Samet Çıldan: “Taşrayı Kültür Ateşinin Tüttüğü Ocaklara Çevirmek Mümkün”

Samet Çıldan ile hikâyeleri, kitabı ve Kuşlar Kıraathanesi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Edebifikir okuyucularının Samet Çıldan’ı özlediğini biliyoruz, bir söyleşiyle bu hasreti gidermek istedik. Keyifli okumalar… (Feyyaz Kandemir)

***

Samet, öncelikle Edebifikir’in sevilen yazarlarından biri olduğunu hatırlatarak okuyucularımız adına seni selamlamak isterim. Halin keyfin nasıl, afiyette misin?

Ve aleykümselâm. Ben de herkese ayrı ayrı selâm ederim. Edebifikir’in en sevilen yazarı olmamanın muzip burukluğuyla derim ki çok şükür iyiyim. Allah cümlemizi daha iyi etsin.

Hikâyelerin 2021 yılında kitaplaştırılarak Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. Yaklaşık bir ay önce ikinci baskısının yapıldığını öğrendik. Hayırlı olsun. Kitap hakkında okuyucularından geri dönüş alıyor musun? Ben insanların kalbine dokunabildiğini düşünüyorum, senin baktığın yerden manzara nasıl?

Güzel dilekler için teşekkür ederim. Hikâyelerin tamamı değil elbette, bir kısmı Söğüt Kitaplığı’nın ilk eseri olarak Kuşlar Kıraathanesi adını aldı. Çok şükür sesime beklentimin üstünde bir karşılık bulduğumu düşünüyorum. Gerçi bir beklentim var mıydı bilemiyorum fakat geri dönüşlerden çok etkilendim. Etkilendim çünkü detaylı incelemeler, Kuşlar Kıraathanesi’ni başucuna koyanlar, benim yazarken gözyaşı döktüğüm hikâyeleri okurken gözyaşlarını tutamayanlar… Güzel şeylerdi. İnşallah dediğin gibi bazı insanların kalbine hayırla dokunmuştur yazılanlar.

Kuşlar Kıraathanesi bir hikâyenin adıydı, sonra kitabının adına dönüştü, en son bir mekânın adı oluverdi. Kuşlar Kıraathanesi’ni açma fikri nasıl doğdu, ne umdun ve ne buldun? Kahvehane hakkındaki beklentilerin, sitemlerin, kaygıların ve varsa geleceğe ilişkin planların nedir?

Bundan yaklaşık üç yıl önce köyümüzdeki bir kahveciye “bir gün burayı devredecek olursan haberim olsun” demiştim. Fakat o zaman köyde yaşamıyor, arada gelip gidiyordum. Bir süre sonra farkında olmadan -ki burası uzun hikâye- köye yerleşmiş bulundum. Hep birkaç zaman sonra köyden gidecek gibi yaşadım ilkin. Gerçi zaman zaman hâlâ öyle hissediyorum. Her ne ise ben köye yerleştikten yaklaşık bir yıl sonra o kahveci ağabey geldi ve mekânı devretmek istediğini söyledi. Müsaade isteyip bir süre düşündüm. Devralacak bir param da yoktu ama muhakkak kendi işimi yapmak istiyordum. Özel sektörde kariyer basamaklarını tırmanmak yahut akademiyi zorlayıp, mümkünse araya birilerini koyup kadro almak mı yoksa “beyaz gömlek yaka açık/azıcık şakulden kaçık” şekilde bir kıraathane işletmek mi? Bu soru birkaç saat beynimi kemirdi. Sonrası malûm. Burayı devraldım çok şükür. Bu fikir de birdenbire doğmadı elbette. Kendi işimi yapma isteğim hep vardı da ne yapabilirim konusunda pek fikrim yoktu. Çay bahçesi yahut kafe tarzı bir yer istiyordum ama nasip buymuş.

Ne umdun sorusuna gelirsek, pek bir şey de ummamıştım açıkçası. Yani ben devraldığımda buranın müşterisi yok denecek kadar azdı. (Bu arada sürekli buranın, burada dememin sebebi, bu satırları Kuşlar Kıraathanesi’nde yazıyor oluşumdur.) Ben işletmeye başladıktan sonra yavaş yavaş çehresi değişti. İşte kitaplar, bazı tablolar, her gün yeni bir söz yahut mısra yazmaya çalıştığımız yazı tahtası… Mekân yapı olarak epey eski olduğu için beni çok uğraştırdı ve hâlâ uğraştırmaya devam ediyor. Yeni boyattığım duvarlardan akan islere bakıyorum şu an mesela. Evet, pek bir şey ummamıştım ama Allah’a şükür güzel bir müşteri çevresi oluştu. Maddi olarak muhtaç etmedi, var olsun.

Başlarda bir şey ummadım ama burayı geliştirmeye çalıştıkça benim de beklentilerim artar oldu. Şöyle ki maddi kaygı gözetmeksizin gerek Gençlik ve Spor Bakanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirdiğimiz sinema ve müzik gecesi gibi etkinlikler, gerekse minik kütüphanemiz, bende buranın teveccüh görmesi gerektiği düşüncesini uyandırdı. Evet, biliyorum bu haksız bir beklenti değil fakat millet namına bir iş işlerken beklenti gütmemeyi çok eskiden öğrendiğimi sanırdım. Bu konuda yanılmışım. Teveccüh görmesi gereğinden kastım da maddi değil, yanlış anlatmak istemem. Hayırlı işlere insanların omuz vermesi gerektiği düşüncesi. Fakat burası eski bir belde, şimdilerde küçük bir kasaba. Konfor alanı, değişmesi pek zor gerçekler var.

Ama yine de bazen çocuklar gelip kitap alıyor, soruyor, okuyup bana anlatıyorlar. İşte bu pek çok şeye bedel. Yanımda bazı gençler çalışıyor. Onların öyle ya da böyle bir şeyler öğrendiğini gördükçe içim ısınıyor. Ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Bunun yanında dinleyene komik gelebilecek fakat benim için hürriyet kadar kıymetli bazı yasalarımız -hadi kurallarımız diyelim- var. Bunların anlaşılması hoşuma gidiyor. Mesela ilk ve değişmez, değişmesi teklif dahi edilemez kuralımız şu: “En büyük efelik, efendiliktir. Her durumda efendi olunacak.”

Burası ile alakalı bir kaygım yok açıkçası. Çok para harcamış olsam ve hatta şu an borçlarım olsa da yarın sabah çok canımı sıkarlarsa kapıyı kilitleyip uzaklaşmak benim için zor değil. Mekânın beni esir etmesinden Allah’a sığınırım. Kaygım yok ama hedefim var.

Kasabada şunu gördüm: Evet insanların değişmesi çok zor. Kaldı ki belki onları değiştirmek zorunda da değiliz. Fakat topluma bir arada bir şeyler yapmanın keyfini tattırabilmek benim için başlıca hedef. Yavaş yavaş başardık da bunu. Ben açıkçası Kuşlar Kıraathanesi’ni bir köy odası ve muhtarlık derneğine dönüştürmek istiyorum. Belki senin de bir konuşmamızda ifade ettiğin gibi, çağdaş, küçük bir kervansaray olsun istiyorum.

Kimimiz var plan kurar, yollar gösterir
Allah bize neler yazmış, yıllar gösterir

Kuşlar Kıraathanesine geldiğimizde -ki muhterem validenle bizi harikulade ağırlamıştınız- girişte bizi bir yazı tahtası karşılamıştı. Hemen her gün o tahtaya hikmetli, îmâlı, dikkat çekici bir söz yazdığını Instagram hesabından takip ediyoruz. Sözün gücüne inandığını söyleyebiliriz sanırım. Bizimle hayatına etki eden birkaç sözü nedeni ve niçini ile paylaşır mısın?

Estağfurullah, memnun kaldıysanız biz mutlu oluruz. Var olun. Bu yazılan sözlerin, mısraların; bazen ayet ve hadislerin insanların gönlüne dokunması, yazmaktaki en büyük muradım. Bazen bir sözün insanın hayatını ciddi ve güzel manada şekillendirebileceğine inananlardanım. Tabii bunları yazarken kimse farkında olmasa da o günkü sorunlara veya kendimce gördüğüm eksiklere istinaden yazdığım oluyor. Mesela köyde harman zamanı, yani paranın, telaşenin ve gönül kırmanın hızlı olduğu zamanlar çaktırmadan dünyanın gelip geçiciliği hakkında bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Bu anlamda kıymetli buluyorum. İnşallah o yazılanlar bugün değilse de yarın ama muhakkak karşılığını bulacaktır.

Hayatıma pek çok söz etki etmiştir elbet ama Kuşlar Kıraathanesi’nin birinci kuralı saydığım “En büyük efelik efendiliktir” sözü -rahmetli babamdan küçükken duyduğumdan olsa gerek- beni hep etkilemiştir. Efendi olabildik mi orası ayrı mesele. Ama etkisi bende hâlâ sürer. Bu sözü tutmaya da çalışırım. Bir diğeri ise merhum Muhsin Başkan’ın “İki saniyesine hâkim olamadığımız bir hayat için fırıldak olmanın anlamı yoktur.” sözüdür. Bunu bir emir telakki eder ve bundan her zaman gurur duyarım. Beni tanıyanlar bilir ki, rahmetliye muhabbetim ta lise yıllarıma dayanır. O yüzden ayrı severim. Bir de kime ait olduğunu bilmediğim fakat zaman zaman Hacı Bektaş-ı Veli’ye atfedilen bir söz var. “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.” Bir romanda geçiyordu sanırım. Bu sözü kim bize kazandırdı, kim iletti, kim yaşattı ise Allah razı olsun. Bu üç beşerin kelâmını pek severim. Elbette sözlerin en güzeli Allah’ındır. Ayrıca bu yazıyı lütfedip okuyan arkadaşlarımdan ricam, o tahtada yazılmasını istedikleri sözleri benimle paylaşırlarsa çok mutlu olurum. Fakat sözlerin ilk muhatabının kasaba halkı olduğunu bilerek, sarih cümleler olursa tadından yenmez.

Yine Kuşlar Kıraathanesine geldiğimizde yaralı, bakımsız ve sahipsiz kedi ve köpeklerin kahvehanede ve evde bakımlarını üstlendiğini, bu işi severek yaptığını, hayvanların hepsine isimler verdiğini ve onlarla çok güzel bir dostluk kurduğunu gördük. Bize bakımını üstlendiğin hayvanları tanıtır mısın?

Sütlü, Yaprak, Toprak, Boncuk, Karamel, Tarçın, Oralet, Komar, Bakır, Çakır, Tıkır, Akça, Pakça, Alaca, Karaca, Sarıca, Minnoş, Tavangülü, Sütlücük, Akçacık, Pakçacık, Avare, Obur, Çopur, Kırpık, Tırmık ve daha niceleri. Bana her daim insanlığımı tattıran benim güzel dostlarım. Allah’ın dilsiz kulları. Sanırım onları burada anlatamam ve yine sanırım nasip olursa bir sonraki kitabımın neredeyse tamamı bu arkadaşlarla alakalı olacak.

Fakat şu kadarını söyleyebilirim. Kapımıza her gelene, göndereni görerek bakmak gerek.

Tarihimize baktığımızda kültürün nabzı genel itibariyle şehirlerde atsa da taşranın da kayda değer kültürel faaliyetlerde bulunduğunu anlıyoruz. İnsanlar cenknâmeler, siyer-i nebiler, menakıbnâmeler okuyup dinleyerek, şiir ve türküler söyleyerek, meddahları, Karagöz Hacivat oyunlarını seyrederek, daha yakın bir tarihte ise açık hava sinemalarında film izleyerek sosyo-kültürel hayata dâhil oluyorlardı. Bugünün taşrasını yeniden kültür ateşinin tüttüğü ocaklara çevirmek mümkün mü? Hâlihazırda taşrada yaşayan ve kültürü önemseyen biri olarak bu konuda sence avantajlar veya eksiklikler nedir? Yaşadığın acı veya heyecan verici tecrübeler varsa aktarır mısın?

Bu sorunun muhatabı olmaya lâyık olduğumu düşünmüyorum açıkçası. Yine de gösterdiğin teveccüh için çok teşekkür ederim. Ben sadece nerede olursam olayım, doğru bildiğim şeyleri bazen maalesef inatla yapmaya çalışıyorum. “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin.” sözünün muhatabı sayıyorum kendimi. Ve insanlara o gözle bakmaya çalışıyorum. Temiz kalmaya, temiz tutmaya uğraşıyorum. Eğer bu yapmaya çalıştıklarım birer yanılgıysa da Allah’tan af dilemeye cüret edecek temiz bir niyet taşıdığıma inanıyorum. Dilerim yanılmayız.

Fakat taşrayı kültür ateşinin tüttüğü ocaklara çevirmek mümkün. Sadece her ne yapılırsa öncelikle gerçekçi bir şekilde yaparak mümkün. Büyükbaş hayvancılık ölmek üzereyken, ova köylerde kanalizasyon, dağ köylerinde ulaşım ve tümünde işsizlik sorunu alıp başını yürümüşken bu biraz daha zor. “Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” Bu sözlere iyi kulak vermek gerek.

Avantajlar, sözlü kültürün hâlâ taşrada çok önemli bir yere sahip olması. İnsanların öyle veya böyle doğayla iç içe olması. İçinde oldukları için çoğu zaman tabiatın farkında olmayabiliyorlar. Yahut farkında oldukları güzellikleri dile getirecek bir alanları yok. Ben burada biraz buna gayret ediyorum. Kuşlar Kıraathanesi’nde bir kez türkü gecesi yaptık, kimler ne türküler okudu aman yarabbi. Çok hoştu. Bir milli mücadele filmi izlettik beyaz perdede, bütün Kuvayı Milliye hatıraları dökülüverdi dudaklardan. İnsanlar anlatmayı da istiyor fakat zaman isteyen şeyler. Keşke benim yerimde veya yanımda bu işi daha profesyonel yahut bilimsel yapabilen birileri olsaydı. Daha hızlı çözülürdü belki bazı şeyler.

Yaşadığım acı tecrübeler olduğunu söyleyemem ama ufak tefek hayâl kırıklıkları da var. Mesela biz tüm bunlarla uğraşırken vatandaşın okey takımı ve iskambil kâğıdı talep etmesi… Neyse bir şekilde idare ediyoruz çok şükür.

Aynı zamanda kıraathanemiz sponsorluğunda bir futbol takımı oluşturup turnuvalara katıldık. Bu bize renkli iki ay yaşattı. Burada bana omuz veren tüm o gençlere saygı ve sevgilerimi göndermeden edemeyeceğim.

Üslubunu çok beğeniyorum. Birçok okuyucunun da beğendiğini biliyorum. Ömer Seyfeddin, Refik Halid, Tarık Buğra arasında, hem hepsinden tat barındıran hem de hiçbirinin taklitçisi durumuna düşmeyen, kendine özgü, renkli olmakla birlikte yalın ve akıcı bu üslubu nasıl keşfettin? Bize biraz beslendiğin kaynaklardan -sadece yazar ve kitap olarak sınırlamadan- bahsedebilir misin?

Bu senin teveccühün, çok teşekkür ederim. İnşallah okurlar da keyif almışlar, alıyorlardır.

Beslendiğim kaynaklar neler inan bilmiyorum. Hikâyenin tekniğinden, işte efendim kurgudan falan anlayan biri değilim. Elbette bazı okumalar yaparak bu anlamdaki cehaletimi gidermeye çalışıyorum. Fakat ne zaman teknik özellikler üzerine kafa yorarak bir metin yazsam berbat bir şey çıkıyor ortaya. Anlayabilmiş değilim.

Ömer Seyfettin’in hem hemşehrim hem çocukluk ve gençlik örneğim olması hasebiyle bende yeri ayrıdır. Tahir Alangu ve Nazım Hikmet Polat’a, beni Ömer Seyfettin’e bir adım daha yaklaştırdıkları için minnettarım. Fakat dediğim gibi bir üslûp elde ettim mi, ettimse bu nasıl oldu bilemiyorum. Fakat Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Atilla İlhan benim vazgeçilmezlerim. Belki bunların etkisi olmuştur. Bir de çocukluğumdan beri artan bir Köroğlu ve Yunus Emre muhabbetim var. Bu iki değerimiz Türk Dünyasının da birleştirici unsurlarıdır aslında. Ki bunu sen hepimizden çok daha iyi biliyorsun. Keşke Yunus Emre ve Köroğlu’nun Türk diyarlarındaki tesiriyle ilgili bir denemecik bari yazsan da keyiften dört köşe olsak! Ha önceleri yazdın ve ben henüz okumadımsa da affına sığınırım.

Estağfurullah. Beni bırak şimdi de şu merakımı gider: Niçin az yazıyorsun? Yazmanın sendeki karşılığı ne? Hikâye veya başka türde yazmaya devam etme niyetin var mı?

