göremez. Gördüğü sadece aynadaki yansımasıdır. Bedeninden ibarettir. Duygularını, heveslerini, yıllardır biriktirdiği anıların kalbinde bıraktığı izleri ve içinde taşıdığı canavarı (nefs) ise asla göremez. O halde ayna, aslında kördür. Sadece zahiri yansıtır. Bundan başka da gücü yoktur. Fakat ümitsizliğe kapılmaya gerek yok. Çünkü insanın, aynalarından biri de kitaptır. Edebiyat burada devreye girer. İnsanla ilgili her şey edebiyatı besler. İnsanın, kendine bakamadığı noktalarda bir ayna görevi gören edebiyat, kişinin kendiyle karşılaşma aracıdır. Tanımadığı duyguların farkına varmada ve insanın içindeki çukurun derinliğini anlamada edebiyat iyi bir yoldaştır.

İnsan, hayat akışı içinde ister istemez maskelerin arkasına sığınır. Olduğu gibi değil algılanmak (imaj) istediği şekilde görünmeye çalışır. Kısacası imaj kaygısı güder. Yıllarını vererek başkalarının gözünde oluşturduğu imajı korumak ister. Bu sebeple insanların gerçek yüzü birbirlerine gizli kalır. Edebiyat ise, insanın maskesiz görülmesini sağlar. İnsanı tüm ihtişamı ve acizliğiyle aksettirir. Kendiyle muhatap olamayan insana ayna olur.

Edebiyat dilin imkânlarını zorlar. Kelimelerle ördüğü dünyayla, öncelikle insanın somuttan soyuta geçişinde ve kavramların farkına varmasında yardımcı olur. Böylece insanın kendine karşı özgürleşmesini sağlar. Gerçek hayatta bir türlü aşamadığı engelleri dönüştürmenin yollarını gösterir. Bakış açısını genişletmesi sebebiyle büyük sorunlar, büyük olmaktan çıkar. Bu bazen tek bir satırla bazen de bir romanla olur. Bazen de, bir romanı okuyup bitirdikten sonra zihninde oluşturduğu değişim sayesinde kendini aşmayı öğrenir. İnsan, bir kitabın sayfaları arasında gezinirken her karşılaştığı karakterde kendini bulur. Bakmaya cesaret edemediği nefsinin hallerini önce bir karakterde görür, sonra kendinde de olduğunun farkına varır. Satırlarda anlatılan olayların işaret ettiği yerlere gider ve böylece beden çeperini zorlar. İçinde yeni yollar keşfeder ve maceralara atılır.

Edebiyat, insanın anlatma ihtiyacına denk gelir. Çünkü insan konuşan bir canlıdır ve bu yönüyle diğer tüm canlılardan ayrılır. İnsanın anlatma ihtiyacı olduğu kadar dinlemeye de ihtiyacı vardır. (Okur – yazar ilişkisi) Her anlatma aynı zamanda bir anlam oluşturma çabasıdır. İnsanın kendini ve dünyayı anlama çabası diyebilirim buna. Okur da bu anlama çabasına ortak olur ve yazarın gayretini kendi içinde ama şahsına has olarak devam ettirir. Böylece öznel anlamını inşâ edebilir.

Peki edebiyatın iyisi olduğu gibi kötüsü yok mu? Tabii ki var. İnsan gibi. İnsanın da iyisi ve kötüsü var. Ama kötüler, iyilerin değerinin anlaşılmasını sağlar. Günümüzde, insanı haz kuyusunda boğan, zaaflarından yakalayan, okuduktan sonra hiçbir şey kazandırmayan ve insana değmeyen bir edebiyat da söz konusu. Edebiyat adına içini kusan yazarların romanları da hakeza… Kısacası edebiyatı kutsamanın bir âlemi yok. Edebiyatı kutsamak insanın her halini kutsamaktır ki, bu başlı başına yanlıştır. İyi ve kötü ya da sevap ve günah insanın sürekli uğradığı duraklardır. Bazen pişman olarak bazen de gönüllü olarak. O halde insanın her halini övmenin bir esprisi yok.

İnsanın farkındalığını arttıran, zihnen terbiye eden, dil zevki kazandıran, etrafına karşı hassasiyet kazandıran edebiyat sadece bu yönleriyle bile anılmaya yeter. Madem insan bir anlatıcıdır, edebiyat da insan var oldukça farklı şekillere girerek yoluna devam edecektir. Edebiyatla arası iyi olmayanlar ise İsmet Özel’in şu sözünde soluklanabilir: “Dua etmedeki başarımız şiiri terk etmenin gerekçesi olabilir. Edebiyatın çağrısını tamamlamağa dua yeter. Dinin gereğini yerine getiren üzerinden edebiyat yükünü atar.”

 

Sulhi Ceylan

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir