
II.
Ufak tefek, kara kavruk bir adam olan Günbattı Camii resmî imamı Selman Hoca, köyün yerlisiydi. Astımlı kızının sıhhati için, İstanbul’dan, çam diyarı Günbattı’ya, ata toprağına döneli beri, boyuna posuna bakıp, ‘’Hafif sıklet’’ diyenler, mütemadiyen yanıldılar. Keza, cevherin etinde değil, çelik gibi gergin, bir o kadar yumuşak hamurunda olduğunu çok sonra öğrendiler. Üç senedir zülfü yâre dokunmadan, kendi halinde yaşayıp gidiyordu. Tâ ki bor fitnesi, köyün bozguncu ruhlarına yeni, tumturaklı bir tarih anlatısı sunana kadar…
Gıyabında söylenen pek çok efsane, başta Hafız Salim Ağa ile Gülbiye Kadın, sonra muhtar ve Kıyakçı Recep’in tasallutuyla, kulaktan kulağa dolaştı.
– Mare Zeliha, duydun mu kız? Sürgüne giden Kaza Tarım Müdürüyle birlikte iş tutmuşlar. Hükümetin savcısı delil bulamasa da, apaçık, dini gibi eminmiş diyorlar. Ondan zağrı Günbattı… Gör götüm yolları! Tüh gidinin besmelesizi…
– Kızı olacak aşüfte hasta falan değil bacılar. Şadırvan mermerinde yalınayak gezmesine ne demeli? Topu kumaşı yalan bunların. Belli bir şey, aklı fikri muştu parasında. Masum yavruyu da kalkan yapacak, kıt aklınca…
– Mesele köyün meselesi, Ankara’ya ne diye gammazlarsın be adam! Karısı olacak kevaşeyi kooperatife kondurmadılar diye hasedinden zona çıkaracak. Hoca olacaksın hoca… Yediğin kaba tükürmek var mı kitapta?
– Kendi hükümete kapılandı tabii, köyün gençlerini düşünen yok. Resmi imamet de nesiymiş? Tövbe estağfullaaaaah… Davara şap vurması, çocuğun hasta yatması yeninin işi mi ey müselmanlar!
– Çatal suyuna Sazçıkan’dan ağu kattıkları mühürlü belgeyle ispatlandı. Mühendis Beyin gündüz gözü hakkına girdi, ayıp etti vesselam. Bor geldi de gençlerin yüzü güldü yarenler. Cümle köyün hakkına girdi zebun. Yarın ahrette Has Peygamber yüzünü çevirecek de, gözyaşları deniz derya olup akacak… Ben Allah adamıyım diye gezer durur, akılsız. Allah müfteri kulunu taş yapar taş!
Söylentiler, karanlık saçak altlarında, karaağaç gölgelerinde, kilere taşınan turşu kavanozlarında, aylar, aylar boyunca, söylendikçe mayalandılar.
***
Selman Hoca, halim selim bir ejderha gibi köy kahvesini ateşe vermeye hazırlanan Arap Ali’nin karşısında, ederini ancak ehlinin bileceği, kıymetli bir sükûnet heykelciğine benziyordu. Hicabından taş kesilen, kırmızı bir heykelcik… Kendi gibi eşraftan olup, uzun yıllar fahri imamlık vazifesiyle kürsüyü dolduran Hafız Salim Ağa ile aralarına giren tefrikadan sorulunca, utanarak gülümsedi. Ne kadar diretti, o kadar üzerine geldiler. Konuşmaktan başka çare bulamayınca, gönülsüz, kedi gibi mırıldandı.
‘’Hafız Ağa kurradandır Ali. Dile kolay, otuz yıl… Yumurtayla kabak aşına imamlık etmek kolay mı kardeşlik?’’
‘’Ya muhtarın salmene? Ya kooperatif aylığı? Ya koca güz senesi krallar gibi yaşatan muştu parası? Sürü sürü koyunları ne yapalım a hoca?’’
Günbattı’da azametiyle bilinen Arap Ali, kahvedekiler de duysun diye inadına körükledi.
‘’Bahar muştusu da neymiş ulan! Örfte yeri var, amenna… Sevabı çok, amenna… Aç yatan ölülerin karnı doyar, amenna… Hiç soran var mı? Maliyeti kaç para! Koca Günbattı Köyü kocamış bir deyyusla abraş karısını doyuramadık gitti be! Selman Hoca, sen kendine gel kendine! Hendek atlattığı gelinlerle kınalı asker düğünleri yedi ceddine yeter de artar o pezevengin!’’
Cıvadan ağır, kurşunî bir sıkıntı kahveyi kıyı bucak dolaşıp Selman Hocaların masada sükûn buldu. Kimse çıtını çıkarmaya cesaret edemiyordu.
Baş aza dayanamadı.
‘’Astarına üfürdemekle olmuyor Arap Ali, kahveye gelince yüzüne söylersin. Beğendiğin lafı dikine konuşuyorsun. Olmuyor…’’
‘’Yanlamasına yatar, cezasını çekerim! Var mı lan diyeceğin?’’
Günbattı, çevre yoluyla limana bağlanan verimli ova köylerinden maada, kasabanın yegâne zengin köyü sayılıyordu. Dik yarısı muhacir, kalan yarımın üçte ikisi yerli manav, cümle artığı Çerkez’di. İşte bu Arap Ali, gündüz feneri gibi yandığından Arap namıyla anılsa da, özbeöz Çerkez milletindendi. Düzayak kapı komşusu Kör Maksut’la ana bir baba ayrı kardeştiler. Beraber bot bağlamışlar, gurbete birlikte çıkıp, birlikte dönmüşlerdi. Maksut davar sahibiydi. Altı nüfusa kâmilen bakıyor, harcamasını bilmediğine durmadan çalışıyordu. Zengindi. Mutedil bir tabiat üzere, ekseriya hasta oğlu Çepiş Sabri ile dertli, kendi halinde bir garip âdem…
An itibariyle kanına cin karışan Arap Ali, gençlik hezeyanıyla reşit olmayan bir kızı kaçırınca, diyetini ağır ödemişti. Beş tam yıl… Askerden sonra sırayla çerçilik, matla çavuşluğu, dülgerlik ve hububat ticaretiyle uğraşmış, nihayet sonuncusunda karar kılmıştı. Bir ara, ayağı kayıp düşünce, sarhoşluk ve hovardalık mesleğini de tahsil ettikten sonra Selman Hocanın vesilesiyle yüzünü Allah’a döndü. Dönüş o dönüş… Erkekliğe toz kondurmasa da belaya bulaşmaktan ödü kopuyor, Türkçe dualarla namaz kılıyordu.
Muhtarla baş aza hariçten efelenince, eli daim belinde tuttuğu Çerkez kamasına gitti. Selman Hocanın icbarıyla kahvenin dışına, asma altına oturdular.
Kör Maksut koluna girip sigarasını yakınca, Arap Ali sakinledi.
‘’Karı kızan hak getire Selman Hoca. Hafız ile Gülbiye… İki baş soğan… Doyuramadık gitti arkadaş. Allah aşkına, bırak bunları!’’
Selman Hoca utancından yerin dibine girmek üzereydi. Hem kahvede hem dışarıda, öyle bozardı, öyle kızardı ki, konuşurken çatallanan sesini kendi bile duyamıyordu.
‘’Onu diyorum Arap. Bırakalım bunları. İşler sahibine döner. ‘Aldığı tımar akçesi, verip saçtığı ilminin zekâtı’ deyip, bizlere susmak iktifa eder.’’
‘’Bin yıllık hasede gönül gıcırtısı der gülersin, Ekelerin Selman. Aynı delikten sokulmak var mı İslamlıkta? Tutturdular bir bor cevheri… Hiç utanmadı, duayla açtı kapısını. Çatal suyuna inip hasta yatan çocuklara muska yazan da o, kırılan hayvana nazar duası okuyan da o…’’
‘’Nankör gelmeyin arkadaşlar. Biz yokken Hafız Salim Ağa vardı. Gözümüzle görmedik. Olduysa ne çıkar? Adama şahit sorarlar. Aksi takdirde müfterisin. Olan olmuş, ölen ölmüştür Ali. Boynuzlu koyun düşünsün…’’
‘’Sen kulağının arkasını kolla hoca, yoksam işin zor.’’
‘’Uçmak kolay, inmek zor a Maksut… İnsan yüksekten düşünce böyle oluyor işte. Erbâb-ı Kurra’nın işine akıl sır ermez. Kurulu düzene, bunca yılın alışkanlığına karşın hoppadanak koç inse, kimin olsa gönlü çatlar.’’
‘’Gökten zembille inmedin ya, kâğıdın belli, küreğin aşikâr.’’
Kör Maksut gemiyi azıya aldı. Günbattı kahvesine soldan esen karayel çoktan uçup gitmiş, yerini insanı gevşeten, sıcacık bir lodos meltemine bırakmıştı. Havayla beraber, Arap Ali de iyiden iyiye sakinledi.
‘’Neyse ne kardeşlik, geçelim bir kalem. Bugüne bugün Günbattı Köyünün resmî imamısın. Devletin gözü, milletin yüzü, kıratın mührüsün!’’
‘’Siyasete girme len!’’
‘’Ben Anapçıyım arkadaş.’’
Kör Maksut’un lafı bile isteye siyasete getirmesi boşuna değildi. Arap Ali’yle gün evvelinden ağız birliği yapmışlar, Günbattı’da dirlik bozulmasın diye kasaba adliyesine BOR MADENİ ŞİKÂYET DİLEKÇELERİNİ vermekten sarfınazar eden Selman Hocaya adamakıllı yükleneceklerdi.
‘’Semra Hanım musluğu açarsa Kasaba Barajı dolar taşar. Günbattı çiçeklenir. Kovanlara akide şekeri atmazsın artık Kör Maksut. Ulen Çepiş, baban olacak hıyarağası turnayı gözünden vurdu be, gün bugündür sevin!’’
‘’Nazmiye yengemi ne yapalım? Gerçi doğru, Boğaziçini saatli maarif takviminde gördüğünüze Günbattı Köprüsünü İstanbul’da zannedersiniz. Akılsızla köylüye günah yoktu değil mi Selman Hoca?’’
‘’Çevre yolunu gördün mü arkadaş? Asfalt derler buna asfalt! Heeey! Köstekli taligana karpuz sararken Özal’a dua et pis çingen!’’
‘’Çomaaar! Gap! Gap! Gap oğlum şu pezevengi paçasından!’’
‘’Yaşa Arap!’’
Son lakırdıya kulak kesilenler, gülmekten handiyse yere düşeceklerdi. Haddizatında, hayırhah ruhların öteden beri tanıyıp çok sevdikleri Selman Hocanın etrafı, bir anda insanla dolup taşıverdi.
Muhtar, yardımcısı baş aza, cümle avanesiyle birlikte, koşar adım kahveden çıktılar.
Ekelerin Selman Hoca, kara bir çukura benzeyen dişsiz ağzıyla, karşısında sigara tüttüren Arap Ali’nin, kahvenin ortasında birdenbire infilak eden ‘GAP SUYU!’ bombasına, bombanın fitilini ateşleyen o keskin, kıvrak zekâsına şaştı kaldı.
***
Yatsı namazından sonra Günbattı Kooperatifinin kuruluşunun yirminci yıl dönümü vesilesiyle tertip edilecek yemekli mevlidi organize etmek üzere ihtiyar heyetini köy kahvesine toplayan muhtarın keyfi yerindeydi. Muştu günü, kurdelesini kaymakama kestireceği PLASTİK YOĞURT KABI MAKİNESİNİ peşinen görücüye çıkarmak istemiş, iki tonluk makineyi maşinga sobanın orta göbeğine kondurmuştu. İkide bir saatine bakıyor, maden işletmelerini temsilen toplantıya katılması beklenen Mühendis Beyin yolunu gözlüyordu.
Selman Hoca, Kör Maksut, Arap Ali ve bunlara yakın camii cemaatinden yarenler, selam verip oturdular. Muhtar ve masadakiler, Tanrı kelamına selamla mukabele edip, hal hatır sordular.
Çaylar içildi, sigaralar yakıldı. Suyun üzerine bakılırsa Günbattı durgundu.
Çukur gözlü baş aza, ötekilere çaktırmadan Hafız Salim Ağayı başıyla işaret etti. ‘’Henüz erken…’’ diye fısıldadı muhtar, müdanasız sırıtırken, ‘’Hafız Ağanın sesi kısık, ‘Sökemedim balgamı, ölemedim gitti’ dedi. Sabır… Mühendis Bey gelsin hele.’’
Kahvenin öbür ucunda kooperatifin yeni bastırdığı -Condere Traktörlü- duvar takvimlerini istif eden Hafız Salim Ağa, bir yandan çalışıyor, öte yandan fısır fısır konuşuyordu.
‘’Alacağın olsun aktar bozuntusu.’’
‘’Beden toprağa benzer Hafız Ağa, ne ekersen onu biçersin. Suçu kendinde ara.’’
‘’Biçmesi kolay, sorun ekmede ya oğlum.’’
‘’Hor kullanmayaydın sermayeni, bana ne! Git evine kendine kız. Şöyle et bak, keçiboynuzunu kaynatıp suyunu iç. Tabiatın şurubu demişler…’’
‘’Geç bunları âdemoğlu. Dirlik için kökten çözüm lâzım.’’
Baktı ki pabuç pahalı, “Bak Hafız Salim Ağa…” dedi aktar, sesi kahvenin yeni boyalı, tiner kokan duvarlarına sürtünür gibi kısık, “Her yiğidin harcı değil bu iş. Gülbiye kadına acı…’’
‘’Allah acısın. Sökül…’’
‘’İyi… Pekiyi… Ağa, insan dediğin şu Condere kayışı gibi gevşedi mi, ne dua tutar ne beddua… Amma velâkin, Günbattı’nın da bir dili var.’’
Nicedir tek yatan Hafız Salim Ağa şehvetle yalandı. Duyan eden var mı diye etrafı kolaçan eden aktar, konuşmaya devam etti.
‘’Şu keçiboynuzunu havanda döv, içine bir tutam zencefil, iki kaşık çam balı… Gece yatmadan evvel, ceviz kadarını sıcak sütle kör boğazına, lüppedenek yuvarla. Bir de ardıç suyuna merhem var… Nah…’’
Hafız Salim Ağa, takvim destelerinin altına saklanan kahverengi cam kavanozu alıp, yerine bir küçük altın bıraktı.
Görenler pirelenmesin diye ayağa kalkıp ceketini çıkarınca, çengelli iğneyle tutturduğu pantolonun fermuarı ‘çıt!’ diye kopuverdi.
Aktar, gayriihtiyari sırıtınca Hafız Ağa da gülümsedi.
‘’Korkma len aktar bozuntusu, ölü evinin kapısı açık olurmuş.’’
‘’Güldürmece sonra Hafız Ağa, hele dinle. Bu merhemi diz kapaklarına, şunu da bel çukuruna, ölümüne süreceksin. Öyle ki yakacak, cayır cayır, kan ki yürüyecek, gümbür gümbür…’’
‘’Essah mı len? Allah’sız tospağa…’’
‘’Şart olsun…’’
‘’Ağa, adamın ateşi iliğinde yanar…’’
Bozguncu Aktar, ızgaraları çoktan kapatılan maşinga sobayı işaret etti.
‘’Şu dökme demire yaklaşmış kedi gibi sırnaşır dünya adama… Sonra… Ta ta ta! Horozlu mavzer gibi şakıyacaksın, Alimallah!”
Alacağını alan ihtiyar kütle, küçük altının kalpte bıraktığı tortunun da acısıyla herifi payladı.
‘’Tamam len, cıvıma… Haydi, sittir köyüne!’’
Sade Günbattı’da değil, civar köylerde bile yanık sesi, kuvvetli hıfzıyla bilinen Hafız Salim Ağa, çabuk parlayıp hızlı sönen eserekli bir adamdı. Alıklıkla kurnazlık arasında biteviye sallanan bu nahoş tabiatını, sağ elinin şehadet parmağında soğan cücüğü gibi uç veren altıncı parmağına bağlar, o küçük et parçasına baktıkça gülümser, mütemadiyen hüzünlenirdi.
Komşu köyden ziyaretine gelen aktarın ardından, yılışık düşlerin imbiğinden geçen Hafız Salim Ağa, Mühendis Bey ve maden ustabaşısının geldiğini görünce toparlandı. Hem muhtarın kabilesi, hem Selman Hocalar misafiri hoş karşılayıp izzeti ikramda bulundular. Hava poyraza varmadan muhtar, sazı Mühendis Beye uzatıverdi. Kahveyi tıklım tıklım dolduran Günbattı eşrafı, bir öküzü mezata çıkarmışlar gibi pürdikkat, adamcağızı seyre daldı. Ekoseli ceketinin düğmesini ilikleyen Mühendis Bey, İstanbul terbiyesiyle yumuşak ve fakat soğuk bir sesle, tane tane konuştu.
“Muhtarımız sağ olsun, davet etti. Hepinizin içine kurt düşmüş. Duydum, biliyorum. Derede telef olan hayvanlar olmuş, çocuklar hastalanmış… İnsan canı söz konusu olunca, yürek daralır. Benim de bir kızım var. Üç yaşında…’’
Günbattı eşrafı hep bir ağzından, ‘’Allah bağışlasın.’’ dedi. Mühendis Bey vakarını bozmadan konuşmaya devam etti.
‘’Allah razı olsun. Ellerinizden öper. Şunu da bilmenizi isterim ki, bugün devletin eli değmeyen köy, yarın haritada unutulur gider. Şu Günbattı dediğiniz yer, düne kadar adı ancak jandarma evrakında geçen bir garip mezraydı. Şimdi Ankara’da bakanlık masalarında konuşuluyor. Sizlere söz veriyorum, genç kardeşlerimizin çoğunu madende istihdam edeceğiz. Bor dediğiniz cevher öyle sıradan bir taş değildir, memleketimizin geleceğidir. Fabrika demek yol demek, elektrik demek, ekmek demektir. İstirham ediyorum, kooperatifinize armağan edilen şu yoğurt kabı makinesini alıcı gözle bir daha inceleyin…’’
Selman Hoca, yerin yedi kat altında cürufa batacak körpecik ciğerleri, bu makineden çıkan yoğurtlarla suvaracaklarını hatırına getirince, acıyla yutkundu.
‘’Şu demir yığını, bugün yoğurt kabı yapar, yarın evladınızın cebine para koyar. Kıymetli vatandaşlarım! Ağabeylerim! Kardeşlerim! Müjdemi isterim…’’ diye ekledi, Mühendis Bey. Muhtarın, halka korkuyla bakan gözleri birden parladı.
Nihayet, abasının altından sopasını çıkarıverdi.
‘’Bakan Beyle bizzat konuşma şerefine nail oldum. Bu işin kaçarı yok! Bu toprakları ya kalkındıracağız, ya da kalkındıracağız! Devlet dediğimiz zat, eli nasırlı adama önce zahmeti gösterir. Nimeti sonraya bırakır. Biz buraya toprağınızı kurutmaya değil, köyünüzü büyütmeye geldik. Dere dediğiniz akar gider… Ya kalkınma? Kalkınma dediğimiz şey, insanın kapısına her vakit uğramaz.”
Selman Hocalar müstesna, kahveyi dolduran sekiz köşe kasketlerle, keçeden mamul takkeler, bir inip bir kalktılar.
Hanidir fermada bekleyen Hafız Salim Ağa, baş azanın işmarıyla kurtlar sofrasına tüneyiverdi. Tevekkeli muhtar, ‘’Büyüğümüz, Günbattı’mızın biricik imamı, sünnetimizde kirvemiz, düğünümüzde çerçimiz, bahar muştusunda ulu okuyucumuz, canımız, ciğerimiz, şeyhimiz Hafız Ağamızın da diyeceği var.’’ diye peşreve çıkıp kükredi.
Muhtarın gaga burnuna dikine dikine bakan Arap Ali’yi gülme tuttu.
Hafız Salim Ağa, ağır ağır doğruldu, kederliymiş gibi gerinip tok sesini buğuladı. Cübbesinin omuzları parlamış, sakalına düşen tütün sarısı ışık, parıldayan atmosferde daha da koyu görünmüştü. Bir süredir nekahet döneminde olduğunu, sesinin kısıldığını, eskisi gibi veciz konuşamadığını, önden haber verdi. Neden sonra, iki elini dizlerine koyup, sedirin üzerine bağdaş kurdu. Camide vaaz verir gibi değil de, cenaze evinde gönül alır gibi, usul usul konuşmaya başladı.
“Ey yarenler, ey gözümün nurları, ey gönül tahtının sürurları! Hele bir sükût edin de, iki çift kelâm işitin. Bakıyorum, herkesin içine bir vehimdir çökmüş. ‘Su bozuldu, hayvan kırıldı, kızancıklar yatağa düştü…’ dermişsiniz. Eee, bu melanet dünya imtihan yeri değil midir? Siz şu Günbattı haziresini Cennet-i Firdevs mi sandınız? Cenâb-ı Hak kulunu bazen darlıkla, bazen bollukla sınar. Kur’an’da dahi buyurulur: İnsan, korkuyla da sınanır, rızıkla da…”
Kahvedekiler sus pus olunca kısılan sesi bir tutam serpildi.
“Efendiler! Şu Mühendis Bey dediğiniz adam gâvur değil ha! Hayırlı işin memuru… Saklısında zünnar bağlıysa bilmem, hesabı onundur. Şeriat zahire hükmeder. Devlet dediğin kimesne, ulu orta iş görmez, görebilemez… Ankara mühür vurmuş. Bor cevheri de öyle kara baht taşı değil… Afedersin kömür gibi… Memlekete kuvvet, kudrettir bu taş…’’
Hafız Salim Ağa, Selman Hocalardan tarafa dönüp, sol tarafına doğru geğirdi.
‘’Sizin şu Günbattı’nın adı hükümet kapısında anılıyorsa, bu nimet sebepsiz değil. Şu kooperatifin ortasına dikilen makineyi görün, görün de ettiğiniz dedikodulardan utanın! Evvelden yoğurdunuz küpeyle pazara giderdi, şimdi kapla, etiketle şehre, kente inecek. Rızık büyüyecek, bereket artacak inşallah.”
Hep bir ağızdan ‘’İnşallah!’’ diyerek mukabelede bulundular.
Hafız Ağa bir aralık durdu. Gözlerini kıstı. Kahvenin arkasında sessizce oturup yeldirmeleriyle yüzlerini kapatan kadınlı çocuklu kalabalığa bakıyormuş gibi konuştu.
“Şeytan, insanın kulağına evvela korku üfler. Fitne işi, sonraki iş… Ne der lain şeytan? ‘Dere zehirlendi!’ der… ‘Devlet sizi kuruttu!’ der… Bre cahil, bre gafil, devlet bizi unutsaydı buraya yol mu gelirdi? Elektrik direği mi dikilirdi? Muhtarınız gece gündüz hükümet kapısında sizin için didinmese, şu Mühendis Bey kalkıp İstanbullardan gelir miydi?”
Sesini iyice alçalttı. En tesirli yerini fısıltıyla söyledi.
“Efendiler! Nimete sırt çevirenin bereketi kaçar. Allah bazen kapıyı gülle, bazen taşla açar. Sonra? Sonra adamoğlu ömrü boyunca dizini döver de kudurur. Onun için, aklıselim olalım. Fitneye değil, devlete, memura kulak verelim. Ahdi var Tanrı’nın… Sabreden kul, muradına erecek. Vesselam…”
O gece, Günbattı kahvesinde beş kazan çay pişirildi. Kısa bir dua faslıyla, gecenin düğümünü çözdüler.
***
Hafız Salim Ağa rahatça konuşsun diye ondan tarafa bakmayan Selman Hoca, her zamanki mütebessim çehresiyle kalabalığı tek bir vücut gibi duyumsamıştı. Gece evde, astımlı kızının saçlarını tararken, havatırın şeffaf tülü aralanıverdi.
Göğsünü daraltan letaifi, alnından önüne alıp, gıcırtılı bir sesle düşündü.
Halkın soyut düşünme yeteneğiyle serpilen bin yıllık hikmeti, süt ürünleri sermayesine ikame eden muhtarın müteşebbis ruhu, mermercilerle beşlik bozup Günbattı semalarında bir güneş gibi doğalı beri, camii cemaati iyiden iyiye azalmıştı. ‘Pekâlâ…’ dedi, hiç susmayan sese, ‘Helal rızık için ter dökmek cümle âdeme vaciptir. Dünyadan sakınmak avamın değil, havasın harcı hem…’
‘Mandıra müştemilatından üç vardiyalı süt fabrikasına evrilen kooperatif tıkır tıkır işliyor ama!’
‘İşlesin, ne güzel, at binenin değil mi?’ diye cevapladı, onulmadık yerden peyda olan öteki ses.
‘Ya büyük şehre, kasabaya göç etmeyen delikanlılar köyde ekmek tuttuklarından, ağlayan bebelere yüz deviren, eşrafın ileri gelenlerine ne demeli? Yangın kıyamet ağlayan çocuklar, günü gelince delikanlılar sırasına girmeyecekler mi? Ya bor madeninden Çatal suyuna akıtılan ZEHİRLİ KİMYASAL ATIK şayiasına hep teville, maslahatla yaklaşanlar ne olacak? Bu aklı evveller hangi akla hizmet ediyorlar?’
Selman Hoca, soruların tümüne muhtelif cevaplar bulup hiçbirini beğenmedi.
‘Toprağı ağulamak mı?’ diye geçirdi içinden. ‘Şu ‘Hafız Ağa’ diye çağırdıkları papaz çıkarması buna da bir hal fetvası bulur belki!’ Hafız Salim Ağa sanki yanındaymış gibi, kendisinden özür dileyip hemen tövbe etti. İstanbul’un kömür kokan varoşlarından, Günbattı çam ormanına çıkınca yüzüne renk gelen küçük kızı, kucağında uyuya kalmıştı. Hasta yatan çocukları masum yavrunun düşünde görünce, sırtından ter boşandı.
‘Toprağı ağulamak mı?’
Aynı ses!
Ses değil, Cebrail’in nefesi sanki… Azrail’in atı… İsrafil’in kalk borusu… Baştan ayağa ürperdi…
‘Toprağı ağulamak mı?’
Dört kitaba baksınlar, bir karışına halel getirmek zinhar haramdı. İnsan çamurdan, topraktan yaratılmış, nihayet toprağa döndürülecekti. Selman Hoca, o toprağın üzerinde biten karanfili, karanfili çürüten ayrık otuyla beraber, zorunlu ilimle, mecburen seviyordu.
Demek gözünü budaktan sakınmayan muhtardan, Mahkeme-i Kübra’da üç şahitçi isteyeceklerdi. Bir, Çatal suyunda kuyruğu diken hayvanların sahiplerini güle oynaya teselli eden Kıyakçı Recep… İki, Günbattı eşrafına bedavadan şeker dağıtan, bakanlık memuru maden mühendisi… Üç, halkın yumuşak karnına gül yağı süren, köyün fahri imamı Hafız Salim Ağa…
Gecenin bir yarısı, kulağının çeperine otağı kuran lain iblisin planını, iptidai ve makul buldu.
‘Bor geliratıyla çiftçinin zararı tazmin edilecek, zamanla maden sahası genişleyince Çatal suyunun mevkii değişecek… Son tahlilde devlet, bir cebinden aldığını diğer cebine koymuş olacak. Madenin ardı kırılınca da çekip gidecek… Bor taşı dedikleri nesne, haddizatında kıymetli bir cevher… Fakat usulüne uygun çıkarmak epeyce maliyetli olduğundan, zehirli kimyasallarla doğanın mahrem yerleri azgın sermaye canavarına peşkeş çekiliyor, bin yıllık masumiyet zarı göz göre göre bozuluyor…’
Selman Hoca, kırılan davarları, yara bere içinde öksüren çocukların feryat figan analarını düşününce kahroluyor, ateşler içinde yanan yavrulardan sarfınazar edilmesini -sanki kendi cürmüymüş gibi- dünyanın en büyük ayıbı sayıyordu. Buna mukabil, zorla içine çekildiği her savaşı cihâd-ı ekber belleyen cevval inadıyla, halkı içten içe örgütlemiş, ederince bir iç direniş başlatmıştı.
Üstelik kazın ayağı, halkın zannettiği gibi değildi…
Arap Ali ve Kör Maksut’tan başka, İl Özel İdaresinden, Kaymakamlıktan, Kasaba Belediyesinden, en fenası, Sağlık ve Ticaret Bakanlığından gelen mühürsüz RET MEKTUPLARINI okuyan, Allah’ın dördüncü bir kulu yoktu. Defalarca Ankara’ya kadar çıkmış, vekillerin eteğine yüz sürmüş, Osmanlı mirası Günbattı’nın göz göre göre ziyan olmaması adına çalmadığı kapı, aşındırmadığı hükümet dairesi kalmamıştı.
Haksız olma ihtimali yakasına yapıştıkça, ansızın yaltaklanan o suçluluk duygusu gök gözlü bir cellat gibi ete, kemiğe bürünüyor, boynuna dolanan ilmeği sıktıkça sıkıyordu. Havatırın ölüm kokan perdesi, mücrim ruhunda gece boyunca dalgalandı durdu.
Makul bir cevap için…
Ölümüne rutubet kokan hükümet dairelerinden her defasında eli boş döndüğünü, işte biraz önce, Hafız Ağanın yüzüne, gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakakalan eşrafa, hangi veçhile, nasıl anlatacaktı? Üstü kapalı rüşvet tekliflerini, isimsiz, kapalı zarflarla nefsine peşkeş çekilen arsa teklif mektuplarını hatırladıkça tüyleri diken diken oldu.
Demek, içinden geçtikleri çağın hercümercini göremeyen cümle kavim, körlükte bir ümmetti. Demek, tarih yazıcıları haksız, tarihi yapanlar haklıydı. Demek zamanı gelmişti… Demek Türkeli, kabuğunu usul sul değiştiriyordu artık… Büyük şehirlerde, büyük adamların rahlesine diz kıran Selman Hoca, politikacıların çanak tutup, meri kanunun kan kusturduğu taşrada mutlak sonun yaklaştığını, madencilerin eninde sonunda kazanacaklarını adı gibi biliyordu.
Dünyanın dirimine, şöylemesine baktı.
Bir tarafta, bir gözü camdan Kör Maksut, defineye malik viranelerden, yetimi Çepiş Sabri, bağrı yanık Arap, Allah’tan korkmasa da kullardan utanan, üç beş camii cemaati… Öte yanda muhtar, tevekkeli baş aza, ihtiyar heyeti, Kıyakçı Recep, Hafız Salim Ağa, kooperatif, maden işletmesi, koskoca bakanlık…
Kahir ekseriyet, sermayeden taraftı. Öyleyse Günbattı, ikiye bölünmüyor, ortasından yarılıyordu.
***
Muştu gününün akşamı namazdan sonra üçünü de muhasara altına aldılar. Kör Maksut, korktuğu zamanlardaki gibi elini cam gözüne götürdü. Arap Ali tedbirsiz davranmış, beli boş gelmişti. Selman Hocanın daim mütebessim çehresi atılan sayhalara karşılık şaşkınlıkla karardı.
Meydana inen yokuşla iki yol ağzı bozguncular tarafından tutulmuştu. Köyün orta göbeğinde, kurbanlık koyun gibi kalakaldılar.
Baştan ayağa davar pöstekisine sarılmış kara peçeli gölgeler giderek artıyor, çember anbean genişliyordu. İhtiyar çınarın gölgelediği kamelyanın altında, çavuşları olduğu her halinden belli olan çete lideri kır atından indi. Müdanasız, gerine gerine yürüdü. Kararlı adımlarla çemberi yardı. Selman Hocanın kulağına eğilip söyleyeceğini söyledi. Aldığı cevaba karşılık başıyla emir verdi.
İlk vurgunu Arap Ali karşıladı. Kaval kemiğine yediği dipçik darbesiyle olduğu yere çökünce kaçış rampasını tutan atlılar üzerine çullandı. Çatal suyu tarafından sökün eden gölgeler, mahyaların ziyasıyla mücessem birer canavar haline gelip, Kör Maksut’la Selman Hocanın ellerini bağladılar.
Çete lideri atına binecekken, neden sonra vazgeçti. Sesini çapaklayıp peçesini araladığında Selman Hoca, ‘’Kısasta hayat var, öyle ya…’’ dedi, acıyla gülümserken.
‘’Öyle…’’ dedi, çalımla büyüyen ses, sol tarafına tükürüp sayhayı bastı sonra.
