Kapı Eşiğinde Yaşananlar

Kapı Eşiğinde Yaşananlar

 

 

Söz uçar yazı kalır derler. Ya yazı da uçarsa ne olur? İletişime geçen söz müdür, kalp midir? Azizim ehl-i kalp isen beni yakinen anlayacaksın. Söz bendelerden bir bende zannedilir ama öyle değildir. Söz ağzından çıktığı vakit, söylenene tabiî olur. Yazıyı alan kişi istediği şekli verir. Bir söz kamuya açıldığında artık benim değildir! Benim olmayan bir şeyi istemiyorum, benim olmayacak bir şey içinse çaba harcamıyorum. Tabiî ki yazdığım zamanlar oldu. Ama yazıya, kendisine hizmetlerimin karşılığı olarak, öyle bir şey yükledim ki hâlâ belini doğrultamıyor. Bu itirafname bir anlamda iade-i itibardır, âdemin ayak bastığı her yerde okuna!

Azizim, bilirsin, ârif teslimiyeti odur ki çıktığı yolda uyarı levhalarına pür dikkat eder. ‘Geri dön’ levhasını görür görmez yoldan vazgeçer. Makam düştükçe levhaların farkındalığı azalır, geri dön işareti gafleten fark edilmeyebilir, ama muhakkak ileride bir yerlerden dönülür. Bu fikir zengini fakat amel fakiri aciz ise, tabelasız yol alabileceğine ‘geri dön’ tabelalarını görünce kanaat getirdi! Heyhat! Fikirsiz amel olmaz da fikri bozuğun ameli nice olur? O vakit anladım ki fikir bile sabit değilmiş, zemin kaygan olunca. Geç mi oldu dersin? Sanmam! Düşen, yola düştükten sonra ayaktaymış, yerdeymiş bakılmazmış: “İşte yoldayım” diyemedim, zira yola düştüğümü geç fark ettim. Velhasıl-ı kelam düştüm; kolum kanadım kırılmadı ama benden geriye kalanı tarif edemem, çünkü bir şey kalmadı! Toza dumana karıştım, buhar oldum azizim.

Görmek istiyordum. Yolun sonuna kadar gitmeye karar verdim. Rüzgâra karşı yürümeye başladım. Gözümün önündeki sis tabakası sebebiyle nereye gittiğimi değil, sadece ileriye gittiğimi varsayıyordum. Ne kadar gittim, nereye vardım bilmiyordum. Azıksızdım, açtım, o burun kıvırdığım levhaları görebilmek için nihayetsiz bir bahar ışığını bekler gibiydim. Yine de durmadım. Gece gündüz yol aldım. Bir gece ölüm kapımı çaldı. Kapıyı araladım, baktım kimdir gelen. Heybetli bir icabet göründü, davetiyemi de kendim yazacaktım ama geleni içeri kabul edemedim. Çok korktum. Kapıyı hızlıca kapattım. O gün bugündür ölümden korkarım. Sabah olmadı. Düşündüm, düşündüm… Kafamda dönüp duran düşüncelerin hep aynı yerlerde gezindiğini fark ettim; levhalarda! “Ne yani, bu kadar çile boşuna mıydı? Belki ölüm, varmak istediğin yerdi, neden geri döndün?” diyebilirsin. Ama inan ki dönmedim! Sadece yolda olduğumun ya da  yola düşürüldüğümün farkındalığını kazandım. Ve devam ettim. Bu yol ihsan makamından bir lütuf olarak yönsüz yaratıldığından ne geri, ne ileri, sadece istenilene doğru gidebiliyordum. Durmak ölümdü ve duramadım. Öyledir ya azizim insan öldüm der de öldürüldüğünün farkında değildir. Ayaklarım nasır tuttu, ellerim kanadı. Bir yudum suya hasret kaldım. Kan damladı gözlerimden, kan. Dayanamıyordum artık. Ya duracak ve ölümü kabul edecektim veyahut devam edecektim. Yaşamayı sırtlanan ruhum, onunla yüzleşmeye güç yetiremedi. Ruhum bedenimi sırtlamış, kendi tabutunu taşıyordu. Kırık bir hayalle, elim bomboş alarak götürülüyordum. Vuslat yoktu, kabullendim.

Aklımın zerre-i zerresine kadar girdim, el uzattım uzatılmayana ve haremimin kapısını kapattım. Şimdi gündelik yürüyüşümü idare edecek kadar aklımın hareminde geziniyor, gündelik rızkımı alıyordum. Yalnız olmasam, görenler mecnun derdi. Bir vakit ki ne kadar olduğunu bilmediğimden söyleyemeyeceğim; tabutumda dinlenince kendime gelmeye başladım. Acım her uyanışıma, her dirilişime mâni oluyordu. Bir ânından bile vazgeçemediğim hatıralarımı unutmak istiyordum da yapamıyordum. Çaresizliğe, kaybolmuşluğa ve tayy-i mekâna dair aklımın yetmediği vakitlerde başımı tabuta vuruyordum. Kestim, acıttım, hıncımı çıkardım, sövdüm kendime. “Ben bu yolu istememiştim” diye haykıyordu hâlâ içimdeki hain. Dönekliğini gördükçe baş aşağı sallandırıyordum. Hırsımdan salyalarım akıyordu. Dişlerimi birbirine kenetledikçe gıcırdama sesi anne sesi gibi ipeksi bir hâle bürünüyor, aldığım keyifle salyalı ağzım sırıtmaya başlıyordu. Yalnız bırakılmıştım. Kendim bile beni terk etmişti. “Ya rabbi, ben bu yükü kaldıramam, rahmet et ki öleyim ya da yolun sonunu, vuslatımı nasip et” diye yakarıyordum. Kendisine muhalefet edip kaybolduğumu ve dahi tekrar ona el açtığımı düşününce kendimden utandım. Artık dua bile edemiyordum. Ellerimi açıyordum gerçi, fakat ne bir söz ne bir lakırdı. Öylece kapatıyordum yüzüme ellerimi.

Hadsize had bildirecek bir lütuf daha gördüm, azizim. İznin olursa paylaşmak isterim. Bir bedel, bir kurban lâzımdı bana. Kime ne diyebilirdim? Kimi kurban edebilirdim? Sen olsan benim için kurban olur muydun? Bu gafile kendi bile yüz çevirmişken…  ‘Bedenin’ dersen onu zaten yolda kaybettim, geri kalan ise kurban olamayacak kadar küçük bir parçaydı. Ruhumun ise böyle bir fıtratı yoktu. O denileni yaptığı için, benim sözüm ona geçmezdi. İnanabiliyor musun, bunca yıllık hukukum olan yazı, davetime icabet etti. “Hay hay” dedi ve teslim oldu. Şaşırdım! Hizmetkâr dediğin, kul dediğin böyle mi olmalı acaba? Bir kez daha tabuta girdim. Günler geceleri, geceler haftaları kovaladı. Acele ettim ki etmek zorundaydım. Ruhumun kolları, tabutu taşımaktan düştü düşecekti. Yazdım, anlattım kâğıda kaleme, içimdeki dikenli bir fidanı midemden ağız yoluyla çıkarmak gibi bir şeydi. Geçtiği her yeri kanatıyordu! Yara bere içinde kaldı ciğerim, boğazım. Tabuttan çıkıp, elimde beratım varmış gibi “işte burada” diye haykırıyordum. Yolculuk bitti diye bayram ediyordum. Vuslat görünmüştü işte. Yazı öldü ama olsun, ben buradayım!

Azizim, şimdi nasıl merak ediyorsun değil mi?  “Sırrın perdesini araladın, gün gibi aşikâr eyle” mi dersin? Seni çok bekletmek istemem. İşte açıklıyorum:  Cismani aşktan rahmani aşka vuslat yoluymuş bu yol. Yolun sonu belli, Allah! Aşkı tanıtmışlar bana. Bu tanışma daha ilkmiş. Bu yol bir başlangıç, daha kaç durak var bilmiyorum. Kapının önünde çöküp kalınca, yolun esrarı ayan oldu. Bendeniz helal dairesinden çıkıp aşk diye nefsime sarılınca muradım elimden alınıp, kendi kendime gark edilmişim. Benden bana giden bir yol yaratılmış! “Yolun sonu Allah demiştin” dersen, sen de doğrusun. Kâinata sığmayan, mümin kulunun kalbine sığmayı murat edince bu kul ne yapsın, elden ne gelir? Aşk zannettiğim cismani hevesi, mübarek bir yol kılmışlar da yol içinde yol yaratılmış. Yeri gelmişken söylemek isterim azizim, inan bana aşk Allah’a aitmiş! Kimin haddine aşkı bir kula hasr etmek.

Şimdi daha yakinen idrak edebiliyorum ki vuslat yolunda gözü açılan bir kul için mürşitsiz olmaz. Mürşit her yolda birer levha olurmuş da yol gösterirmiş. Kimi müride de gözü kapalı yol aldırılırmış. Sakın ‘göz kapalı yol alınmaz’ deme! Bu yolda beni taşıyan mürşitmiş! Düşen düştüğüyle hesap olunmuyor, düştüğü yere bakılıyor. Gözü kapalı gidene mi kapalı geldin denir? Ki benim gözümün açılmasına sebep  helal dairesinden çıkmamdır, bilesin!

“Hiç arayıp, sormuyorsun, ne uğradığın ne de bizi özlemişliğin var” deyip duruyordun ya el cevap: Yalnızlığı yaşadım, azizim. Yalnızlığa alıştım. Belki de kıyamette bana yarar ya da zarar olacak şeylerle, yani kendimle, baş başa kalmaya alıştım. Yunus demiş, söyleyi söyleyi gezeriz ya “bir ben var bende benden içeru” deyu. Bir yol var bende benden içeri ki bu yol her şeyimi kapladı, azizim. Bu yolu zâhiri bir yola benzetmeyesin, ha! Tefekkür seni bu yola eriştirir. Eriştirir eriştirmesine de yola çıkabilir misin, devam edebilir misin bilmiyorum? Gözümün gördüğü sadece bir yoldu, beni benden aldı, ne hâle koydu. Gerisini tahayyül etmek benim haddim değil!

Bir diğer merak ettiğin sorunun cevabını, yani kapının ardını ise bilmiyorum. Hâlâ o kapının eşiğinde öylece diz çökmüş bekliyorum. Girmeye korkuyorum. Beratım gibi sevdiğim o yazı hâlâ elimde, ilk günkü heyecanı yitirmiş öylece bekliyoruz, birlikte. “Olan yazıya mı oldu?” dersin. Hayır! Kurban edilen, kurban olduğu isme göre haşr olunduğu için, ism-i celalin kurbanı oldu, azizim. İşin daha da garibini söylemek isterim: Her kurban ettiğin sana geri veriliyor. Eğer bu yazıyı okuyorsan, kurbanımın bana geri verildiğini anlayabilirsin. Ayrıca yazı benden çıkıp senin de olmuyor, en azından öyle inanıyorum artık. Sen istediğin şekli ver, yazı sende beni yaşatıyor. Bu itirafnameyi de üstüne alınma, bu kendime itiraftır.

Kapıdan içeri girmek istediğini hissediyorum. Sakın azizim, sakın. Bu yol merak yolu değil!

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir