Ebussuud, Yunus’un Şiirlerine Küfür Fetvası Verirken Muhibbî Ne Yapıyordu?

16. asır Osmanlılar için birçok yönüyle zirveyi teşkil etse de sonradan büyük ihtilaflara dönüşecek tartışmaların fitili bu dönemde ateşlenir. Tartışmaya konu edilen meselelerin başında para vakıfları ve tasavvuf gelir. Şeyhülislam Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin hem para vakıflarına hem de tasavvufa karşı muhalif tavrı tartışmaları daha da alevlendirir. Bilhassa İbn Arabî ve Mevlânâ’yı sert şekilde eleştiren Çivizâde muhalefetinin bedelini öder ve Osmanlıların azledilen ilk şeyhülislamı olarak tarihe geçer. Bunun yanında konjonktürel bir Safavî tehlikesi de vardır. Doğuda Osmanlılara büyük bir tehdit oluşturmaya başlayan Safevîler, tarikattan hanedanlığa dönüşen bir yapıya ve Rafızî itikada sahip olduğu için tasavvufî ve batınî söylemleri kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmiyorlardı.

Tasavvuf, Osmanlı paradigmasının en önemli parçalarından biriydi ve bu durum tasavvufun istismarı için elverişli bir iklim sunuyordu. Yani tasavvufun ifratı, şeriatın tefritine yol açabiliyordu. Hem şeriatı koruma endişesi hem de Safavî tehlikesi, Osmanlı ulemasını tedbir almaya yöneltmiştir. Bu sebeple Kemal Paşazâde ve Ebussuud Efendi batınî meşrep şeyhlerin katline fetva vermişler; Molla Kâbız, İsmail Maşukî, Muhyiddin Karamanî ve Hamza Balî gibi isimler bu tedbirin bir gereği olarak idam edilmişlerdir.

Hışma uğrayanlardan biri de Yunus Emre’dir. Ebussuud Efendi, kendisine yöneltilen bir sual üzerine Yunus Emre’ye ait bir şiirin küfür barındırdığına ilişkin fetva verir. Sual ve fetva şöyle:

Mesele: “Bir zaviyenin mescidinde eşhâs-ı muhtelife ile oğlanlar muhtelit olup envâı teganniyat ile tevhid ederler iken kelime-i tehvidi tağyir edip gâh dil men, gâh canmen ve gâh

Sen bir ulu sultansın
Canlar içinde cansın
çün âyan gördüm seni
Pinhan kayusu değil
 

Deyüp ve gâh

Cennet cennet dedikleri
Bir ev ile birkaç hûri
İsteyene ver sen anı
Bana seni gerek seni

Deyü göğüslerini döğüp evzâ-ı garibe ettiklerinde ahâli-i mahalleden bazı kimesneler zâviye-i

mezbûrede şeyh olan Zeyd’e;

-Bu makule evzâa niçün râzı olursun? Dediklerinde, Zeyd:

-Ne lâzım gelir? Ve mâ haleket-el cinne vel inse illa liyabudün demekle cevap verse şer’an Zeyd’e ne lâzım gelir?

El cevap: Evza ve akval-i mezbure kemal mertebe fuhuş olduğundan gayri, cennet hakkında söyledikleri kelime-i şenia küfr-i sarihtir. Katilleri mubahtır, şeyhleri olan bi-din hikâyet olan ef’al ve akvâl men’e mubaşeret olunmazsa dahi ne lâzım gelür demekle kâfir olduğundan gayrı o kabayihi ibadet kabilinden addedüb âyet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kâfir olur. Ve bu itikattan rücu etmezse katilleri vâcib olur.
(İstanbul Millet Kütüphanesi şeriye no. 80’de kayıtlı Fetâvâ-yi Ebussuud adlı eserde 217a ve 217b’de kayıtlı bulunan fetva)

Ebussuud Efendi’nin söylediklerini anlaşılır kılmak adına şöyle sadeleştirebiliriz:

Bahsi geçenlerin söz ve hareketleri bütünüyle taşkınlık olup cennet hakkında söyledikleri açıkça küfürdür. Öldürülmeleri mubahtır, şeyhleri olan dinsiz anlatılan söz ve hareketler için ‘yaparlarsa ne olur’ diyerek kâfir olduğu gibi, işlediği kabahati ibadet sayıp âyet-i kerimeyi ona delil getirmekle tekrar kâfir olur. Bu itikattan dönmezse katli vacip olur.