‘’Bu son ihtarım Ekelerin Selman! Dediğimi tut, haliniz harap yoksa…’’
‘’Ay da nurdur, gün de nurdur. Hak Muhammed, Ali birdir. Üçü sırdır, bir nur içinde. İşte meydan!’’
‘’Madem öyle, günah bizden gitti!’’
Çete lideri, tutamacı güğüm kulpundan mamul deri kamçısını tam Selman Hocanın beline indirecekti ki, Arap Ali’nin şirazesi kayıverdi.
‘’Tamam ulan yeter! Zırtarmanın lüzumu yok. Diyetimiz neyse ödeyelim.’’
Pöstekisini çıkaran ufaklık, nar ağacından kesilen tahta atını kamelyaya bağlarken gururluydu. Büyüklerden para istemeye ar ettiğinden elini yavaşça kaldırıp parmaklarını araladı. Selman Hoca, dolma bibere benzeyen tombul parmakları avucuna alıp öptü, alnına götürdü.
‘’Çeteci ağamız bugüne bugün Kuvayımilliye reisidir Arap. Çelenk oyununda başlar ayak, ayaklar baş olur. Al bakalım reis, Selman kulundan beş kayma. Taksimatı helallikli yapacaksın ama…’’
Kör Maksut, yol ağzını tutan çocuklara dönüp, ‘’Muştu gelini kim oldu bu sene? Başlık parasını bir tamam çıkardınız mı?’’ diye sordu.
Çocukların tümü birden peçelerini açtılar. Çeteci ağanın tombul parmakları, bu kez bin yıllık söğüdün ihtiyar gövdesini işaret ediyordu.
Arap Ali, avucunda sakladığı yirmi beş lirayı havada sallayarak ağaçtan tarafa seslendi.
‘’Çık ulan kahpe! Çok da meraklıydık kuru kıçına. Alan almış, satan satmış.’’
Kör Maksut, ‘’Körpe gelin Arap. Bırak, utandırma kızı.’’ dedi, kıkır kıkır gülerken.
‘’Madem utanır, ne demeye bıçağın altına yatar. Hadisene ulan çık, muştu duasına geç kalacağız. İşte sayıyorum, çıktın çıktın. Üüüüüç! İkiiiii!’’
‘’Hak bir, Resul bir, nesne bir’’ dedi içinden, birden bir çıkaran Selman Hoca. Ve gelin kızı ünledi.
‘’Ne kuru üzümü Arap Ali, gelin kızımız elma gibi!’’
‘’Kütür kütür hey yavrum!’’
‘’Endazeye vurunca güzelmiş kahpe!’’
‘’Aşkını gönlüne kilitleyip öleni şehit defterine yazıyorlardı değil mi, Selman Hoca?’’
‘’Hey yavrum hey! Analar neler doğuruyor maşallah!’’
Kırk gün önce kırkı çıkan rahmetlik anasıyla, ebcet bilmeyen köylünün parmak hesabını üzerine alan ayva çiçeği müstesna, al yanaklı Tosuncuğun yaşını bilen yoktu. Bu haliyle, dokuz on yıldır yuvarlanan bir kartopunu andırıyordu. Muhtarın, çerçi dükkânından kiraladığı beyaz gelinliğin kopçasını söküp attı. Makyajını yapan kadınların, göğüslerine meme diye soktukları Finike portakalını ömründe ilk defa görüyordu.
Dünyanın gamını, kabuklarıyla birlikte, hem yedi, hem ağladı.
***
Günbattı Kooperatifinin açılışının yirminci yılı şerefine bayraklarla donatılan meydan görülmeye değerdi. Muhtar, amire memura haber salmış, kasabadan hususi otobüs kaldırmıştı. Civar köylerden gelen muhacir akrabalar, matla römorkörlerinden iniyor, karı kızan bozuk düzen, panayır alanına akın ediyorlardı.
Gümüş pullu süzgeçleriyle leylak yeşili gözlerini kapatan dünyalar güzeli denizkızının, süpürgeci çingenelerden veremli bir fahişe olduğunu bilmeyen çocuklar, perdelerin arasından bit fışkıran kellelerini uzatıyor, hepi topu yirmi beş kuruş için ortalığı velveleye veriyorlardı. Pilli orgun başında bir insan azmanı, ‘Cebinizdeki son kuruş!’ şarkısını çalarken, kolağası nam zat çeri başı, zilli tefini şıngırdatıyor, boz ayısıyla harmandalına kalkıyordu.
Adaköylü mallı karılar ayva göbeklerini açıp kıkırdadılar. Mundar çözcüler, ayyaş tombalacılar, arsız dikizciler… Devlet-i Aliyye’nin hurufat defterine yazılmayan bütün cenabetler, hep bir sıraya dizilip, lüks kandillerinin ışığında kararan gölgeleri saydılar.
Kerpiçle beton arasına sıkışmış dar sokaklarda -bunca çam ormanına rağmen- nefes darlığı çeken Arap Ali, bahar muştusuna değil, sanki bir it dalaşına hazırlanıyor gibi gergindi. Neyse ki, sokakların tümü Selman Hocaya çıkıyordu da, mera ağzına kurulan çingene panayırını hızla geçip, meydana sağ salim varabildiler.
Selman Hocanın göğsüne yaltaklanan o ses… Sadece melaikenin duyabildiği hep aynı ses, yeri göğü inletti.
‘İhtilalin üzerinden kaç yüz yıl geçti, ey Günbattı? Bu halin nicedir?’
Ölçüp tartan lakırdıların yerini tok, sakınmayan şakalar, kaba ceketlerin yerini incecik, kadife sentetikler, kara lastiklerin yerini şıpınişi naylon terlikler aldı… Taşranın taşrasında, düzensiz bir düzen hükümferma konuşuyor, yağ kaçıran koca patosu ufak ufak emekliye ayıran devasa biçerdöver, baş azanın mihmandarlığında görücüye çıkmış, demir pulluklu çapa makinesinin yanında, ağalığın son demlerini yaşayan paşazadelere selam duruyordu…
Muhtar, çift koşumlu beygirlerin çektiği emektar sabanın yerini almaya hazırlanan Condere’yi telli duvaklı bir gelin gibi süslemişti. Kasabadan emaneten bulduğu cızırtılı bir mikrofonla, ‘modern makine’ hakkında epeyce tafsilat verdikten sonra mikrofonu fena halde şarap kokan ince kravatlı herife uzattı. Altı okun tamamını zengin ova köylerine attığı için elinde bir kuru sadakla mahalli seçimleri bekleyen Belediye Reisi, dağ yöresinde pek sevilmediğinden, tenezzülen katıldığı kooperatif açılışında bir iki kelam etmekle yetindi. Nazik bir reveransla mikrofonu Kaymakam Beye bırakırken, saklı gizli kan kustuğu mendilini usul usul katladı.
Konuşması sırasında, liberal ekonomi, ulusal kalkınma, tarım modernizasyonu, atılım hamlesi, ihracat, teşvik primleri, eylem planı nev’inden, nevzuhur kelimeler peydahlayan kasabanın idari amili, sağ gözü Selman Hoca’da, sol eli revolverinde, ablak suratına dik dik bakan Arap Ali’den gözlerini kaçırdı.
Tekmil sırayla, İl Özel İdaresi Başkan Vekili, Jandarma Komutanı ve bor işletmesini temsilen maden mühendisi de konuştular.
Mübadele günlerinden bu yana muştu mevlidini okuyan hocaya tımar hakkı biçilen kınalı koç açık arttırmayla satıldı. On beş Cumhuriyet, yedi Reşat, on bir kafalı Hamit’e koçu alan Mühendis Bey, emaneti ihtiyar heyetine teslim ederken kederliydi.
Gün boyu, babası Kör Maksut’un elini bir an olsun bırakmayan Çepiş Sabri, meydana kurulan atlıkarıncadan ne hikmetse çok korkmuştu. Bir tırısa bir rahvana kalkan plastik levhalar, Demirel’in meşhur kır atı gibi, dön babam döndüler. Sabahtan akşama kadar…
Bir arpa boyu yol gidemeden!
***
Nihayet sıra, yatsı namazını müteakip yöreye has dualarla okunacak bahar muştusuna geldi çattı. Köse müezzin, yumurtanın sarısını nasıl yuttuysa artık, yüklü karılarla gözü toprağa bakan ihtiyarlar, hüngür hüngür ağladılar.
Niyetler tazelendi, abdestler alındı, namazlar kılındı.
Musalla taşının önünde, iki toklu koyun, bir alabaş deve, üç de oğlak kestiler. Günbattı halkı ilk defa, ekşi ayrandan maada, meyan kökünden yapılan kara, asitli, şekerli bir suyla tanıştı.
Helva taksimini bile isteye uzatan Muhtar, defalarca haber saldığı Hafız Salim Ağa’dan hayırlı haber, cami avlusuna toplanan devasa kalabalık, bulutların uyanıp ekini suvarması, kırılan hayvanlarla hasta yatan çocukların bir an evvel sağlığına kavuşması için fasl-ı dua, mahcubiyetinden halkın yüzüne bakamayan Selman Hoca, başı yerde, kurtarıcı bir Mehdî bekledi…
Otuz yılın alışkanlığıyla, hasretle yola bakan gözler, iki gündür hasta yatıp ziyaretçi kabul etmeyen, ruhban sınıfının azatlı kölesi, meşhur hafızlardan Salim Ağayı aradı.
Aradı… Aradı… Aradı… Bir türlü bulamadı.
Günbattı Camii resmî imamı Selman Hoca, tam dua faslını aralamak üzereydi ki, kalabalığı yaran dip dalganın uğultusuyla ferahladı.
Sanki Hafız Salim Ağa yürümüyor, cümle eşya ve toprak, ona doğru çekiliyordu. Zaman ve mekân, yekpare bir vücutta sükûn bulunca, Hafız Ağa da musallaya doğru, ağır aksak yürüdü. İhtiyar bedeni handiyse yıkılmak üzereydi.
Sendeleyen bacağını musalla merdivenine uzatırken, apış arasından ‘çıt!’ diye bir ses duyuldu.
Yedi kat ellerden sakladığı medrese icazetini Dersaadet’ten alan Selman Hoca’ya göre, aklın süzgecinden geçmeyen kır imgeleri, buzluktan çıkınca çözülen meyvelere benziyordu. Besin değeri yüksek, pörsümüş, tatsız… Köyün ileri gelenleri, köyden ileriye gideceklerle beraber, arta kalan posadan yeni, yepyeni bir medeniyet formu inşa ederlerken o, Allah’tan hicap etti de, şahit olduğu manzara karşısında doyasıya gülmedi.
Günbattı Camii resmî imamı Selman Hoca, hüzünlü ihtiyarın titreyen ellerini kemal-i saffetle öptü, alnına götürdü. ‘Buyur’ dedi, dudağını ısırırken, ‘’Hoş geldin, ya Ehl-i Kurra! Bahar günlerini sen muştula!’’
Meşhur Hafız Salim Ağanın, patlamış fermuarının arasından cemaati selamlayan, yarım okkalık yoğurt kabını ilk fark eden, Ekelerin Selman Hocaydı oysa.
Bahadır Dadak

