Doğu ve Batı Arasında Ölümün Etimolojisi

Kelime Künyesi

Ölüm
Köken: Eski Türkçe. Yapı: öl- (fiil kökü) + -üm (isim yapım eki). Tıpkı doğmak‘tan doğum olması gibi. Öz anlam: Hayatın sona ermesi, can çıkışı.

Mors
Köken: Latince mors, mortis. Ata kök: Proto-Hint-Avrupa *mer- (ovalamak, zarar vermek; ikincil anlamda “ölmek”). Öz anlam: Biyolojik tükeniş, hayatın erimesi.

Mevt
Köken: Arapça mawt (موت). Ata kök: Sami dilleri m-w-t (م-و-ت). Öz anlam: Durumdan duruma geçiş, intikâl.

***

1980’li ve 90’lı yıllarda sahici bir bilgiye talip olanın yolu, kaçınılmaz olarak kütüphane kapısından geçerdi. Bilgi, bugünkü gibi parmak uçlarına amade bir metaya henüz dönüşmemişti. Daha çok kütüphane raflarının tozlu ciltlerinin sırtında sabırla bekleyen, arandıkça bulunan, muhatabına kendisini açan bir emanetti. Ya bir “bilen”in dizinin dibine çökecek ya da kitabın bizzat kendisiyle hemhal olacaktınız. Bu anlamda her zaman kütüphane raflarıyla bir mezarlıktaki mezar taşlarını birbirine benzetirim. Eğer yeterince dikkatli bir göze daha doğrusu kulağa sahipseniz, mezar taşlarının da en az kütüphane rafları kadar konuştuğunu, hatta bazen kelimelerin bittiği yerde insana kitaplardan daha ağır bir şey söylediğini fark eder.

İstanbul’da Karacaahmet ya da Eyüpsultan’da bir Osmanlı mezar taşıyla göz göze gelmek; alnındaki “Hüve’l-Bâkî” ibaresi, kenara nakşedilmiş bir zeytin dalı ya da bir üzüm salkımıyla bir dünya tasavvurunun taşa bürünmüş hâline şahitlik etmektir. Orada bir hattatın sabr, ölümü bir “intikal” olarak gören sarsılmaz bakışını okursunuz. Birkaç adım ötede, daha yakın zamana ait “modern” bir mezar taşına rastladığınızda ise derinliğin yerini alan şeyi hemen hissedersiniz. Yazı incelmemiştir aslında… Sadece eksilmiştir. Form sadeleşmemiş, taşıdığı yükü bırakmıştır. Biz her ne kadar fark etmesek de bugün ölümün anlam dünyamızdaki yeri daraldıkça, mezar taşları da dilsizleşiyor. Eski taşlar insana faniliğini ve ait olduğu medeniyeti fısıldıyordu. Oysa bugünkü yeni mezar taşları çoğu zaman bir isim ve bir tarihten ibaret kalıyor. Birinde ölümü uğurlayan bir dil varken diğerinde onu kayda geçiren bir ifade. Aynı toprağın bağrında yatan iki beden, fakat iki ayrı dünyanın diliyle anlatılmış iki farklı hikâye…

Buradaki mesele kelimenin ruhudur. Batı, Doğu ve İslam medeniyetlerinin ölümü karşılama biçimi, seçtikleri kelimelerin mana katmanlarında gizli. Mors, Mawt, Ölüm… Bu üç kelime de aynı sona işaret ediyor. Fakat her biri başka bir medeniyete ait olduğu için bize başka bir dünyanın içinden sesleniyor. Kelime değiştikçe, ölümün aldığı anlam da değişiyor. Ve insan, çoğu zaman, ölümü hangi kelimeyle andığı kadar yaşıyor.

Türkçe: Hakikatin Çıplak Sesi

Türkçede “ölüm”, öl- fiiline getirilen “-üm” ekiyla oluşturulmuş. Aynı doğmakla başlayan “doğum” kelimesinde olduğu gibi. Divânu Lugâti’t-Türk’ten bugüne, coğrafyalar değişse de kelimenin omurgası değişmemiş. Bozkırdan İstanbul’a kadar her Türkün lehçesinde ölüm, aynı çıplaklıkla karşımıza çıkmış. On bin yıllık bu kadim tecrübede ölüm, yaprağın kuruması, kuşun düşmesi kadar doğal. Türkçe, kavrama fazladan bir metafizik zırh giydirmeye çalışmamış. “Ölüm kalım meselesi” derken de “ölüm döşeği” derken de vadesi dolmuş bir işin neticesinden bahsetmiş. Bu da, ölümü, hayatın kesintiye uğramayan akışında doğal bir durak olarak görmekten kaynaklanıyor olsa gerek.

Batı’nın Korkusu: Mors

Gelelim meselenin Batı medeniyeti kısmına. Bu yakada karşımıza ilginç bilgiler çıkıyor. Öncelikle Batı şuurunda ölüm, Latince mors (mortis) kelimesinde tecessüm eder. Bu kelimenin izini sürdüğümüzde karşımıza çıkan Proto-Hint-Avrupa kökü olan *mer-, asıl mana olarak ölmek değil “ovalamak, aşındırmak, silip atmak” anlamındadır. Anlıyoruz ki Batı zihninde ölüm, metafizik intikalden ziyade biyolojik “yıpranma” ve teknik arıza olarak kodlanmış. Cermence üzerinden dile sızan murder (cinayet) kelimesi de tam olarak bu “aşındırıp yok etme” eyleminin çocuğu.

Bu zihinsel ağın en çarpıcı meyvesi ise şüphesiz mortgage (ölü rehin) kavramıdır. Fransızca mort (ölü) ve gage (rehin) birleşimiyle, mülkiyetin banka elinde “ölü” durmasını ifade eder. Kapitalist sistemde ölüm bile mülkiyet üzerinden tarif edilmiş. Varoluşun donması, mülkiyetin kaybıyla eşdeğer tutulmuş. Roma mitolojisindeki soğuk ve geri dönüşsüz Mors tasavvuru, Batı’yı ölümden mekânsal kaçışa itmiş. Şehir surlarının dışındaki nekropolis yani “ölüler şehri”, ölümü bir nevi hayatın topografyasından sürme çabası. Bugünün transhümanizm, posthümanizm ve yaşam uzatma teknolojilerinin kökeninde de aynı kadim korku yatar: *mer- kökünün o silip süpüren kesinliğinden teknik bir kaçış…

Ancak aynı kök, Doğu’ya doğru aktığında hayret verici bir erdeme bürünür. Farsça martiya (ölümlü), Türkçeye “mert” olarak süzülmüş. Batı bu kökten korku ve cinayet üretirken, Doğu “ölümlü olmanın onurunu” ve faniliğin getirdiği yüksek erdemi, yani mertliği çıkarmış. Batı’nın kaçtığı “ölümlülük”, bizim dünyamızda insanın en hakiki vasfı haline gelmiş.

İslâm’ın Sırrı: Mawt

Peki, mesele bizim medeniyetimizde nasıl ele alınmış? Sami dillerinin kök saldığı kadim coğrafyada ölüm, hayatın tam kalbinde duran, sabırla demlenen bir “sır”dır. Bu sır, m-w-t (م-و-ت) köküyle biçimlenmiş. Başlamadan evvel dilbilimsel ayrımı netleştirmek elzem: Arapça “mawt” ile Latince “mors” arasındaki ses benzerliği tamamen tesadüfi. Fakat bu iki kelimenin temsil ettiği dünya tasavvuru arasındaki uçurum, medeniyetlerin de ayrışma noktasıdır.

İslâm irfanında ölüm, “intikal” olarak karşımıza çıkar. Yani bir halden bir başka hale geçiş. Batı’nın biyolojik hata gibi gördüğü “aşınma” korkusunun aksine burada ölüm, her nefsin tadacağı muazzam bir tecrübedir, vadesi dolmuş emanetin iadesidir. Bu sarsılmaz vakarın en sarih karşılığını ise “vefat” kelimesinde buluyoruz. W-f-y (vefa) kökünden süzülen bu kavram “borcun ödenmesi”, “verilen sözün tutulması”, yani “ahdin tamamlanması” gibi anlamlara geliyor. Dolayısıyla bir kişi için “vefat etti” dediğimizde aslında eksildi demiş olmuyoruz. Bunun aksine “dünya üzerindeki görevini vefa ile nihayete erdirdi” diyoruz.

Batı’nın memento mori’si insanı geçici hazlara kamçılayan bir “son” uyarısıdır. Bizim medeniyetimizdeki zikri’l-mevt ise “kalbi dünyanın kirinden arındıran” bir ayna… Tasavvufun “ölmeden önce ölünüz” düsturu da tam bu noktada devreye giriyor. Bu, hakikate uyanmak için nefsi öldürme sanatıdır. Bu yüzden İslâm şehirlerinde mezarlıklar kentin, yaşam alanının dışına sürülmez. Tam aksine bizim medeniyetimizde mezarlıklar hayatın merkezinde, caminin, mescidin ya da mahallenin en vakur komşusu olarak yerini alır.

İki Medeniyetin Ölüm Aynası

Bu iki yaklaşımı yan yana getirdiğimizde, karşımızda kelimelerden daha fazlası durur. İki ayrı dünyanın, kaçınılmaz eşikte aldığı taban tabana zıt tavır. Latincenin ruhuna sızan “tükeniş” fikri, ölümü maddi dünyanın aşınması ve sönüşü olarak kodluyor. Batı’nın hızla kurduğu ilişki, bugüne sıkışma hali ve geride kalma endişesi, ölümü ‘bitiş’ olarak görmesinden ayrı düşünülemez. Buna mukabil İslâm irfanının ufkunda ölüm, bir kapı, her nefsin tadacağı muazzam tecrübe, “vade”nin dolması ve asıl menzile doğru atılan büyük bir adım. Batı medeniyeti açısından baktığınızda “varlığın silinip gitme korkusu”nu görüyorsunuz. İslâm medeniyetinin tarihî tecrübesiyle baktığınızda ise “emanetin sahibine vakur bir teslimiyetle iadesi”ni… Modern zaman, bu “tükeniş” fikrini dogma haline getirdi ve hayatımızın her alanına sirayet ettirdi. Hastanelerin soğuk ve steril duvarları, ölümü sayıya ve teknik bir soruna indirgeyen bakışın bariz işaretidir. Ölüm, hayatın içinden kovulup şehrin dışındaki yalıtılmış alanlara sürülüyor. Bu arada Amerika’da, Silikon Vadisi’nde milyarlarca dolar, “ölümü yenmek” adı verilen o büyük transhümanist, posthümanist felsefenin illüzyonuna yatırılıyor. Kriyojenik dondurmalar… Dijital ölümsüzlük arayışları… Bu çabalar, ölümü neredeyse bir ‘yazılım hatası’ gibi görme eğiliminin uç noktaya varmış halidir. Oysa İslâm medeniyetinde ölüm, hiçbir zaman hayattan dışlanan bir “ayıp” ya da saklanması gereken bir “kusur” olmadı. Aksine mezarlığı evin bahçesine, caminin avlusuna, mahallenin tam kalbine yerleştirerek ölümü hayatın en sahici ve terbiye edici muallimi kıldı.

Kendi Mezar Taşımız

Şimdi başladığımız yere geri dönelim. Eyüpsultan ya da Karacaahmet mezarlığındaki iki mezar taşının önünde duralım. Dikkatle bakıldığında insanın kendi içinde taşıdığı farklı sesler duyulur. Modern insan, ölümün tabiiliğini kabullenmek yerine, Batı’nın “mors” etrafında şekillenen korku diline sığınıyor. Tüketimin, hızın ve teknolojinin uyuşturucu etkisiyle ölümü tamamen yok sayabileceği sanrısını… Oysa ne o soğuk mermerlerin bu sırrı çözecek gücü vardır ne de ölümden kaçmak adına kurulan bu yapay dünyanın… Bir tarafta zamanla aşınan ve korkuyla gerilen bir beden; diğer tarafta ‘Hüve’l-Bâkî’ inancıyla toprağa sükûnetle yönelen bir idrak vardır. Bu üç kelime yan yana geldiğinde ister istemez şu soruyu doğurur: Hangi medeniyetin içinden konuşuyoruz?

Kelimeler tek başına kaderimizi tayin etmez, fakat dünyaya hangi kelimenin penceresinden baktığımız, hayatı nasıl anlamlandırdığımızı belirler. Ölümü bir “hata” ya da bir “veri kaybı” olarak gören anlayış, sonunda insanın kendi varlığını da soğuk bir istatistiğe indirger. Buna karşılık “ölmeden önce ölünüz” diyen kadim ses, hayatın birikim ve olgunlaşma süreci olduğunu hatırlatır. Mezar taşları, geriye kalan ömrü nasıl daha vakur, daha şuurlu yaşayacağımızı bize sessizce hatırlatan işaretlerdir.

Kelime Haritası

Ata Kökler

  • Türkçe: öl- (Eski Türkçe fiil kökü)
  • Latince: *mer- (Proto-Hint-Avrupa: “ovalamak, zarar vermek; ikincil anlamda ölmek”)
  • Arapça: م-و-ت (m-w-t, Sami diller ortak kökü — PIE ile akraba değil)

Yakın Akrabalar (Aynı Kökten Gelenler)

  • Türkçe Ailesi: Ölüm, ölmek, ölü, öldürmek, ölümsüz
  • Latince/Batı Ailesi: Mors, Mortal, Immortal, Mortality, Mortuary, Mortgage, Murder, Post-mortem, Mortify
  • Arapça/İslami Aile: Mawt (موت), Mevta (موتى), Emvat (أموات), Mümit (المميت), Vefat (وفاة), Memat

Fikrî Akrabalar (Anlamca İlişkili)

  • Türkçe Dünyası: Ecel, kader, ölüm kalım meselesi, son nefes
  • Batı Dünyası: Thanatos, Memento mori, Ars moriendi, Carpe diem
  • İslam Dünyası: İntikâl, Ecel, Zikri’l-mevt, “Mûtû kable en temûtû”, “Kullu nefsin zâikatü’l-mevt”

Dildeki İzleri

  • Türkçe: “Ölüm kalım meselesi”, “Ölüm döşeği”, “Ölümüne”
  • İngilizce: “Dead tired”, “Dead end”, “Dead silence”
  • Türkçe-Arapça: “Vefat etmek”, “Ahirete irtihal etmek”, “Ebediyete intikal etmek”

 

Davut Bayraklı


 

KAYNAKÇA

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir