
Bir insan ulaşmak istediği hedeflerini neden hemen en yakınındakilere açmak ister? İlk bakışta bu, bir paylaşma arzusu ya da destek arayışı gibi görünür. İnsan, heyecan duyduğu bir fikrin ağırlığını tek başına taşımak istemez; onu dışarı vurarak varlığına meşruiyet kazandırmaya çalışır. Bazen onaylanma ihtiyacı, bazen motivasyon arayışı, bazen hedefine başkalarını ortak etme düşüncesi, bazen de kendini önemli bir insan gibi gösterme telaşı insanı hedeflerini anlatmaya sevk eder. Niyet ne olursa olsun, henüz eyleme dökülmemiş hedeflerin ulu orta konuşulması, o hedeflerin gerçekleşme ihtimalini baltalayan bir süreci başlatır.
Bu zor sürecin ilk sebebi, zihnin gerçek ile anlatılanı ayırt etmekte gösterdiği tembelliktir. İnsan henüz yolun başındayken varmak istediği yeri detaylarıyla anlattığında, zihninde sanki o hedefe ulaşmış gibi bir tatmin duygusu yaşar. Kelimeler, eylemin yerini almaya başlar. İnsan anlattıkça hafifler, hafifledikçe de o işi başarmak için ihtiyaç duyduğu içsel gerilimi ve hırsı kaybeder. Bir hedefin doğması için gereken o heyecan ve gerilim, bir çay sohbetinde tüketilmiş olur. Eylem için harcanması gereken enerji, laf kalabalığı arasında buharlaşır gider. Hayal kurmak ve bunu muhatabına aktarmak zahmetsizdir. O hayalin gerçeğe dönüşmesi ise ter, sabır ve disiplin ister. Söz, eylemin önünü kestiğinde insanı sahte bir başarmışlık hissi sarmalar.
Öte yandan, bir hedef başkalarıyla paylaşıldığı andan itibaren şahsi bir emel olmaktan çıkıp başkalarının yargı nesnesine dönüşür. Anlattığınız her insan, kendi tecrübesi, korkuları ve gizli kıskançlıklarıyla o hedefi tart(ış)maya başlar. Sizi hedefinizden sakındıran iyi niyetli bir dostun şüphesi ya da bir başkasının küçümseyici tebessümü, iradenizi zehirlemeye yeter. İnsan zihni dışarıdan gelen bu olumsuz tepkileri kolayca sindiremez. Zaten kendi içinde şüphelerle boğuşurken bir de başkalarının tereddütlerini yüklenir. Niyet berraklaşacak yerde, başkalarının fikir ve yargılarıyla bulanıklaşır.
Daha da tehlikelisi, başarısız olma korkusu ve mahcubiyet baskısı kişinin ihlas ve samimiyetini yok edebilir. Artık hedefinize gerçekten istediğiniz için mi yoksa çevrenize rezil olmamak için mi ulaşmak istediğinizi ayırt edemezsiniz. Bu durum insanı kendi yolunda hür bir iradeyle yürümekten alıkoyup izleyicileri memnun etmeye çalışan bir oyuncuya dönüştürür. Başlangıçtaki heyecan, yerini suni bir sorumluluğa ve gereğinden fazla bir kaygıya bırakır. Kaygı hata yaptırır. Yol düşe kalka yürünür ama hatanın yüküyle yola devam etme cesaretini göstermek kolay mı? Hedefini ifşa eden insan için hiç de kolay değildir bu. Kişi her düşüşünde çevresinin bakışlarını üzerinde hissedeceği için küçük bir hatayı bile felaket sayabilir. Hedefini bağrında saklayansa yaptığı hataların yükünü bu kadar şiddetli hissetmez ve yoluna tecrübe kazanmış olarak devam eder.
Asıl incelik, hedefleri ulu orta konuşmak ile basiret sahibi insanlarla istişare etmek arasındaki hayati farkı kaçırmamaktır. İstişare yolun engebelerini görmek ve akıl süzgecinden geçirmek için yapılır. Ketumiyet ile istişare birbirinin tamamlayıcısıdır. Basiretli bir dostla yapılan istişare, kişiyi başlangıçtaki muhtemel hatalardan korur. Niyetini ve planını yeniden ve daha doğru kurmasını sağlar. Ziyanı doğuran şey henüz pişmemiş bir emeli, ehil olmayan kulakların laf kalabalığına ve merakına meze etmektir.
İşin bir de nazar boyutu var. Sizi dinleyenlerin nazar veya haset etmesi ihtimal dahilindedir. Nazarın zarar verici gücünü hafife almak büyük yanılgı olur. İnsan hedefe giden yola sözden ve gözden mayınlar döşer de farkına varmaz.
Hedefleri tohum olarak düşünebiliriz. Tohum, toprağın altında gözlerden uzak kök salar; ışığa ulaşmadan önce sessiz karanlıkta derinlere inip güçlenir. Henüz filizlenmemiş bir fikri anlatıp durmak, toprağı sürekli eşeleyip tohumun büyüyüp büyümediğine bakmaya benzer. Sonunda tohum kuruyup gider. Sözün özü; fikir eyleme su gibi muhtaçtır, hedef sessiz bir gayretle can bulur.
Feyyaz Kandemir