Bu fetvadan hareketle Osmanlılar Yunus’u sevmezdi, dışlamıştı, ona değer vermezdi gibi garip düşünceler ileri sürülüyor bazen. Bu toptancı yargıda “Osmanlılar” ile kast edilen nedir? Ulema, ümera, şuarâ mı? Yoksa bizzat hanedan mı kast ediliyor? Bilemiyorum. Her ne ise… Ben Ebussuud Efendi’nin fetvasının herhangi bir tesir oluşturup oluşturmadığına odaklanmak istiyorum. Muhibbî mahlasını kullanarak şiirler yazan Kanunî Sultan Süleyman tamamı nazirelerden oluşan şiirlerinde sadece Şuara-yı Rum’a öykünmekle kalmamış, Yunus Emre’nin bazı şiirlerini de manaca tekrar etmiştir. Birkaç örnek:

“Âşık olup kim ki aşka bende-i ferman değil
Ona âdem demeyin belki bile hayvan değil”
 

“Aşktan kim ki dilinde yok eser
Bil ki hayvandır onu sanman beşer”
 

Bu beyitler Yunus’un “Aşksız âdem hayvan olur hayvan öğüt bilir değil”, “Git ahıra tak bunları her kim ki âşık-baz değil”, “Bir zerre aşkı olmayan belli belin yabandadır” gibi mısralarını hatırlatmaktadır.

“İki âlemde senin ben âşıkam dîdârına
Sensiz olsa cennet ü havra ve gılmandır abes”

Muhibbî’nin bu beyti ise Yunus Emre’nin yukarıda küfür olduğuna fetva verilen ilgili mısralarıyla aynı anlama sahip. Şimdi, Ebussuud Efendi, Muhibbî’nin bu beytine dair aynı fetvayı verebilir miydi? Yahut verdiği mevcut fetva Muhibbî’yi de töhmet altında bırakır mı? Veremezdi ve elbette bırakmaz. Esasen Ebussuud Efendi’nin tasavvufla ve Yunus Emre ile bir sorunu yoktur. Babası Şeyh Muhyiddin, İstanbul’da tekkesi bulunan bir Bayramî şeyhiydi ve II. Bayezid’e yakınlığı sebebiyle “Hünkâr Şeyhi” olarak anılmaktaydı. Yani Ebussuud Efendi sûfî meşrep olmasa bile tekkede doğmuştur diyebiliriz. Sorun, yukarıda da belirtildiği üzere giderek artan Batınî, Rafızî, Kızılbaş tehlikesi ve tasavvufun istismar edilmesidir. Nitekim Ebussuud’un talebesi ve fetva kâtibi olan Âşık Çelebi’ye ait şu beyit de Yunus’un zikredilen mısralarına naziredir:

“Seni gerek seni bana, beni kıl ehlullah
Cinan u kevser u gılman u hûrî ehline ver”

Buradan şunu anlıyoruz: Fetva Yunus’tan ziyade onun sözlerini kullanarak tasavvufu istismar edenleri hedef alıyor ve bilgisiz ahaliyi istismar edilmekten korumayı amaçlıyor. Burada ilgi çekici bir başka nokta ise Âşık Çelebi’nin, “Meşairu’ş-Şuarâ” adıyla edebiyat tarihimizin en önemli şuarâ tezkiresini yazmasıdır. Bu, Yunus Emre’den bahseden tek şuara tezkiresidir.

Sonuç olarak Ebussuud Efendi bir “Molla Kasım”lık yapmıştır ama Yunus Emre bugün hâlâ yaşıyorsa bu biraz da Molla Kasımlar sayesindedir. Molla Kasım’ın önemine ayrıca değinmek lâzım…

Feyyaz Kandemir

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir