
Dilin sınırlarının yetmediği yerlerde meseleleri izah edebilmek için sembol, misal, temsil veya şekillerden yararlanırız. Daire bu şekillerden biri hatta en mükemmelidir. Belirli bir başlangıcı ve sonu olmaması, nereden bakılırsa bakılsın aynı sürekliliği göstermesi, tüm şekilleri içinde barındırabilmesi daireyi meselelerin izahı için kuvvetli bir temsile dönüştürür.
Hayat bir dairedir. Bu daire doğumla başlayıp ölümle tamamlanır. Daire hayatın bütünlüğünün mükemmel bir şekilde temsilidir fakat insan başlangıcını tayin edemediği sonunu ise bilemediği için hayat dairesinin üzerinde acizliğiyle kayıtlıdır. Ana kucağına muhtaç doğan insan, nihayetinde toprağın bağrına çaresizce döner. İnsan, bu dairede ömrünü ancak anlam arama, kendini inşâ etme ve hakikati idrak etme çabasıyla kıymetlendirebilir. İnsanın çabasını izhar etmesi içinse kendi acizliğini idrak etmesi gerekir. Acizliğini fark ettikçe aramaya, aradıkça kendini inşâ etmeye ve hakikate yaklaşmaya başlar. Dolayısıyla acizlik insan için hayat dairesindeki bir imkândır.
Daire aynı zamanda zıtlıkların birlik içerisinde var olmasına işaret eder. Başlangıç ile son, gece ile gündüz, doğum ile ölüm her ne kadar zıt görünse bile aynı dairenin noktaları gibidir. Güneş, ay ve yıldızlar kendi yörüngelerinde döner, âlem bir nevi semadadır, mevsimler birbirini, gece gündüzü takip eder. Dairesel hareketler bize zıtlıkların birbirini yok etmediğini, bilakis tamamladığını hatırlatır. Başlangıç sonun içinde gizli ve son başlangıcın tamamlanmış halidir.
“Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz” âyetini düşünün. Sanki bu âyet daireselliğe işaret eder. Düz bir çizgi düşündüğümüzde başlangıç ile son birbirinden giderek uzaklaşır. Dairede ise kavuşma söz konusudur. Evvel ve Âhir isimlerini de böyle düşünebiliriz. Allah Evvel’dir yani başlangıcı olmayan, ilk ve her şeyden önce var olandır. Âhir’dir yani varlığı nihayetsiz olan, sonu olmayandır. Bu iki isim birbiri ardınca kemal içindedir. Daire gibi. Daireye neresinden bakarsak bakalım ilk noktayı tayin edemeyiz. Bir başlangıç seçebiliriz ancak o seçim şeklin kendi hakikati anlamına gelmez. Bakışımızdan kaynaklanır. Her nokta hem bir başlangıç hem bir varıştır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir ki zaten daire burada bir temsil olduğundan mekân gibi de algılanmamalıdır. Zaman konusunda ise daire ezel ve ebet fikrini kuvvetli olarak temsil eder.
Kalbi de dairesel bir yaklaşımla bahse konu edebiliriz. Kalp “k(af)-l-b” kökünden gelir ve Arapçada değişme, dönme, tersine çevirme anlamlarına gelir. Efendimiz “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzerine sabit kıl” diyerek Allah’a niyazda bulunmuştur. Bu dua, kalbin din dairesinde sabit olup, dairenin dışına çıkmamasının, istikamet üzere kalmasının bir nevi temenni ve dairesel temsili gibidir.
İbn Arabî hazretlerine göre bir şeyin istikameti o şeyin hakikatine sadık kalmasındadır. Dolayısıyla daire söz konusu olduğunda dairenin istikametinin onun daireselliğine sadakatinde gizli olduğunu söyleyebiliriz. Daire için ilk bakışta eğri görünen hareket aslında merkeze sadık kalması sebebiyle en doğru harekettir. Böylece dairenin eğriliği kendi hakikatine göre kıyaslandığında onun istikameti olur. Daire bir merkez ve çevre taşır. Merkez bir noktadan ibarettir fakat dairenin aslı bu noktadadır. Bir taşın suya bırakıldığında etrafında halkalar oluşturması gibi daire de bu nokta etrafında genişler. Bütün hareket ve düzen dairenin merkezindeki noktaya bağlıdır. Varlık da Hakk’ın tecellisine bağlı olarak ortaya çıkan, görünür olan ve dairenin bizzat kendi eğriliğiyle merkeze durmadan sadık kalması gibi tekrar Hakk’a yönelen daireler halinde düşünülebilir. Ârif bu eğrilik içinde istikametini bilen, kaybetmeyen kimsedir.