Az falan değil, bir sürü yazdım sayende. Şaka bir yana, köye geleli beri yazamaz oldum. Biraz işlerden biraz da “kime, ne için yazayım ki” sorusu girdi bir kere beynime. Bu iyi bir şey değil. Yazayım mı yazmayayım mı kararsızlığındaki bir insanın yazması taraftarı değilim. Ama yine de bu söyleşi tekrar yazmama vesile olursa Edebifikir ve Feyyaz Kandemir’e minnet duyarım.

Açıkçası o bahsettiğim sokak hayvanlarını muhakkak yazmak isterim. Bir de gezip dolaştığım Balkan ve Orta Avrupa ülkelerindeki anılarımı, daha doğrusu oradaki şehitlikleri, yıkıntıları ve ümitleri yazmak arzusu duyuyorum. Bugüne dek yazdığım hemen her şeyi ya canım çok yandığı ve yazmaktan başka kendimi ifade edecek mecra bulamadığım için yahut geniş bir huzuru paylaşmak adına yazdım. İnşallah yazacağım diyelim. Tekrar başarabilirsem elbette. Yazıların türü de sanıyorum yine hikâye olacaktır.

Adı anıldı, sormadan edemeyeceğim: Çok sevdiğin Ömer Seyfeddin karşında olsa ona ne söylemek isterdin?

Önce ona sigara ikram eder, bir kahve söylerdim. Sonra kulağına eğilip derdim ki “ölürsek de vatan için, kalırsak da vatan için; müsterih olunuz.”

Bize bir kitap, bir film ve bir şarkı/türkü/ilahi önermeni rica etsem?                   

Öneri işlerinde fevkalade zayıfım. Kaldı ki ‘repertuvarım’ geniş değildir. Fakat Tahir Alangu’nun ‘Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı’ adlı çalışmasını keşke herkes okusa diye geçiririm içimden. Bu tabii benim Ömer Seyfettin’e duyduğum muhabbetten kaynaklanıyor.

Film meselesinde de öyle iyi bir izleyici olduğumu söyleyemem. Beğendiğim bir kitabı defalarca okuduğum, sevdiğim bir filmi tekrar tekrar izlemişliğim vardır. Ama ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ bence harikulade bir filmdir. Sanıyorum çoğumuz da izlemişizdir.

Müzik konusunda aynı tevazuu göstermeyeceğim. Türk Dünyasının neresinde bir halk ezgisi vardır ve bir platformda yayınlanmıştır, muhakkak kulağıma gelmiştir. Fakat şu an önereceğim türkü çok güzel bir Prizren türküsü: ‘Agla Cünül’. Hikâyesi de pek hoştur.

Bizimle bir ukdeni paylaşır mısın peki?

Askerlik. En büyük ukdem belki. Ki sen iyi biliyorsun askerliği nasıl arzuladığımı, uğruna neler yaptığımı. Nasip değilmiş. Fakat hâlâ Harbiye Marşı’nda aynı şeyi hisseder ve biraz buruklaşırım. Ayşegül’e Mektuplar’da detaylıca anlattım diye hatırlıyorum.

Evet, ben de öyle hatırlıyorum. Çok güzel bir sohbet oldu, var olasın. Son olarak Edebifikir okuyucularına ne söylemek istersin?

Buraya kadar okumak nezaketine katlandıkları için teşekkür ederim. Sana da ayrıca, anlaşılmayı istediğimi, Kuşlar Kıraathanesi’nin fark edilmesini istediğimi anladığın için çok teşekkür ederim. Edebifikir okurlarını fena özlemişim.

Biz de seni özlemişiz kıymetli dostum, verdiğin cevaplar için okuyucularımız adına teşekkür ederim. Kuşlar Kıraathanesi’nin bereketli kazançlar getirmesini diler, yeni hikâye ve yazılarını merakla beklediğimizi bilmeni isterim.

 

 

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Feyza Uçak , 13/12/2023

    Yazar her eser sorduğumuzda “Artık yazmayı düşünmüyorum” dese de biz okuyuculara, burada söyledikleri biraz ümitlenmemize sebep oldu. Sonuna kadar keyifle okudum. Kaleminize, kelamınıza, yüreğinize sağlık.

  • Samet Çıldan , 13/12/2023

    https://youtu.be/rg7VrmtQWcI?feature=shared

    Yeşil Deniz – 54. Bölüm/Siz Süslü Şehirlerinize Gidin
    Aslında anlatılanlar şu sahnenin özeti olabilir. Ha bir de bi de taşrada bu işler olur falan dedik ama çok da emin değilim. Yatırım tavsiyesi değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir