
Epeydir hafızamdan silip atmam icap eden bir rüyanın tabirini yapmakla meşguldüm. Tabir işini kıvıramayınca, yazılacak yazıları elden geçirmek maksadıyla bir arşiv mesaisine giriştim. Önümde yığınla not birikmiş. Gündeme dair birbirinden çarpıcı hadiseleri kayıt altına almış, bununla da iktifa etmeyip üzerine bir kamyon laf etmişim. Gelgelelim hiçbirini derleyip toparlayarak aktarmaya vakit ayırmamışım. Hangi biriyle uğraşabilirdim? Şüyuu vukuundan beter meselelerin ardı arkası kesilmiyor ki…
Bu hengamede Hüdâi Vakfı, hiç beklemediğim bir çıkış yaparak olan bitenlere dair görüş beyan etme iradesi gösterdi. Müslüman kılığında iş tutanların fonlarda çevirdiği olağanüstü vurgundan, müstehcenliğin giderek yaygınlaşmasından, okullarda baş gösteren disiplinsiz eğitim yüzünden gençlerin giriştiği akıl almaz silahlı eylemlerden, yolsuzluk ve liyakatsizlikler gibi meselelerden hareketle bir toparlanma çağrısı yaptılar. Bu hadise, benim için bir dönüm noktasıdır. Nihayetinde geniş bir kitlesi bulunan bir yapının iktidarı ikaz etmesi, asla hafife alınacak bir durum sayılamaz. Bunu yapmakla, öteden beri söylenegelen o kirli ilişkiler yüzünden yanlışa yanlış denilemeyen bir yapı olma görüntüsünü reddettiler. Peki, şimdi ne olacak?
Bildiğiniz üzere, Nasreddin Hoca’nın göle çaldığı mayanın tutup tutmayacağına dair takındığı tavır “Ya tutarsa”dır. Bu “Ya tutarsa” tavrı var ya, el attığımız iş her ne ise ona yaklaşımımızdaki Müslümanca tavrın ilk adımıdır bence. Biz Müslümanlar, lehimize neticelenmesini arzu ettiğimiz işler uğruna icap eden her neyse onu yapar -bu iş göle maya çalmak kabilinden olsa bile- akıbetinin hayır olmasını diler ve Cenab-ı Hakk’ın ikramını beklemeye koyuluruz. Sebepleri, sonuçla eksiksiz bir münasebet içindeymiş gibi düşünmeyiz. Vuku bulan şeyin sırf ve münhasıran sebeple irtibatlı bir netice olduğu fikrine sıcak bakmayız. Tedbir ve takdir münasebetini iki yönüyle de hesaba katarak hareket ederiz; lakin olmayabilir dediğimiz ölçüde, olabilir ihtimaline de eşit derecede pay biçeriz. İşte bu yüzdendir ki Türkiye’de Müslümanlar, bu düşünceden ötürü defalarca ziyana uğramış ve “Ya tutarsa” diyerek yapmaktan geri durmadıkları her iş kendi aleyhlerine neticelenmiştir. Türkiye’nin son iki aylık gündemi apaçık gösteriyor ki, Müslümanların tutunmak niyetiyle uzandıkları her dal ellerinde kalıyor. Israrla, inatla dalı elimize tutuşturuyorlar. Çünkü Türkiye, Türklere ve Müslümanlara bırakılmayacak kadar tehlikelidir kâfirler için. Bu yüzden de Müslümanlara hangi göle “Ya tutarsa” deyip maya çalacakları, hangi dala uzanacakları önceden söylenegelir. Ancak işlerin istediğimiz gibi gitmemesi üzerinde de pek durmayız. Vardır bir hayır deriz.
Bunca hercümercin, bunca karmaşanın sonucunda yine “Ya tutarsa” diyecek miyiz? Böyle demekten gayrı elimizde hayırlı bir tercih bulunmadığını tarihten öğreniyoruz. Siyer bilgimiz, “Ya tutarsa” inancının hangi kazanımları elde etmemize yaradığını açık seçik beyan ediyor. Esas mesele, biraz da hangi göle maya çaldığımızla alakalıdır. Mükellef olduğumuz şey, temiz göle maya çalmaktır. Hâlbuki bu gölün suyu çok bulanık. Allah, temiz mayayı burada zayi etmiyor. “Ev yandı ya, fareler yandı ya” diye bir söz bilirim. Besin zincirinin tepesine çöreklenen fareler evin her yanını sarmış durumda. Hal böyleyken, tek tek farelerle boğuşmaktansa evi mi yakmalı acaba diye düşünmeden edemiyorum. Evi bizzat kendimiz yakıp fareleri temizledikten sonra baştan aşağı tekrar imar etsek nasıl olur? Türk milleti sahalara nasıl dönecek sorusuna bu minvalde cevap aramaya devam ediyoruz. Kolerayla veba arasındaki tercihe mi bağlı kalacağız yoksa “Ya tutarsa” diyerek evi ateşe mi vereceğiz? Göreceğiz.
İbrahim Orhun Kaplan


2 Yorum