Kâbe’yi düşünün. Tek bir noktadır. İnsanlar ise onun etrafında bir nevi daireler oluşturur. Hepsi aynı merkez etrafında fakat farklı uzaklıklardadır. Varlığı da dairesel olarak düşündüğümüzde her bir dairenin merkeze olan uzaklığı nispetinde ayrı bir mertebeyi, âlemi temsil ettiği bile söylenebilir.
“Allah her an bir şe’ndedir” yani oluşta, işte, yaratma halindedir. Bu âyet-i kerime mucibince herkes, geniş varlık dairesinin içinde kendi hayat dairesine müncer olur, çekilir. Allah abes tekrara düşmekten münezzehtir ve hiç kimseye aynı tecelliyle tecelli etmez. Bu yüzden her an bir şe’nde, oluşta olması, dairesel temsilde tekrar anlamına gelmez. Bu, ancak bir yönelişin ve hareketin devamı olarak dikkate alınmalıdır. Her insan ayrı bir âlemdir ve Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri adedincedir. Her bir âlemi de dairesel düşündüğümüzde dairelerin birbirine temas ettiği noktalar neticede o tek ve hakiki merkez etrafında dönen daireye çıkar. İnsan için hayatın esas gayesi merkeze vasıl olabilecek daireye dâhil olmak olmalıdır.
İbn Arabî hazretleri “hayret eden daire çizer.” der. Hayret aklın sınırlarının yetmediği bir konuda insanın şaşkınlığa düşmesidir. Düz bir çizgide ilerleyen kimse için mesafe gittikçe artar. “Düşünüyorum, o halde varım” der ve hakikati kendisinden uzakta, kendi dışında ulaşılması gereken bir hedef gibi arar. Bulduğu her sonuç yeni bir başlangıç noktası olur. Böylece merkez fark edilmeden “ben” olur. Hakikat ise ulaşılması gereken bir son haline gelir. Yol uzadıkça mesafe de artar ve insan çoğu zaman hakikatten ziyade kendi zihninin kurduğu hayal ve vehimlerin peşinden gider.
Hayret sahibi ise kendisini merkeze koymaz, tecellilerin nerede başlayıp bittiğini kestiremez ki düz bir çizgi tayin etsin, her an bir müşahede haliyle beraber dairesel harekette olduğu gibi merkezin etrafındadır, ondan ayrılmaz, ayrılamaz. Hakikati uzakta aranacak bir hedef olarak görmek yerine her an yeni tecelli eden bir merkez olarak müşahede eder. Hakikati kuşatmaya ve tüketmeye çalışsa da nafiledir ne kuşatabilir ne de tüketebilir. Kâbe’de olduğu gibi, etrafında tavaf eder. Böylesi bir seyirde, başlangıç tayin edilemeyeceği gibi bir varış yerinden de bahsedilemez. Allah’ın tecellilerinin sonu olmadığından, hayret sahibinin müşahedeleri de durmadan farklılaşır. Hal böyle olunca hayret merkezden hiç ayrılmayan bir yakınlık olur. Yakınlığın artması ve tecellilerin fazlalığı karşısında akıl aciz kalır ve hayrete duçar olur. Hayrete duçar olan kimse ise daire çizer.
Tasavvuftaki seyru sülûk bu hakikate işaret eder. İlerledikçe hal değişir, ilim artar, hayret yola eşlik eder. Zaten İbn Arabî hazretleri hayreti ulaşılıp geride bırakılan bir son olarak görmez. Sürekli eşlik eden bir hal olarak ifade eder. İdrakin yetersizliği de hayret arttıkça ortaya çıkar. Fakat ilme dayanmayan, dünya ve içindekileri, Allah’tan gayrı şeyleri sevmek suretiyle nefs ve arzunun şehvetinden dolayı cehaletle alakalı olan hayret tehlikelidir, zemmedilir. Hazreti Ebubekir’e nispet edilen “idrakin aczini idrak etmek idraktir” sözü ise Mevla’yı müşahedeyle, onun isim ve sıfatlarına bağlı oluşan ve ilme dayanan hayret halinin aşikâr olmasının neticesidir ve övülen hayrettir. Peygamber Efendimiz “Rabbim hayretimi artır” duasıyla Allah hakkındaki ilmini artırması için niyazda bulunmuştur. Allah hakkındaki ilmin yani marifetullahın artması aklı aciz bırakır ve Allah hakkındaki hayretin artmasına sebep olur. Sufiler bu sebeple marifet hayretinin artmasını isterler.
Suad El Hakîm, “İbnü’l Arabi Sözlüğü”nde hayret bahsini izah etmek için şu örneğe yer verir: “Yüksekçe bir yerden aşağıya baktığımızda başımız döner. İşte hayret de ilahi tecellileri bütün genişliklerine rağmen araştırmaya çalışmadan doğan bir baş dönmesidir. Tecellinin genişliği bilgidir, fakat o, yaratıkları baş dönmesine yani hayrete sevk eder. Böylece, Allah’ı bilen veya Hakk’ın yüzünü her tecelliden tanıyan kimsenin nihayetle ulaştığı şey, bu baş dönmesi, yani hayret olur.” İbn Arabî hazretleri peygamber efendimizin kâmil olma vasfını da dairenin döngüselliğiyle açıklar. Ona göre insan-ı kâmil isminin gerçek ve yegâne sahibi Hazreti Muhammed’dir. Tasavvufta seyreden salik ise Muhammedî hakikate yaklaştığı ve Hazreti Peygamberin vasıflarıyla vasıflanabildiği ölçüde insan-ı kâmil dairesine yaklaşır. Suad el-Hakîm, bu meseleye şöyle değinir: “İnsan-ı kâmil Muhammed (a.s.), başka bir ifadeyle Muhammedî Hakikat’tir. Fakat bu hakikat kemale ulaşmak isteyen herkesin sürekli etrafında döndüğü bir kutuptur. Kemale ermek isteyen herkes sürekli döner, başka bir ifadeyle Muhammedi özelliklerle bezenir ve döner. Dönüşlerde dairenin kadranı küçülür de küçülür, ta ki bütünüyle silinir. Böylece salik dairenin merkeziyle, başka bir ifadeyle Muhammedî Hakikat ile bir olduğu mertebeye ulaşır. Bu makama ulaştığında insana o makama ulaşan kimsenin adı, yani insan-ı kamil adı verilir. Şu halde insan-ı kâmil ifadesi gerçek sahibi Hz. Muhammed için kullanılır. Bununla birlikte o mertebeye ermiş ve fena haline ulaşmış kimselere de verilir. Çünkü onlar da Hazreti Muhammed’in özellik itibarıyla aynısı haline gelmişlerdir.”
Hz. Peygamber’in hakikati, bütün varlıklardan önce gelir. Nitekim, “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebî idim.” manasında bir hadis rivayet edilir. Bu rivayet de aslında İbn Arabî hazretlerinin dairesel varlık anlayışına uygundur. Nitekim ilk olarak Hakikat-i Muhammedî yaratılmış ve son peygamber de yine Hazreti Muhammed olmuştur. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i seçtim” âyeti Hak Teala’nın din dairesini Resulullah’ı vesile ve esas kılarak kemale erdirdiğinin bir işareti olarak okunabilir.
Ahmed Amiş Efendi “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.” derken, Yunus Emre hazretleri “Yunus aşkınla ile kaimdir bu alem, anunçün devreder devran içinde.” buyurur. Fuzûlî ise “nokta-i hâline bağlanmış idi can ü gönül / gezmeden daire-i devrde pergâr henüz” [Can ve gönül daha kâinat yaratılmadan ve felekler dönmeye başlamadan önce sevgilinin benine (nokta-i hâl) bağlanmıştı] der. Tüm bunlar bir anlamda dairesellikle ilişkilendirilebilir.
Varlık sürekli bir deveran, seyir ve dönüş halinde harekettedir. Daire bu sayede varlık, insan, kalp, zaman ve nihayet Allah ile kul arasındaki irtibat üzerine düşünmeyi sağlaması açısından kıymetli ve kuvvetli bir temsil haline gelir.
Oğuzhan Yılmaz


1 Yorum