Arayış ve Kaçış

Arayış ve kaçış… İnsanın maruz kaldığı ben’e ve hayata dair geliştirdiği refleksler. İlki olumlu, ikincisi ise genelde olumsuz anlamda kullanılıyor. Hatta aralarında zıt bir ilişki bile kurulabilir. Buna rağmen ortak noktaları da var. Mesela arayış ve kaçış huzursuzluk ve kaygı sokağında yüzlerini gösterir. Durduğu yerden şüphelenen ve sabit bir nokta gözleyen huzursuzlar ya arayışa ya da kaçışa mektup yazar.

Bilmediğini bildiğinin farkına varan, arayışa geçer. Önce mağarasında huzursuzca dört döner. Sonra çıkış kapısını gözüne kestirir. Oysa çıkış kapısı, arayışın giriş kapısıdır. Madem bir giriş kapısıdır, önünde yürünecek çok yol var demektir. Gözü karalık tam da burada gerekir. Çünkü konfor terk edilecek, alışılan hayat düzeni geride bırakılacaktır. Başa nelerin geleceğine dair ise hiçbir emare yoktur. Belirsizlik, daha şimdiden köşe başını tutmuştur.

Kendini aşmak isteyen arayış kapısını tıklar. Aynada gördüğü aksiyle sorunu olan, yeni akislerin mümkün olduğu dünyaları hayal eder. Hayal de arayışın giriş kapılarından bir diğeri. Her eylem, önce hayal kurarak başlamaz mı! Kaçış bile hayalin meyvesi. Zihnen kaygıdan uzak diyarları hayal ederiz önce. Sonra elimizden bir rüzgâr tutar ve yol kendini dayatır. Böyle dediğime bakmayın, yol son tahlilde ayaklarımızın altında uzayan bir çizgidir. İnsandır, kendini bir şeylere mecbur kılan. İnsan olmak, bir şeylere sığamamak değildir de nedir! Hüzünlü bir kalpte yuva kurmak istememiz de bundandır. Kendi kalbiyle sorunu olanlar, bir başkasının kalbinde çadır kurar. Sevgili der, yâr der, sensiz olamam der! Der ve inanır her kalp sahibi gibi. İnsan olmak böyle bir şeydir, kaçışlar kaçışa, arayışlar arayışa gebedir.

Kaçış; örtme, gözlerini kapama, duymamazlıktan gelme eylemidir. Arayış gibi gözükse de tamamen farklı bir yolculuktur. Kaçış huzursuzluğun evladıdır, ancak bu seferki yolculuk, gerçekle yüzleşmek yerine üzerini örtme gayesi taşır. Kaçış her zaman yol olarak tecessüm etmez. Bazen insan günlerini eğlence ile doldurur. Böylece kendini uyuşturur ve metafizik soruları gündeminden çıkarır. Düşünce ile arasında mesafe koyan her insan kaçış denen yosmanın koynunda geceler. Kendi olmaya tahammülü olmayan insanın kaçışı ise kendinden uzaklaşmaktan başka bir şeye sebep olmaz. Kendinden uzaklaşan, başkasına yaklaşır ki, kişiliğin bir başkasının gönyesinde şekillenmesidir. Sonuç malum: Gölge karakter olmak. Gerçi kaçış ilk başta bir rahatlık sağlar. Geçici de olsa insan hafifler. Peki ya sonra… Sonraya katlanamayanlar, mümkünse bir ömür kendilerini eğlenceye vurur ya da düşünmemek için zihinlerini körleştirecek uyuşturuculara sarılır. Uyuşturucu bazen oyun bazen şehvet bile olabilir. Fakat hiçbir kaçış acıyı geçirmez sadece erteler. Ertelen acının kaderi ise büyümektir.

İnsan, kendini kandırmada son derece mahir. Arayış görünümlü kaçışlarla sevişir de farkına varmaz. Yüzleşmeye kapı aralamayan, sorumluluk denince saklanacak delik arayan her arayış, hakikatte kaçıştan başka bir şey değil. Sorun şu ki, arayışın kaçış olduğunu söyleyecek bir dostu olmayanlar, bir ömür hakikat peşinde koştuğunu sanır. Kendi sarsıntılarını anlamlandırmayan her hareket, hakikatte yer değiştirme eylemidir. Oysa gerçek arayış, özneleşme sürecidir. Kendine dönmeye vesile olmayan her arayış, kaçıştır.

İnsanın zorlandığı anlarda bulunduğu yerden ya da omuzlarındaki sorumluluklardan uzaklaşmak istemesi son derece doğaldır ki ismine kaçış deriz. Ağır bir endişe karşısında kendisini başka bir yerde, farklı bir gerçekliğin içinde hayal etmesi de şaşılacak bir durum değil. Ne var ki insan, doğal eğilimlerinin peşinden giderek içindeki potansiyelleri açığa çıkaramaz. Çünkü insan, ancak zorlandığında gücünün sınırlarını ve neleri başarabileceğini fark eder. Bir şeyin doğal olması, onun mutlaka doğru ya da insanı olgunlaştırıcı olduğu anlamına gelmez.

Sözün özü arayış, arınma ve farkındalık otağında soluklanmaktır. Arayış kendine dair yeni bir yara açmak ve eski bir yarayı sağaltmaktır. Daha açık bir ifadeyle arayış, insanın acizliğinin farkına varması, eksikliği ile tanışması ve çaresizliğini yol azığı edinme sanatıdır. Peki niçin? Çünkü insanın elinde kaçış ve arayıştan başka bir şey yok. Ya kaçış kapısından girecek ve olgunlaşma imkanına sırt çevirecek. Ya da arayış kapısında soluğu alıp kendiyle yüzleşmenin ağırlığına katlanacak. Unutmamalı ki hiçbir yük, insan ona alıştıktan sonra ilk anki ağırlığını korumaz.

Sulhi Ceylan

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir