
“Hiçbir can, canını aşktan kurtaramaz.”
(Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, Divan-ı Kebir)
Anlayış ve kavrayış sahibi olmak insana bahşedilmiş. Adına idrak dediğimiz bu nimet insan için sınırlı. Ancak bu sınır hakikate yakın bir yerde durur. İnsanın kendisiyle, başka insanlarla kurduğu ilişkinin yanı sıra eşyayla kurduğu ilişki de idrakin sınırlarını genişletecek yollardan biri. Zira insan başlı başına bir alemdir. Ancak aynı zamanda alemler içerisinde bir cüzdür. Bu yüzden insanın yüzü bir yandan kendine öte yandan kendi dışındaki varlıklara dönük. Alemin bir parçası olan insan alemdeki her şeyle yakın veya uzak bir ilişki kurabilme imkanına sahiptir.
Eşyayla sahici bir ilişki kurmak için insanın, varlığa dönük nazara ve güçlü bir idrak seviyesine sahip olması gerekir. Aynı manzaraya bakan iki kimse farklı şeyler görür çünkü nazar sahibinin idrak seviyesine göre manzara değişir. Bu konuda en dikkat çekici olduğunu düşündüğüm örnek taşlar. Değersiz gibi gördüğümüz taşlar, belki de üzerine en az düşündüğümüz hatta hiç düşünmediğimiz varlıklar gibi görünür. Taşların bu dikkate alınmama hali benim için Ahmed Amiş Efendi’nin üzerimde büyük bir tesir bırakan şu sözüyle son bulmuştu: “Taş taş olmuş yere yatmış. Onun kaderinde basılmak var. Ama sen yine de onu ayağınla itme. Elinle al bir kenara bırak.”
Yine “dağı dağ taşı taş gördüğün müddetçe bir şeyhe muhtaçsın” sözüyle de aynı hakikate işaret ediyordu. Kur’an’ın bazı âyetlerinde varlığın bütünüyle tesbih halinde olduğu belirtilir. Yedi gök ve yerin Allah’ı hamd ile andığı fakat insanın bu tesbihi anlayamadığına dikkat çekilir. Yani taş, taş olmanın ötesinde bir şeydir.
Mesnevî şârihlerinden Ahmet Avni Konuk, bu meseleyi izah ederken kelamın cemadat ve nebatatta gizli, hayvanda nâkıs, insanda ise kâmil olduğunu söyler. Cansız denilen varlıkların konuşmasının bu âlemde sabit ve vaki olduğu, bunu herkesin işitmesinin ise mümkün olmadığını ifade eder. Ona göre bu konuşmayı yalnız sır kulağı açılmış olan arifler açıkça işitebilir. Konuk’un sır kulağı diyerek belirttiği idrak hakikate yakın bir hal olsa gerektir. Bu bakış İbnü’l Arabi’ye dayandırılabilir. Zira o âlemde her şeyin canlı olduğu görüşünü savunmuş, cansız varlıklar ifadesi yerine camid (donuk) ifadesini kullanmıştır: “Var olan her şey canlıdır; çünkü her şey, Allah’ı tespih eder ve över. Fakat bu tespih ve övgü, keşif vasıtasıyla olmaksızın algılanamaz.”
İdrak, farkındalığın aşılarak anlayış ve kavrayışa dönüştüğü noktada başlar. Söz konusu tasavvuf ehli olduğunda idrakten maksat hakikati görmek, marifetullah yani en basit tabirle Allah bilgisidir. Sufiler her şeyi Allah’ın isimlerinin bir tecellisi olarak görür. Dolayısıyla eşyaya bakışları da bu nispetledir. Onlar Allah’ın eşyada tecelli eden isim ve sıfatlarını anlamaya, kavramaya dolayısıyla idrak etmeye çalışırlar. Bu nedenle sufiler için hiçbir varlık sıradan ve boşuna yaratılmış değildir. Tüm bunlar varlığın serapa canlı ve mana yüklü olduğuna delalet eder.
Taşlarla ilgili bir hayli ilginç bulduğum bir ayet ise Bakara Sûresi’nde geçiyor. 74. âyet-i kerimede bazı kalplerin ne kadar katılaşabileceği taş üzerinden şöyle anlatılır: “Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi hatta daha da katıdır.” Ancak ayetin sonrasında geçen ifade daha ilginçtir: “Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar, öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır, bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla/haşyetiyle yuvarlanıp düşer.” Taşların haşyetle yere düşmesi ifadesi muhteşem. Bir yanda tüm sertliğine, katılığına rağmen Allah’ın iradesine boyun eğen taşlar, diğer yanda bu teslimiyetten yoksun kalan kalpler var. Bazı taşlar kendine has varlık dilinde hakikate boyun eğmiş, bazı kalpler ise kendi hakikatini inkâr eden bir kisveye bürünmüş. Zannımca şu demektir: en sert görünen varlık olan taş dahi rahmet ve hikmet için bir kapı olabilir ve esas hayat teslimiyettedir. Teslimiyet ise idrakin bir neticesidir.
Varlığa dönük nazar ve idrak sahibi olmanın en kâmil hali Allah Resulü’nde (s.a.v.) tecelli eder. O “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” sözüyle sanki Uhud’u bir taş kütlesi olmaktan çıkarıp canlı bir muhatap olarak görmüştür. Bir rivayette ise Allah Resulü şöyle buyurur: “Ben Mekke’de bulunan bir taş biliyorum. Peygamber olmadan önce bana selam verirdi. Ben o taşı şimdi de biliyorum.” Bu söz ancak eşyanın hakikatine dair bir tanışıklık ve ünsiyet halinin bir neticesi olabilir. İnsan ile varlık arasında kurulan bu irtibat kalpte bir dikkat ve nezaket doğurur. Zira insan tanıdığı ve ünsiyet kurduğu şeylere karşı hoyrat davranamaz. Taşın konuşması dikkat çekici gelebilir. Hâlbuki esas önemli olan kalbin bu denli bir idrak seviyesine gelmesidir.
Tüm bunlar taşın, taş olmanın ötesinde bir şey olduğunu bize defaatle söyler. İdrak edilmese bile inkara kalkışılmaz nevindendir. Dağlar ile taşlar ile Mevla’yı çağıran Yunus Emre de, Çalab’ın ismin anarlar o taşın her paresinde diyen Hacı Bayram-ı Veli de bu hakikatten uzak değil… Allah en doğrusunu bilir.
Oğuzhan Yılmaz

