
“Yürüyen merdivenleri gizli bir hamal yürütür” diyor Osman Konuk. Bir yanda şaşaa, ışıltı, konfor; öte yanda hepsinin altında yatan görünmeyen emek, çaba, sömürü… Dünyanın düzeni. Gülhan Tuba her zamanki gibi o düzenin beri yanına düşenlerin hikâyesini anlatıyor. Aşklarıyla, evlilikleriyle, yağlanan bel çevreleriyle, buzdolaplarının içiyle ve semtleriyle. Gülhan Tuba, Dünyadan Son Gidişimiz’le yürüyüşüne devam ediyor. Kıvrıla kıvrıla akan bir suyun derinleştirerek ve belirginleştirerek kendi mecrasını oluşturması sonra da suyun o mecranın şeklini alması gibi onun edebi yolculuğu.
Son kitabıyla öyküde üçlemiş oldu Gülhan Tuba. Evsizler Şarkı Söyler, Onlar ve Köpekleri derken şimdi de Dünyadan Son Gidişimiz’le çıktı karşımıza. İyi de yaptı. Yazmaya, düşünmeye, kitaplar çıkarmaya devam ettikçe önümüze serilen fotoğraf da genişliyor. Yolculuğu sürdükçe yolu hakkında daha çok şey öğreniyoruz. İlk kitabında yalnızca ilk kitabındaki öyküler üzerinden bir çıkarımda bulunurken artık kitaplarından yola çıkarak edebi anlayışı, değişim ve dönüşümleri hakkında da konuşabiliyoruz.
Dünyadan Son Gidişimiz’deki öykülerin atmosferini, dokusunu ve ruhunu aslında ilk kitabında hissettirmişti. İkincisinde de… Ama belirgin farklarla. Bu farklar arayışın, yetinmemenin ve deneyip durmaların sonuçları. Gülhan Tuba’nın Dünyadan Son Gidişimiz ile artık mekân öykülerinden çıktığına kani oluyoruz. Aslında Evsizler Şarkı Söyler’de de mekânlar ön planda değildi. Daha çok eller, kadınlar, baba-evlat ilişkisi göze çarpıyordu. Onlar ve Köpekleri ise tam bir Suriçi öyküleriydi. Çapa’nın çocuklarını, Samatya’nın kadınlarını, Kocamustafapaşa’nın işçilerini, Saray Meydanı’nın ihtiyarlarını anlatmıştı. Kafandaki Ağaçlar’da da mekânlar yine ön plandaydı fakat orada İstanbul dışına çıkmış ve başka başka şehirleri getirmişti karşımıza. Dünyadan Son Gidişimiz ile mekân öykücüğünden ayrıldığını görüyoruz. Fakat bu kez de erotizme takıldı gibi geliyor bana. Novella türündeki önceki kitabı Kafandaki Ağaçlar’da da erotizm ön plandaydı. Öyle ki çoğu yerde anlamsız bir erotizm ve rahatsız edici bir anlatımı vardı kitabın. Birçok paragraf ana hikâyeden kopuk, zorlama eklemeler gibi gelmişti okurken. Misal Ziya ve Aydın’ı anımsamak gerek burada. Bu tercihini kısmen de olsa Dünyadan Son Gidişimiz’de de devam ettiriyor.
Kafandaki Ağaçlar kadar olmasa da Dünyadan Son Gidişimiz’deki erotizmi de yer yer yapay bulduğumu ifade etmeliyim. Ay çöreği gibi yumuşak ve lezzetli, Alacakaya mermeri gibi de sağlam öyküleri yeraltı edebiyatının yapışkanlığına çevirmenin ne manası var? Kapı deliğine kulağı dayayıp içeridekileri zihninde canlandırmak varken gözünü dayayıp tüm çıplaklığıyla her şeyi gösterip ortaya sermenin… Kaldı ki dozunda bir imayla gayet estetize edilerek ifade edilebilecekken pat diye etrafa saçıp dökmenin sakil bir tarafı da yok mudur? Tam da burada aklıma Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak geldi. Kitaptan örnekler vermek yerine Ahmet Uluçay’dan örnek vermek isterim. Başkarakterlerden Nihal, gecenin bir yarısı ev ahalisi uykudayken yatağından kalkar. Parmak uçlarında yürüyerek usulca pencere önüne gider. Cebinden çıkardığı cevizi taşla kırıp -cevizin kırıldığı andaki arkadan gelen sese dikkat- tekrar yatağa geçer. Cevizin yorganın altında Nihal’in bacaklarının hizasından yavaş yavaş ağzına doğru yol aldığını izleriz. Ceviz Nihal’in ağzına ulaşır. Nihal dişlerinin arasında bekletir onu. Gözlerini yumar. Büyük bir hazla, hiç acele etmeden yavaşça ısırır cevizi. Ceviz ve erotizm… Dâhiyane.
Her şey kaçınılmaz bir biçimde değişip dönüşüyor. Mevsimler, yüzler, şehirler… İnsanın duaları bile hatta. Bu değişimden Gülhan Tuba da kendi payına düşeni alıyor elbette. Anlatım tarzı, ele aldığı karakterler, mekânlar, isimler, hikâyeler… Gidip gelmeler. Bunlar arasında salınımlar, salınımlar, salınımlar… Herkes kadar ama. Tüm bu hareketliliğin ortasında öykülerinde değişmeyen bir şey var. Arkada daima tınlayan kırgın ses. Bir çocuğun gülmekle ağlamak arasında kaldığı anlık belirsizlik hali gibi. Neşenin altına gizlenen amansız hüzün gibi. Bir düğün kalabalığının dağılışıyla ortaya çıkan koca ıssızlık gibi. Ya da güçlü bir şenlik ateşinin sönüp gidişiyle gecenin yeniden karalığa gömülüşü gibi… Öykülerindeki; güçlü yaşama içgüdüsüyle hayatın yakasına yapışabilen, yaşamın tüm zorluklarına rağmen devam edebilme becerisi yüksek, her koşulda sevebilecek kadar kalbi mümbit karakterlerin hikâyesini dinlerken hep o kırgın ses hissediliyor arkadan. Gülüyor ama birazdan ağlayacak… O sesin anlatıcının değil direkt Gülhan Tuba’nın kendi sesi olduğunu hissettim hep. Hissettim ve sormak istedim. Neden bu kadar kırgınsın demek geçti içimden. Neden bu kadar kırgınsın?
Eren Buğdaycı

